ZÜBEYR BİN AVVÂM (radıyallahü anh) - kainatingunesi.com

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin; “Her peygamberin bir havarisi (samîmi dostu) vardır. Benim havarim Zübeyr’dir” hadîs-i şerîfine mazhar olan ve sağlığında Cennet ile müjdelenen sahâbî. Huveylid bin Esed bin Abdüluzzâ bin Kusey’in torunudur. Eshâb-ı kiramın büyüklerindendir. Hazret-i Hadîce’nin erkek kardeşinin ve Resûlullah’ın halası olan hazret-i Safiyye’nin oğludur. Dördüncü olarak îmâna geldi. Hazret-i Ebû Bekr’in damadı idi. Bütün gazalarda bulundu. Çok yaralandı. Mısır’ın fethinde bulundu. Zengin olup, bütün malını Allah için dağıttı. Eshâb-ı kiram şehîd olunca yetimlerine vasî olur, onları beslerdi. Deve Vak’asında namaz kılarken, İbn-i Cermuz tarafından, 656 (H. 36) yılında, altmış yedi yaşında şehîd edildi. Hazret-i Ali bunu işitince çok üzüldü. Namazını kendi kıldırdı. Hazret-i Ali, Zübeyr, Talhâ ve Sa’d bin Ebî Vakkâs aynı yılda doğmuşlardır.

Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) îmân ettiği zaman, amcası çok kızmıştı. Bu yüzden onu, bir hasıra sarar, ateşe sokarçıkarır ve küfre dönüp putlara tapmasını isterdi. O ise; “Asla küfre dönmem “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah” der, yapılan bütün işkencelere büyük bir sabır ve metanetle tahammül ederdi.

Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh), Allah yolunda kılıç sıyıranların ilki idi. Bir gün, durup dururken; “Resûlullah yaralandı, öldürüldü!” diye vehimlendi ve hemen kılıcını sıyırıp, Mekke’nin yukarı tarafında bulunan Peygamber efendimizin yanına koşarak geldi. Peygamber efendimiz onu görünce; “Ey Zübeyr! Ne var?” diye sordular. O da; “Seni yakaladılar, bir zarar yaptılar diye içime doğdu” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, ona ve kılıcına dua buyurdular.

İmân edenler arttıkça Mekke’de müşriklerin müslümanlara yaptıkları işkenceler çok şiddetlendi. Peygamber efendimiz Sahâbîlerinin işkenceler altında kıvrandıkları görünce; “Ey Eshâbım! Şimdi yeryüzüne dağılın!.. Yüce Allah, sizi yine toplar!” buyurdu. Eshâb-ı kiram da; “Yâ Resûlallah! Nereye gidelim?” dediler. Peygamber efendimiz mübarek eliyle Habeş ülkesinin bulunduğu tarafa işaret ederek; “İşte oraya, Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş zulme uğramaz. Orası doğruluk yurdudur. Allahü teâlâ, sizi belki orada ferahlığa kavuşturur!”buyurdu. Bunun üzerine bi’setin beşinci yılında aralarında hazret-i Zübeyr bin Avvâm’ın da bulunduğu 15 kişilik ilk muhacir kafilesi, müşriklere yâni puta tapanlara duyurmadan Mekke’den ayrıldılar. Habeşistan hükümdarı Necâşî, gelen muhacirlere çok iyi davrandı. Rahat ve huzurlarını sağladı. Eshâb-ı kirama sorduğu sorulara olgun cevaplar alınca müslüman oldu.

Hazret-i Ümmü Seleme diyor ki: “Biz Habeşistan’da huzur içinde yaşarken, Necâşî’nin üzerine Habeş’ten bir adam geldi. Saltanatını elinden almak istedi. O adamın Necâşî’ye üstün gelmesinden korkuyorduk ve çok üzüldük. Çünkü o hükümdar olsaydı bize hayât hakkı tanımazdı. Necâşî de onun üzerine yürüdü. Savaş, Nil nehrinin öbür tarafında oluyordu. Durum çok kritikti. Necâşî’nin gâlib gelmesini istiyorduk. Eshâb’dan bâzıları; “Kim savaş cephesine gidip bize haber getirecek” deyince, Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh); “Ben giderim” dedi. “Peki, sen git” dediler. O, müslümanların yaşı en genç olanı idi. Hazret-i Zübeyr bin Avvâm’a bir su tulumu şişirdiler ve göğsüne astılar. Sonra Nil’in üzerinde yüzdü ve orduların karşılaştığı Nil’in öteki tarafına geçti. Onların yanında hazır bulundu. Biz ise Allahü teâlâya, Necâşî için düşmana galip gelmesi ve memleketinde kalması için kudret vermesine dua ettik. Durumun ne olacağını beklerken, Zübeyr uzaktan göründü. Koşuyor işaret ediyor ve şöyle sesleniyordu: “Müjde!.. Necâşî zafere erişti ve Allahü teâlâ, onun düşmanını helak etti ve ona memleketinde kalmaya kudret verdi.” Şimdiye kadar onun gibi sevindiğimizi bilmiyorum.

