EBÛ BEKR-İ SIDDÎK (radıyallahü anh) - kainatingunesi.com

Server-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin ilk halîfesi, daha hayatta iken Cennet ile müjdelenen peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünü olan sahâbî. Asıl adı Abdullah bin Ebî Kuhâfe bin Âmir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre’dir. Babasının adı Osman olup, Ebû Kuhâfe künyesi ile meşhûrdur. Annesi Ümmül-Hayr lakabıyla tanınan Selmâ binti Sahr’dır.

Hazret-i Ebû Bekr, Peygamber efendimizden 2 yıl 3 ay küçük olup, Fil vak’asından sonra 573 yılında dünyâya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzzâ veya Abdülkâ’be idi. Sevgili Peygameberirniz, îmân ettikten sonra onun ismini Abdullah olarak değiştirdi. Peygamber efendimiz; “Cehennemden atîk olan (âzâd edilmiş kimseyi) görüp, sevinmek isteyen kimse, Ebû Bekr’e baksın” buyurduğu için Atîk lakabıyla tanındı. Otuz sekiz yaşında müslüman olmakla şereflenen hazret-i Ebû Bekr, Peygamber efendimizin vefat ettiği gün halîfe seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü 63 yaşında iken 634 (H. 13) yılında Cemâziyel-âhır ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı. 15 gün hasta yattıktan sonra vefat etti. Vasiyeti üzerine, hanımı Esma yıkadı. Cenaze namazını hazret-i Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Seâdete defnedildi.

Hazret-i Ebû Bekr, îmâna gelen ve müslümanlıkla şereflenen ilk hür erkektir. Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Resûlullah efendimizin arkadaşı idi. Büyük bir tüccardı. Bütün malını, evini barkını Resûlullah’ın uğrunda harcadı. Ebû Bekr (radıyallahü anh) İslâmiyet’i kabul etmesine kadar geçen 38 senelik hayâtında asla içki kullanmadı, putlara tapmadı, her türlü sapıklıktan, hurafelerden uzak, iffeti ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen bir kimse olup; fakirlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccardı. Herkesin ona sonsuz bir îtimâdı vardı.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah efendimizin, peygamberliğini bildirip, müslüman olmasını istediği zaman hiç tereddüd etmeden İslâmiyet’i kabul etti.

O’nun müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir: Şöyle ki: Ebû Bekr (radıyallahü anh) İslâmiyet’i kabul etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: “Gökten dolunay inip, Kâbe-i muazzama’ya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçlar bir araya gelerek gökyüzüne yükselmişti. Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) evine düşen parça ise, gökyüzüne yükselmemişti. Ebû Bekr (radıyallahü anh) hemen evin kapısını kapamış, sanki bu ay parçasının gitmesine mâni olmuştu:”

Hazret-i Ebû Bekr, heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen yahûdî âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevâbında; “Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tâbir edilmez” demişti. Fakat bu rüya Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahûdînin cevâbı onu tatmin etmemişti. Bundan bir müddet sonra ticâret için gittiğinde, yolu rahip Bahira’nın diyarına düşmüştü. Rüyanın tâbirini Bahira’dan istemiş ve şu cevâbı almıştı. Bahira; “Sen neredensin?” dedi Ebû Bekr (radıyallahü anh), “Kureyş’tenim” diye cevap verince, Bahira; “Orada bir peygamber ortaya çıkıp, hidâyet nuru Mekke’nin her yerine ulaşacak, sen hayâtında O’nun veziri, vefatından sonra da, halîfesi olacaksın” deyince, o bu cevâba hayret etmişti. Hattâ râhib, ona; “Çabuk, şimdi O’na ulaş. Şu anda vahy geldi. Mûsâ aleyhisselâmın. da Rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce îmân eyle!” demişti. Hazret-i Ebû Bekr, bu rüyasını ve tâbirlerini, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.

Peygamber efendimiz, peygamberliğini açıklayınca, Ebû Bekr (r. anh), hemen Fahr-i âlem efendimize koşup; “Peygamberlerin, peygamberliklerine delîlleri vardır, senin delîlin nedir?” diye suâl etti. Peygamber efendimiz de cevâbında: “Bu nübüvvetime delil, o rüyadır ki, bir yahûdî âlimden tâbirini istedin. O âlim; “Karışık rüyadır, itibâr edilmez” dedi. Sonra, Bahira râhib doğru tâbir etti” buyurarak, Ebû Bekr’e hitaben; “Ey Ebû Bekr! Seni Allah’a ve Resûlüne davet ederim” buyurdu. Bunun üzerine hazret-i Ebû Bekr; “Şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın Resûlüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihanı aydınlatan bir nurdur” diyerek O’nu tasdîk edip müslüman oldu.

