1-ALLAHÜ TEÂLÂYA İNANMAK - kainatingunesi.com

İMANIN ŞARTLARI

1-ALLAHÜ TEÂLÂYA İNANMAK

Allah Vardır ve Birdir

Allahü teâlâ zâtı ile vardır. Varlığı kendi kendiyledir. Şimdi var olduğu gibi, hep vardır ve hep var olacaktır. Varlığının önünde ve sonunda da yokluk olamaz. Çünkü O’nun varlığı lâzımdır. Yâni Vâcib-ül vücûd’dur. O makamda, yokluk olamaz. Allahü teâlâ birdir. Yâni şeriki, benzeri yoktur. Vâcib-ül vücûd olmakta ulûhiyyete ve ibâdet olun­mağa hakkı olmakta ortağı yoktur. Ortağı olmak için, Allahü teâlânın kâfi olmaması, müstakil olmaması lâzımdır. Bunlar ise kusurdur, noksanlıktır. Varlık ve ulûhiyyet için noksanlık olamaz. O kâfidir, müstakildir. Yâni kendi kendinedir. O hâlde şerike, ortağa lüzum yoktur. Lüzumsuz olmak ise, bir kusurdur ve vücûba ve ulûhiyyete yakışmaz. Görülüyor ki, şeriki olduğunu düşünmek, ortaklardan her birinin noksan olacağını gös­teriyor. Yâni ortak bulunmasını düşünmek, ortak bulunmıyacağını meydana çıkarıyor. Demek ki, Allahü teâlânın şeriki, ortağı, benzeri yoktur. Yâni birdir.

Yeri gökü yaratan, ağaçları donatan, Çiçekleri açdıran, bir Allahdır, bir Allah!

Allah her yerde hâzır, ne yaparsan o görür. Ne söylersen işitir, vardır, birdir, büyükdür.

Biz Allahı severiz, her emrini dinleriz.

Beş vakit nemâz kılar, Ona isyân etmeyiz.

Bizlere akl verdi, doğru yolu gösterdi.

Dîn-i islâma uymayan, ateşde yanar dedi.

Kur’âna îmân eden, Peygamberi izleyen, Dünyâda mes’ûd olur, Cehennemden kurtulur.

Mü’min iyi huyludur, herkes ondan memnûndur. Kimseye zulm eylemez, kendi de huzûrludur.

Yâ Rab! Afv eyle beni ve anamı babamı. Kâfirlerin şerrinden koru müslimânları!

MENKIBE: İnkârcı Doktor

Bizanslılar devrinde, İstanbul’da bir doktor yaşıyordu. Mesleğinde mütehassıs olup, sorulan her ilimden cevap veriyordu. Hiçbir dîne inanmadığı gibi, Allahü teâlânın varlı­ğını da inkâr ediyordu. “Her şey kendi kendine varolmuştur” diyordu. Âlemin bir yaratı­cısı olduğunu kabul etmiyordu. Yalnız şu kadar var ki; “Dünyanın bir yaratıcısı olduğuna delil getirip beni iknâ eden olursa, ben bu davamdan vaz geçerim” diyordu. Karşılaşıp münazara ettiği herkesi mağlup ediyor, cevapsız bırakıyordu. Kendisini dinleyen herke­se dinsizliği aşılıyor, fikirleri karıştırıyordu.

Bu doktorun karşısında Hıristiyan âlemi âciz kalmıştı. Hıristiyanlardan hiç kimse ona ce­vap veremez hâle gelmişti. Durumu krallarına anlattılar. Buna ancak müslümanların cevap verebileceğini söylediler. Bizans kralı, Abbâsi halifesi Me’mun’a bir elçi ile mektup gönderdi. Mektubunda: “Size gönderdiğimiz bu doktor, dehrîdir. Bir yaratıcı olmadığına inanmaktadır. Sizin yanınızda, bununla münazara edecek ve bunu iknâ edip, mağlup edecek bir âlim bulu­nursa çok iyi olur” yazmaktaydı. Abbâsi halifesi halifesi Me’mun, âlimlerini ve müşâvirlerini toplayıp, onlara danıştı. Orada bulunan İslâm âlimleri dediler ki:

– Ey halife! Önce onu, mütehassıs olduğu tıp ilminde imtihan edelim, deneyelim.

Sonra, duruma göre ne yapacağımıza karar verelim.