Necâşî, Allahü teâlânın izniyle o kâfiri mağlûb ederek sağ salim sarayına döndü. Resûlullah’ın yanına gelene kadar biz onun yanında güzel bir hayât sürdük. Peygamber efendimiz, Medîne’ye hicret ettiği zaman, hazret-i Zübeyr bin Avvâm’ı, Ensâr’dan Ka’b bin Mâlik ile kardeş yaptı. Hicretten iki yıl sonra Mekkeli müşriklerle Bedr savaşı yapıldı. Bu savaşta müslümanlar 313 kişi, Mekkeli müşrikler bin kadar idi. Peygamber efendimiz Bedr muharebesinde Zübeyr bin Avvâm’ı (radıyallahü anh) sağ kanada kumandan tâyin etti ve; “Melekler: alâmetti ve nişanlıdırlar. Siz de kendinize birer alâmet ve nişan yapınız!” buyurdular. Bunun üzerine Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) başına sarı bir sarık sardı. Her ik’i taraf bütün güçleriyle saldırıya geçti. Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Bedr günü ben müşriklerden Ubeyde bin Sâid’le karşılaştım. Baştan ayağa zırha bürünmüş, gözlerinden başka yeri görünmüyor ve at üzerinde bulunuyordu. Çocukluktan beri büyük karınlı olduğu için kendisine (Ebû Zâtil keriş karın babası) denirdi. O; “Ben Ebû Zâtil keriş’im! Ben Ebû Zâtil keriş’im!” diye meydan okuyordu. Mızrağımı hemen onun gözüne sapladım. Ubeyde yıkılıp öldü. Ayağımı yanağına bastım, olanca kuvvetimle mızrağımı çekip çıkardım. Fakat mızrağımın iki tarafı eğilmişti.”

Mekkelilerin de katıldığı bu savaş çok şiddetli geçiyordu. Peygamber efendimiz; “Allah’ım! Şu bir avuç islâm cemâati helak olursa, artık sana yer yüzünde hiç ibâdet olunmaz” diyor, durmadan Allahü teâlâdan yardım diliyor ve O’na yalvarıyordu. Hazret-i Zübeyr’in Bedr harbi esnasında gösterdiği kahramanlık çok büyüktü. Vücûdunda yaralanmadık yer kalmamıştı. Hazret-i Zübeyr’in oğlu Urve dedi ki: “Babam bilhassa üç kılıç darbesi almıştı. Bunlardan biri boynunda idi. Yara o kadar derin bir iz bırakmıştı ki, içine parmağımı sokabiliyordum.” Bedr muharebesi müslümanların galibiyetiyle netîcelenip, 14 sahâbî şehîd oldu. 70 müşrik öldürüldü.

Mekkeli müşrikler bu yenilgiyi unutamamış bir yıl sonra tekrar Medîne’ye hareket etmişlerdi. Uhud’da iki ordu yine karşılaştı. Uhud gazası hicretin üçüncü senesinde vuku buldu. Bu muharebede fedâkârlık gösterenlerin en meşhûrları arasında hazret-i Zübeyr ile hazret-i Ebû Dücâne de bulunuyordu. Uhud muharebesi başlarken, müşriklerden (puta tapanlardan) deve üzerinde bir adam meydana çıktı. Çarpışmak için er diledi. Herkesin kendisinden çekindiğini, geri durduğunu görünce, dileğini üç kere tekrarladı. Bunun üzerine Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh), başına sarı bir sarık sararak meydana yürüdü. Birden devenin üzerine sıçrayıp, kâfirin boğazına sarıldı. Deve üzerindeki bu mücâdele devam ederken, Peygamber efendimiz; “Onu yere düşür” buyurdu. Hazret-i Zübeyr, hasmını yere düşürdü ve boynunu kesti. Peygamber efendimiz; “Eğer Zübeyr, onun karşısına çıkmasaydı, halkın çekindiğine, sakındığına bakıp, ben çıkacaktım” buyurdu. Teke tek mücâdelelerden sonra savaş iki tarafın hücûmuyla başladı. Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved (radıyallahü anhümâ) Ebû Cehl’in kumandasındaki süvarileri karşılayıp, bozguna uğrattılar. Çünkü her ikisi de biner süvariye denk tutulurdu. Hazret-i Zübeyr, müşriklerin sancakdârı olan Kilâb’ı öldürdü ve yedi arkadaşı ile Peygamber efendimizin yanında şehîd oluncaya kadar ayrılmamak üzere yemîn etti. Müşrik okçuları, Peygamber efendimizi ok yağmuruna tutunca, Eshâb-ı kiram Peygamber efendimizi ortalarına aldılar. Atılan oklar Peygamber efendimizin sağından solundan geçiyor, ya önüne düşüyor veya arkasından aşıp geçiyordu. Müşriklerin bu kuşatması karşısında, hazret-i Zübeyr ve arkadaşları, Peygamber efendimizin etrafında pervane gibi dönerek, gelen oklara, kılıçlara vücûdlarını siper ettiler. Pek çok sahâbî çarpışa çarpışa şehîd düştü. Düşman gerilemiş, zafere yaklaşılmıştı. Zafer sevinciyle yerlerini terkeden sahabenin (radıyallahü anhüm) bulundukları taraftan, düşman süvarileri saldırıya geçerek Peygamber efendimize kadar sokuldular ve Peygamberimizi yaraladılar. Eshâb-ı kiram hemen toplandı, neticede savaş tekrar müslümanların lehine döndü.