Hayâtında ilk defa duyduğu büyük bir sevinçle, evine müslüman olarak döndü. Nitekim bir hadîs-i şerîfde; “Her kime îmânı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Bekr-i Sıddîk, îmânı kabul etmekte hiç duraklama ve tereddüt etmedi”buyrulmuştur.

Hazret-i Ebû Bekr, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden ve Cennet’le müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d ibni Vakkâs, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman oldular. Kureyşliler, İslâmiyet’i kabul eden hazret-i Ebû Bekr ve arkadaşlarını dinlerinden döndürmek için çeşitli işkenceler yaptılar.

Birgün müşrikler, Kabe’yi tavaf eden Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize saldırmışlardı. İçlerinden en bedbaht olanlardan Ukbe bin Mu’ayt, sevgili Peygamberimizin mübarek yakasına yapıştı. Mübarek boynunu, nefes alamayacak kadar sıktı. O anda oraya gelen hazret-i Ebû Bekr; “Rabbim Allah’dır diyen bir kimseyi öldürecek misiniz? Size Rabb-il-âlemînden âyet getirdi…” diye bağırarak, Resûlullah’ı korumak için aralarına daldı. Müşrikler, Habîbullah’ı bırakıp, Ebû Bekr-i Sıddîk’a (radıyallahü anh) saldırdılar. Mübarek başına yumruk ve tekme vuruyorlardı. Utbe bin Rebîa denilen bedbaht, hazret-i Ebû Bekr’in mübarek yüzüne ayakkabılarıyla vurmuş ve kan içinde bırakmıştı. Ebû Bekr (radıyallahü anh), uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teymliler, ayılması için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi. Gözlerini açar açmaz ezik bir sesle; “Resûlullah ne yapıyor? O, ne hâldedir? O’na da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi” diyebildi. Kendisi için sorulan soruların hiç birine cevap vermeyen hazret-i Ebû Bekr; annesi ve Hattâb’ın kızı Ümmü Cemîl’e; “Vallahi, Resûlullah’ı gidip görmedikçe, ne yemek yer, ne de bir şey içerim” dedi. Annesi; “Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!” dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhâlaşınca, hazret-i Ebû Bekr, annesine ve Ümmü Cemîl’e dayanarak, yavaş yavaş Resûlullah’ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı ve annesi için dua istedi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz, Selmâ’nın müslüman olması için Allahü teâlâya yalvardı. Resûlullah efendimizin duası kabul olmuştu. Böylece Ümmül-Hayr da hidâyete kavuşup müslüman oldu ve ilk müslümanların arasında olmak şerefine kavuştu.

Hazret-i Ebû Bekr, Peygamber efendimiz ne söylerse, îtirâz etmez, hemen kabul ederdi. Hattâ herkesin îtirâz ettiği mes’eleleri bile îtirâzsız kabullenirdi. Sevgili Peygamberimizin mi’râc mucizesini kabul etmeleri böyle oldu. Resûlullah efendimiz, mi’râc’tan dönüp sabah olunca, Kabe yanına gidip Mekkelilere mi’râcı anlattı, işiten kâfirler, alay etti. “Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış!” dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vazgeçti. Bir kaçı sevinerek Ebû Bekr’in evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: “Ey Ebû Bekr! Sen çok kerre Kudüs’e gittin geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. O da; “İyi biliyorum. Bir aydan fazla” dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekr’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek; “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Ebû Bekr’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler. Ebû Bekr (radıyallahü anh) Resûlullah’ın mübarek ismini işitince; “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir” deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadılar. Önlerine bakıp gidiyor ve; “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekr’e sihir yapmış” diyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr hemen giyinip, Resûlullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle; “Yâ Resûlallah! Mi’râcmız mübarek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük bir Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nîmetlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun” dedi. Ebû Bekr’in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek bir şey bulamayıp dağıldırlar. Şüpheye düşen îmânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah efendimiz o gün hazret-i Ebû Bekr’e Sıddîk dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah efendimizin en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke’den Medine’ye hicrette de devam etti. O’na mağara arkadaşı oldu. Mağara’da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine’ye varıncaya kadar Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin bütün hizmetini o gördü. Medine’deki mescid yapılırken birlikte çalıştılar. Hiç bir hizmet ve fedakârlıktan geri kalmadı.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulundu. Bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verildi. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapıp, bedenini siper etti. Bedr’de, Uhud’da, Hendek’te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar gösterdi. Tebük harbinde, sancakdârlık vazifesini yerine getirdi.