Muharebe bitmişti. Peygamber efendimizin vefatı şayiası Medîne’ye ulaşınca, hazret-i Safiyye Hâtûn hemen Uhud’a hareket etti. Uhud meydanına gelince, oğlu Zübeyr’i ve hazret-i Ali’yi görüp, önce Resûlullah efendimizin hâlini sordu. Hazret-i Ali; “Hamdolsun iyidir” deyince ferahladı. Fakat hazret-i Safiyye; “Bana onu göster” deyince, hazret-i Ali, Peygamber efendimizi işaretle gösterdi. Peygamberimiz yaralı idi. Peygamberimizin sağ olduğuna şükretti. Hazret-i Safiyye, babaanne bir kardeşi olan, hazret-i Hamza’nın durumunu da görmek istiyordu. Peygamber efendimiz hazret-i Safiyye’nin geldiğini görünce, hazret-i Zübeyr bin Avvâm’a; “Anneni geri çevir, kardeşinin cesedini görmesin” buyurdu.

Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh); “Anneciğim! Resûlullah geri dönmenizi emrediyor” deyince, Safiyye (radıyallahü anhâ); “Eğer ona yapılanı bana göstermemek için geri döneceksem, ben zâten kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini biliyorum. O, bu musibete Allah yolunda uğramış bulunuyor. Biz Allah yolunda bundan daha beter olanlarına da razıyız. Sevabını Allahü teâlâdan bekleyeceğiz. İnşâallah sabredip, katlanacağız” dedi. Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) gelip bunu bildirince, Peygamberimiz; “Öyle ise bırak görsün” buyurdu. Hazret-i Safiyye, hazret-i Hamza’nın cesedinin yanına oturup sessizce ağlamaya başladı. Onunla, Peygamber efendimiz de sessizce ağladılar.

Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) anlatır: “Annem yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp; “Bunları, kardeşim Hamza için getirdim. Onu bunlara sarınız” dedi. Hazret-i Hamza’yı kefenlediler. Hazret-i Ali ve hazret-i Zübeyr bin Avvâm kabre indirdiler. Hazret-i Hamza ve hazret-i Abdullah bin Cahş’ı aynı kabre defn ettiler.

Uhud’dan dönüşte, Peygamber efendimiz yolda münafıklardan Ebû Azze el Cümehi’yi yakaladı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz onu Bedr’de esir etmiş sonra da lütfederek öldürmemişti. “Yâ Resûlallah! Beni “bırak!” deyince; Resûlullah ona; “Vallahi bundan sonra artık sen Mekke’de ellerini okşayıp, Muhammed’e iki kere hile ettim diyemiyeceksin. Ey Zübeyr, boynunu vur” diyerek Zübeyr’e emredince boynunu vurdu.

626 yılında yahûdîlerin fesadı ve devamlı tahrikleri ile bütün müşrik arablar, Mekkeli müşrikler ile birleşerek Medine’ye kadar gelip Peygamber efendimize saldırdılar. Peygamberimiz müşlerin geleceklerini haber alıp, Medine’nin etrafına hendek kazdırdılar. Hazret-i Züber’in oğlu Abdullah şöyle anlattı: “Biz çocuk idik ve savaş esnasında Peygamberimizin hanımlarının bulunduğu yerdeydik. Hazret-i Seleme’nin oğlu Amr ile nöbetleşe birbirimizin omuzuna çıkıyor ve muharebeyi seyrediyorduk. Ben, arkadaşımın omuzuna çıktıkça babam Zübeyr bin Avvâm’ın harbettiğini görüyordum.”