İslâm’ın zuhurundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından feth edildi. Mekke halkı Peygamber efendimizin huzuruna gelerek islâm’ı kabul etmeye başladılar. Sevgili Peygamberimiz, Safa tepesine oturmuş, yeni müslümanların bî’atını kabul ediyordu. Ebû Bekr (radıyallahü anh), babasının yanına gelerek; “Babacığım! Artık islâm’ı kabul etme zamanı geldi. Haydi seni Resûlullah’ın yanına götüreyim” dedi. Ebû Kuhâfe’nin kabul etmesi üzerine, koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselamın huzuruna getirdi. Ebû Kuhâfe, gayet ihtiyar olup gözleri görmüyordu. Peygamber efendimiz, onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle; “Ey Ebû Bekr! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik” diye iltifat buyurdu. İhlâs, takva ve sadâkat güneşi hazret-i Ebû Bekr; “Yâ Resûlallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur” dedi.

Ebû Kuhâfe’nin (radıyallahü anh) müslüman olmasıyla hazret-i Ebû Bekr’in ailesi, iki cihanın güneşi Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiç bir aileye nasîb olmayan büyük bir şeref ve fazîlete erişti. Çünkü, bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahâbîlik tacını başlarına giymiş oldular. Ebû Kuhâfe, oğlu Ebû Bekr’in halîfe olduğu günleri gördü. Hazret-i Ömer’in hilâfeti devrinde îmânlı olarak âhırete göç etti. Ebû Bekr (radıyallahü anh), 631 (H. 9) senesinde hac kafilesi başkanlığı vazifesini yapmıştır. Peygamber efendimizin son hastalıklarından üç gün imamlık görevinde bulunup, on yedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de sevgili Peygamberimiz, Ebû Bekr’e (radıyallahü anh) uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