Hazret-i Câbir bin Abdullah der ki: “Hendek günü iş ağırlaşınca Resûlullah; Benî Kureyzâ’nın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir kişi yok mu?” diye sordular. Zübeyr bin Avvâm; “Ben gider, öğrenir gelirim” dedi. Gidip onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi. Yine işler ağırlaşınca Resûlullah; “Benî Kureyzâ’nın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir kişi yok mu?” diye sordular. Yine Zübeyr bin Avvâm; “Ben gider, öğrenir gelirim” dedi. Gidip onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi. Ve; “Yâ Resûlallah! Onları, kalelerini tamir, harp tâlimleri ve manevraları yaparken gördüm. Ayrıca, hayvanlarını derleyip toparlıyorlardı” şeklinde arzetti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz; “Her peygamberin bir havarisi (samîmi dostu) vardır. Benim havarim Zübeyr’dir” buyurdu. Benî Kureyzâ yahûdîlerinin tutum ve davranışlarını gözetlemek ve öğrenmek üzere, Peygamber efendimizin gönderdiği kişilerin ilki Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) idi.

Hendek savaşında da müşrikler bozguna uğradılar. Medîne’de oturan yahûdîler, Eshâb-ı kirama arkadan saldırarak anlaşmayı bozdular. Peygamberimiz de savaştan sonra, onları Medîne’den çıkardılar. Yahûdîler Hayber kalesine toplandılar. Peygamber efendimiz Hendek savaşından sonra Hayber üzerine yürüdüler. Hayber’de, meşhûr yanûdî cengâveri Merhab kaleden çıkarak er diledi. Hazret-i Ali çıkarak Merhab’ı öldürdü. Merhab’ın katlinden sonra onun oğlu Yâsir, babasının intikamını almak için meydana çıkarak; “Bana karşı gelecek var mı?” diye bağırdı. Hazret-i Zübeyr, hemen atını sürerek onu karşıladı ve ikisi de şiddetli bir muharebeye tutuştular. Oğlunun bu hareketini seyreden hazret-i Safiyye, Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve selleme yaklaşıp; “Yâ Resûlallah! Oğlum şehîd oluyor mu?” diye sordu. Resûl-i ekrem de; “Hayır”buyurdu. Resûl-i ekremin bu beyânından bir kaç dakika sonra hazret-i Zübeyr hasmını gerektiği şekilde cezalandırdı. Zübeyr, Hayber savaşında da büyük kahramanlıklar gösterdi. Neticede Hayber feth edildi. Bundan sonra Mekke’yi fethetmek için hazırlıklar yapıldı. Peygamber efendimizin Mekke’yi fethetmek için hazırlık yaptığını bildiren bir mektubun, bir kadın vâsıtası ile, gizlice Mekke’ye gönderildiğini Cebrail aleyhisselâm haber verdi. Sâre adlı bu kadın, mektubu, başına yerleştirdikten sonra, üzerinden saçlarını belikler hâlinde örerek gizledi ve Kureyşlilere teslim etmek üzere yola çıktı.

Peygamber efendimiz hazret-i Ali, hazret-i Zübeyr ve hazret-i Mikdâd bin Esved’e; “Acele gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, orada, yanında mektub bulunan hayvan üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alınız ve bana getiriniz! Kadını, serbest bırakınız. Mektubu vermek istemezse, boynunu vurunuz” buyurdu. (Hah; Medine ile Mekke arasında bir yer olup, Medîne korularındandır.)

Hazret-i Ali ve arkadaşları, kısa zamanda Hah bahçesine vardılar ve kadını buldular. Hazret-i Ali kadına; “Yanındaki mektup nerede?” diye sordu. Kadın; “Bende mektup yok” dedi. Kadının eşyalarını aradılar, mektubu bulamayınca geri dönecek oldular. Hazret-i Ali; “Resûlullah bize, sende mektub olduğunu söyledi. Ya mektubu çıkarırsın veya tepene kılıcı indiririm” buyurdu. Kadın yeminlerle inkâra devam ettiyse de, gelenlerin ciddîolduklarını anlayınca; “Yüzünü başka tarafa çevir” dedi. Hazret-i Âli yüzünü çevirince kadın mektubu çıkardı. Kadını, emir gereği serbest bırakarak mektubu Peygamber efendimize getirdiler.