Resûlullah’ın vefatı üzerine derhâl halîfe seçimi yapıldı. Eshâb-ı kiramın (aleyhimürrıdvân) söz birliği ile halîfe seçildi. Peygamber efendimizin vekîli, müslümanların reisi oldu. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz vefat edince, bedevîler arasında İslâmiyet’ten ayrılma tehlikesi ortaya çıktı. Mürtedler çoğaldı. Hertarafı dehşet bürüdü. Yemen’deki ve başka yerlerdeki me’mûrlar geri gelmeye, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Mekke, Medîne ve Tâif’ten başka bütün Arabistan halkı islâmiyet’ten ayrıldılar. Mürtedlerin sayısı yanında müslümanlar pek az idi. Fakat, Resûlullah’ın halîfesi, zamân-ı seâdettekî gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Resûlullah’ın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Halîfe seçiminden sonra, Eshâb-ı kiram arasında hazret-i Üsâme’nin sefere gidip gitmemesi hakkında ihtilâf edilmişti. Resûl-i ekrem efendimiz, Üsâme’yi (radıyallahü anh) sekiz bin kişilik bir kuvvetle Şam tarafına göndermişti. Mübarek eliyle Üsâme’ye bir de bayrak vermişlerdi. Ordu henüz Medine’den çıkmadan Resûl-i ekrem efendimiz vefat ettiler. Muhacirler ve Ensâr bu kuvvetin Şam’a gönderilmemesini istiyorlardı. Çünkü, bir taraftan yahûdî ve hıristiyanlar, diğer taraftan mürted ve münafıklar dîne saldırıyorlardı. “Bu kadar kuvveti kendimizden uzak tutarsak hâlimiz ne olur!” diyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr; “Kuvvetimiz olmadığını, her tarafın boş olduğunu görerek, kurtlar gelip çoluk çocuğumuzu çekip götürmeye “kalkışsalar, Resûl-i ekrem’in mübarek eliyle bayrağını verdiği Üsâme’nin ordusunu Şam’a yine göndereceğim” buyurup, hemen hareket ettirdi. İslâm düşmanları bu hareketi görüp korktular. “Müslümanlar kuvvetli olmasaydı, bu kadar kuvveti uzağa göndermezlerdi” dediler. Mürtedlerle (dinden ayrılanlarla) muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medine’ye hücûma hazırlanan düşman üzerine, gece şiddetli bir baskın yaparak, sabaha kadar savaştı. Hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzaktaki mürtedlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, hazret-i Ali, halîfenin devesinin yularını tutup; “Ey Resûlün halîfesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullah’ın Uhud muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana; “Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!” buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz” dedi. Eshâb-ı kiramın hepsi hazret-i Ali’yi tasdik etti. Bunun üzerine Halîfe, Medîne-i münevvere’ye döndü. Sonra, on bir kabîle üzerine birlikler gönderdi. Bunlardan Yemâme’deki Müseylemet-ül-Kezzâb’ın kırk bin kişilik ordusu üzerine sevk edilen ikrime (radıyallahü anh) emrindeki askerleri kâfî görmeyen Halîfe, Hâlid bin Velîd’i (radıyallahü anh) imdada gönderdi. Daha önce hazret-i Hâlid; Talhâ, Secâh ve Mâlik bin Nüveyre’yi perişan edip, Medine’ye dönmüştü. Yemâme’de de büyük zafer kazandı. Yirmi bin mürted öldürdü, iki bine yakın müslüman şehîd oldu. Amr ibni As (radıyallahü anh) da, Huzâa kabilesini yola getirdi. Âlâ bin Hadramî (radıyallahü anh), Bahreyn’de çetin muharebeler yapıp, mürtedleri dağıttı. Huzayfe, Arfece ve ikrime (radıyallahü anhüm), Umman ve Bahreyn’de birleşip, mürtedleri bozdular. On bin mürted öldürdüler. Halîfe, Hâlid bin Velîd’i (radıyallahü anh) Irak tarafına gönderdi. Hîre’de yüz bin altın cizye aldı. Hürmüz kumandasındaki İran ordusunu bozguna uğrattı. Basra’da otuz bin kişilik orduyu perişan etti. İmdada gelen büyük ordudan yetmiş bin kâfir öldürüldü. Sonra, çeşitli muharebelerle, büyük şehirler alındı. Halîfe, Medine’de ordu toplayıp, hazret-i Ebû Ubeyde’yi Şam taraflarına, Amr ibni Âs’ı (radıyallahü anh) da Filistin’e gönderdi. Sonra Yezîd bin Ebî Süfyân’ı Şam’a yardımcı gönderdi. Sonra asker toplayıp, Muâviye (radıyallahü anh) kumandasında, kardeşi Yezîd’e yardım gönderdi. Hâlid bin Velîd’i, Irak’dan Şam’a gönderdi. Hazret-i Hâlid, askerin bir kısmını Müsennâ’ya bırakıp, bir çok muharebe ve zaferlerle Suriye’ye geldi, islâm askerleri birleşerek Ecnâdin’de büyük bir rum ordusunu yendiler. Sonra, Yermük’de kırk altı bin islâm askeri, Bizans imparatoru Herakliüs’ün iki yüz kırk bin askeri ile uzun ve çetin savaşlar yapıp galib geldi. Yüz binden ziyâde rum askeri öldürüldü. Üç bin müslüman şehîd oldu. Bu muharebede İslâm kadınları da harp etti. Baş kumandan hazret-i Hâlid bin Velîd’in ve tümen komutanı İkrime’nin (radıyallahü anh) şaşılacak kahramanlıkları görüldü. Bütün bu zaferler, halîfenin cesareti, dehâsı, güzel idaresi ve bereketi ile oldu.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah’ın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Bir gün kızı Âişe-i Sıddîka (radıyallahü anhâ) validemiz, bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevâbında; “Beni, Muhammed aleyhisselâmın ayrılığı böyle zayıflattı” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr, Yermük savaşının yapıldığı sırada 634 (H. 13)’de hastalandı. Hastalığının son günlerinde; “Halîfeliği kime bırakacağım hususunda tekrar istihare ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiç bir akıllı kimse de, Hak teâlâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz” buyurdu. Orada bulunan Eshâb-ı kiram; “Ey Allah’ın Resûlünün halîfesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle” dediler. Buyurdu ki: “Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler, yeşil olup parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nur elbiseli ve bakanlara neş’e veren iki kimse vardı. Resûl-i ekrem selâm verip müsâfeha etmekle beni şereflendirdi. Mübarek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekr! Seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. “Ben de seni özledim, yâ Resûlallah” dedim. “Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızâsını kazanmış, zamanın en temiz olan Faruk’u (hazret-i Ömer’i) halîfe seç!” buyurdular. Yanındakileri göstererek; “Bunlar, dünyâda vezirlerin, vefatın zamanında yardımcıların, Cennet’te komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddîk olduğunu haber verdiler” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Anam-babam sana feda olsun, bu iki kişiyi tanıyamadım ve onlar gibi kimsede görmedim” dedim. “Bunlar, Cebrail ve Mikâil’dir” buyurdular. Sonra gittiler. Uyandım. Yüzüm gözyaşlarından ıslanmış, evdekiler baş ucumda ağlıyordu.”