Fetih hazırlıkları tamamlanınca Hicretin sekizinci senesinde Resûl-i ekremin kumandasında hareket eden binlerce mücâhid Mekke’ye doğru ilerledi. Hazret-i Zübeyr de Resûl-i ekremin sancağını taşıyordu. Peygamberimiz askerlerini Zî Tuva mevkiinde bölüklere ayırdı. Bir kısmını Zübeyr bin Avvâm’ın (radıyallahü anh) emrine vererek Mekke’nin Kudâ tarafından girmelerini emir buyurdular.

Mekkeli müşrikler Mekke’yi harpsiz teslim ettiler. Mekke’nin fethinden sonra Huneyn vadisinde Hevâzin müşrikleriyle savaşıldı. Bu savaşta Hevâzin kabîlesi mağlûb olarak geriye çekilmeye başladı. Kabîlenin ileri gelenlerinden Mâlik bin Avf gitti ve iki dağ arasında yüksek bir mevkide arkadaşlarına; “Durunuz zayıflarınız yürüsün ve geridekiler bize yetişsin” dedi. Hezimete uğrayanlar gelip onlara kavuşuncaya kadar orada beklediler. Mâlik, gelenlere; “Geriye bakın neler görüyorsunuz?” deyince, onlar; “Uylukları uzunca bir süvari görüyoruz. Mızrağını omuzu üzerine koymuş ve başına bir kırmızı sarık bağlamıştır!” cevâbını verdiler. Bunun üzerine Mâlik bin Avf;

“İşte o, Zübeyr bin Avvâm’dır. Putlara yemîn ederim ki, elbette o size ulaşır. Onun için yerinizde sıkı durunuz, ayrılmayınız.” dedi. Hazret-i Zübeyr bin Avvâm, o iki dağ arasındaki tepelik yere vardı ve Hevâzinliler’i oradan çıkartıp uzaklaştırıncaya kadar çarpıştı.

Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh), Tâif muhasarasına, Tebük seferine ve Veda Haccı’na da iştirak etmiştir.

Mısır’ın kalbi olan Fustat şehrini zaptetmek için Amr İbn’il-Âs (radıyallahü anh) hazret-i Ömer’den dört bin kişilik kuvvet istediğinde, halîfe ona dört kişi göndermiştir. Bunlar; Zübeyr bin Avvâm, Mikdâd bin Esved, Ubâde bin Sâmit ve Mesleme bin Muhalled idi (radıyallahü anhüm). Bunlar yedi aylık muhasaradan sonra Fustat şehrini zabtetmeye muvaffak olmuştur. Sonra İskenderiyye üzerine yürüyerek buranın alınmasında büyük rol oynadı.

Hazret-i Zübeyr bin Avvâm, 656 târihinde yapılan Deve Vak’ası’nda hazret-i Âişe’nin ordusunda çarpıştı. Sonra harbten çekilen hazret-i Zübeyr, namaz kılarken İbn-i Cermuz tarafından şehîd edildi. Şehîd olduğunda 67 yaşında idi. Hazret-i Ali, hazret-i Zübeyr’in vefatına çok üzülmüş ve cenaze namazını bizzat kendisi kıldırmıştır.

Hazret-i Zübeyr bin Avvâm, uzun boylu, beyaz tenli, zarîf bir kimse idi. Emânete son derece riâyet eder, hassasiyet gösterirdi. Kendisine emânet edilen şeyleri saklamak için ne yapacağını şaşırırdı. Nitekim, bir çok sahâbî, mallarından başka, çocuklarını da emânet ederlerdi. Ticâret ve zirâat ile meşgul olurdu. Medîne zenginlerinin önde gelenlerindendi. Medîne civarındaki arsalardan başka Basra, Küfe ve Mısır’da da bir hayli emlâki vardı.

Etrafındaki fakirlerin hepsinin maişetini te’min etmek hususunda büyük gayretler sarfetmiştir. Borç para isteyene borç para verir, cihâda gitmek isteyenleri Allah rızâsı için teçhiz ederdi (donatırdı). Zekâtını zamanında ve muntazaman verirdi. Bütün servetine ve zenginliğine rağmen, son derece sâde bir hayâtı vardı. Zînet eşyasına iltifat etmezdi. Ancak, silâhına hassasiyet gösterirdi. Bu îtibârla kılıcının kabzasını gümüşten yaptırmıştı.

Rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden:

“Birinizin ipi alıp odun yüklenerek satması ve Allah’ın onun yüzünü ak etmesi dilencilikten hayırlıdır. İstediği kimseden bir şey alsın veya almasın böyledir.”

“Bilmediğini hadîs olarak söyleyen, Cehennem’de azâb görecektir.”