Hazret-i Âişe anlatır: “Babam vefat edince, Eshâb-ı kiram nereye defnedelim diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. Kulağıma; “Dostu dosta kavuşturun” diye bir ses geldi. Uyandım, Eshâb-ı kirama anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hattâ mescidde namaz kılanlar da işittik dediler. Artık müşavereye lüzum kalmamıştı. Habîbi-i ekremin yanına defnettiler.”

Onun devrinde, devlet idâresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur’ân-ı kerîm’in bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan bu harplerden Yemâme’de, bir çok hafız şehîd olmuştu. Hazret-i Ömer’in de teklifi ile Kur’ân-ı kerîmin bir kitap hâlinde toplanması kararlaştırılıp, bu vazife Zeyd bin Sâbit’e (radıyallahü anh) verildi. Hazret-i Ebû Bekr’in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur’ân-ı kerîmi kitap hâlinde toplatması olmuştur. Cebrail aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o âna kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîmi Levh-il-Mahfûz’daki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhıreti teşrif edeceği sene, iki kerre gelip, tamâmını okudu. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz ve Eshâb-ı kiramın çoğu, Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberlemişti. Bâzıları da bâzı kısımları ezberlemiş, bir çok kısımlarını yazmışlardı. Peygamber efendimizin, âhıreti teşrıt ettiği sene, halîfe Ebû Bekr (radıyallahü anh) ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Zevd bin Sâbit’in (radıyallahü anh) başkanlığındaki bir hey’ete, bütün Kur’ân-ı kerîm’i kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mıshaf veya Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. (Bkz. Kur’ân-ı kerîm)

Hazret-i Ebû Bekr, Eshâb-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur İslâmî ilimlerin bütün mes’elelerini bilirdi Nitekim Resûlullah efendimiz onun hakkında; “Allahü teâlânın kalbime ahit tıklarım, Ebû Hekr’in kalbine akıttım” buyurmuştur. Böylece o, sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdan ve diğer peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin veziri idi. O, bir mes’elede Eshâb-ı kiram ile istişare ederken hazret-i Ebû Bekr’i sağına, hazret-i Ömer’i de soluna oturturdu. Görülecek mes’ele hususunda, önce bu ikisinin reyini sorar, sonra da diğer sahâbîlerin görüşlerine yer verirdi. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Kur’ân-ı kerîm’in hepsinin tefsirini Eshâbına bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîmin tefsiri için lâzım olan bütün ilimler, hazret-i Ebû Bekr’de mevcuttu. Yaşadığı zamanda Kureyş’in en büyük âlimi olarak tanınırdı. Arab dilinin belagatına vâkıftı ve gayet güzel konuşurdu. Resûlullah efendimizin çok feyzlerine kavuşmuş, Kur’ânı kerîm’in mânâsına ve hakîkatma ait-bütün bilgileri bizzat O’ndan almıştır. Kur’ân-ı kerîm’den hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin mânâ ve hakîkatlarına hakkıyla muttalî (öğrenmiş) idi. Eshab-ı kiram ve Tâbîinin âlimleri, bir çok âyet-i kerîmelerin tefsirini ondan alıp bildirmişlerdir.

Hazret-i Ebû Bekr’in hadîs ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resûlullah’ın her hâline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Eshâb-ı kiram, bir çok mes’elede Resûlullah efendimizin nasıl hareket ettiğini Ebû Bekr’den (radıyallahü anh) soruyordu. Kendisinden, Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyy-ül-Mürtezâ, Abdurrahmân bin Avf, Abdullah ibni Mes’ûd, Abdullah ibni Abbâs, Abdullah ibni Ömer, Huzeyfet-ül-Yemân, Zeyd bin Sabit (radıyallahü anhüm) ve daha bir çok sahâbî, hadîs-i şerîf rivayet etmişlerdir. Resûl-i ekremin vefatından sonra, hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşguliyetinin çok olması ve her işittiğini rivayet edecek kadar uzun yaşamaması sebebiyle rivayet ettiği hadîs-i şerîflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resûlullah efendimizden bizzat işiterek rivayet ettiği hadîs-i şerîflerin bâzıları şunlardır:

“Misvak, ağzı temizlemeğe, cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmağa vesiledir”

“Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zîrâ bu ikini Cennet’e götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zîrâ bunlar Cehennem’e götürür.”

“Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır.”

Ebû Bekr-i Sıddik (radıyallahü anh) neseb ilminde de yükselmişti. Arabların soylarına ait haberleri en iyi bilendi. Aralarındaki kan dâvalarını hâlleder, onun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.

Diline hâkim olmak, lüzumsuz hiç bir söz söylememek için mübarek ağzına taş koyardı. Mecbur olmadıkça asla dünyâ kelâmı söylemezdi. Bir hadîs-i şerîfte; “Ebû Bekr’in îmânı bütün mü’minlerin îmânları ile tartılsa, Ebû Bekr’in îmânı ağır gelir” buyruldu.

Hazret-i Ebû Bekr’in faziletleri üstünlükleri çoktur. Bunların her biri Kur’ân-ı kerîmin, hadîs-i şerîflerin ve Eshâb-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamber efendimizden sonra olma seâdetinin sahibi, Ebû Bekr’i Sıddîk’dir. Çünkü îmân etmek, dîni kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihâd etmekte yâni düşmanlarla şiddetli mücâdele etmekte öncelerin öncesi odur. Hadîd sûresinin onuncu âyetinde; “Mekke-i mükerremenin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahû teâlâ hepsine Cennet’i vâd etti” âyet-i kerîmesi, onun için indirilmiştir.

ALLAH’A VE RESÛLÜNE İTAAT ETMEK

Hazret-i Ebû Bekr, Pazartesi günü halîfe seçilince, Salı günü, Mescid-i şerîfe gelip, Eshâbı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra; “Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halîfe ve emir oldum. Hâlbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fena bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emânettir. Yalancılık hıyanettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünki ondan, başkasının hakkını alırım. İnşâallahü teâlâ, hiç biriniz cihâdı terk etmesin. Cihâdı terk edenler zelîl olur. Ben, Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben, Allahü teâlâya ve Resûlüne âsî olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lâzım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allahü teâlâ hepinize iyilik versin” dedi.

HAZRET-İ ALİ’Yİ AĞLATAN VEFAT

Ebû Bekr (radıyallahü anh), hicretin on üçüncü yılında vefat edince, Medine’de herkes ağladı. Hazret-i Ali işitince, ağlayarak geldi ve: “Hilâfet bugün tamâm oldu” Duyurdu. Kapı önünde durup:

“Yâ Ebâ Bekr! Sen, Resûlullah’ın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşaviri idin. Önce islâm’a gelen sensin. Senin îmânın, hepimizin îmânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allah’dan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Resûlullah’a en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resûlullah’ın huzurunda, senin derecen en yüksek oldu. O’na en yakın, sen oldun, ikramda, ihsanda, güzel huylarda, boyda, yaşda, O’na en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Resûlullah’a herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen. O’nun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde sıdk ismi ile şereflendirdi. Resûlullah’a, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda, O’nun huzurunda, harplerde, O’nun yanında idin. O’nun ümmetinin halîfesi, O’nun dîninin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dînine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş aslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken, sen Muhammed aleyhisselâmın yolunu tuttun. Eshâbın az konuşanı ve belîgi en edibi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, herisin temizdi. Gönlün herkesten kuvveti i. yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları islâm’a sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm’ın ağır yükünü sen taşıdın, islâm’ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamıyacağı bit dağ gibüdin. İşin doğruluk idi. İyilik idi. Sözün mertçe, doğruyu bildirmek idi. Bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dînin ağacını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah’ın dînini, sen doğrulttun, islâm’a, îmâna sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensâr arasında senden ayrılık yarası çok derindir” buyurdu ve çok ağladı. Mübarek gözlerinden yaşlar aktı. Sonra; “Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olduk. Verdiği elemleri kabul ettik. Yâ Ebâ Bekr! Resûlullah’dan ayrılık acısından sonra, bize senin vefatından daha acı bir musibet gelmedi. Sen mü’minlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münafıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Allahü teâlâ, seni Muhammed aleyhisselamın huzuruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun” buyurdu. Eshâb-ı kiramın hepsi, sessizce, hazret-i Ali’nin sözlerini dinledi. Sonunda hepsi, hüngür hüngür ağladı.