Ertesi gün, üçyüz kişilik bir kalabalık hâlinde geldiler. Doktor da oradaydı. Herkes bir şişeye, idrarını koyarak birbiriyle değiştirdiler. Her şişenin kime ait olduğunu bilmek

içinde, özel işaretler koydular. Hepsini getirip, bu inkârcı doktorun önüne koydular. Dok­tor, önce şişelere, ardından da orada bulunan insanların yüzlerine baktı ve hiç yanlış­lık yapmadan, bu falancanın, bu da filancanındır diye tek tek saydı. Üzerlerine işaret koymuşlardı. Baktılar ki, hepsi dediği gibiydi. İki kişinin idrarını karıştırdıkları şişelerdeki idrara da bakıp, “Bu falanca ile filancanın idrarıdır. Onlarda şöyle hastalıklar vardır. İlaçları da şunlardır” dedi. Hepsini doğru söylemişti. Herkes onun işine şaşırıp, bilgisi karşısında âciz kalmıştı. Sonra Bağdat’ta onunla münâzara edecek bir kişi bilmiyoruz, dediler. İçlerinden birisi dedi ki:

  • Büyük âlim evliyânın üstünlerinden olan Nişapurlu Ahmed bin Harb, dün gece buraya geldi. Hacca gidiyor. Umarım ki, bununla ancak o münâzara edebilir.

Halife, Ahmed bin Harb hazretlerinin yanına bir adam gönderip durumu ona bildirdi. O da buyurdu ki:

  • Siz münâzara meclisini falan saatte halifenin sarayında hazırlayın ve onu lâfa tutun! Ben biraz geç geleceğim. Geldiğim zaman, bana niçin geç kaldınız der­siniz. Ben de cevap veririm.

Dediği gibi yaptılar. Ahmed bin Harb hazretleri gelip oturunca halife ona sordu:

– Niçin geç kaldınız?

  • Abdest için Dicle nehri kenarına gittim. Tuhaf bir şey gördüm. Ona bakarak geç kaldım.
  • Ne gördünüz ki?

– Gördüm ki, topraktan bir ağaç çıktı, büyüdü, kimse kesmeden yıkıldı. Kimse müdahale etmeden de tahta şeklini aldı. Bu tahtalar, kendiliğinden birleşip, marangozsuz, çivisiz sandal oldu ve bir kayıkçı olmadan suyun üzerinde gitme­ye başladı. Bunu seyre dalıp geç kaldım.

İnkârcı doktor, bu sözü duydu ve dedi ki:

– Bu saçma sapan konuşan ihtiyar mı bizimle münâzara etmeye geldi? Bu delidir. Bununla münâzara etmeye değmez.

Bunun üzerine âlimlerin büyüklerinden olan Ahmed bin Harb O’na şöyle cevap verdi:

  • Niçin saçma konuşuyorum ve niçin deliyim?
  • Olmayacak şeyler söylüyorsunuz. Koskoca ağaç birdenbire büyür, kesilir ve tah­ta olur, bu tahtalar marangozsuz birbirine bitişir ve sandal olur, kayıkçı olmadan su üzerinde gider, dediniz.

– Ey doğruluktan uzak insan! Bir sandal için bu imkânsız olunca, yâni ustası, bir yapıcısı olmadan bir sandal olamaz ve su üzerinde gidemez ise, bu güneş, ay ve yıldızlarla, ağaçlarla ve çiçeklerle süslü ve intizamlı âlem, bir yapıcısı olmadan; bu dünya, bu sağlamlığı ile, binlerce güzel yaratıklar, bu sanat erbâbını hayran bıra­kan eşsiz tabloları ile, kendi kendine nasıl var olsunlar? Asıl bunların bir yapıcısı, yaratıcısı yoktur diyen, böyle hezeyan söyleyen, saçmalayan odur. Deli de odur.

İnkârcı doktor, bu cevap karşısında şaşıp kalmıştı. Bir an düşündü. Başını kaldırdı ve kendi kendine “İnsan bilgisine güvenip böbürlenmemeli ve inkârcı olmamalıdır. Şimdi

inanıyorum ki, Allah vardır” deyip müslüman olmak istedi. Ahmed bin Harb, O’na (Eş- hedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü) kelime-i tayyibesini öğretip, mânâsını açıkladı. Böylece, bir insanın inkârdan kurtulup sonsuz saâdete kavuşmasına vesile oldu.

Allahü teâlâyı Tanımak

Allahü teâlâyı tanımak; O’nun bir tek, eşsiz ve kimseden doğmuş olmadığını, benzeri, ortağı, bir ikincisi bulunmadığını, yardımcısı, destekleyicisi olmadığını, şeksiz ve şüphesiz bilmektir. Allahü teâlâ cisim değildir. Duyu organlarıyla anlaşılan cevher değildir. Allahü teâlânın zâtının hakîkati, akıl ile anlaşılamaz. Çünkü akıl, sonradan yaratılmıştır. O’nun zâtı ise ezelîdir. Hep vardır. Sonradan olan, ezelî olanı kavrıyamaz. Allahü teâlâyı hiçbir şeye benzemez, akıl ile hiç anlaşılamaz olarak aramalı, böyle bulmalı ve böyle bilmelidir. Allahü teâlâyı tanımak, O’nun dîni ile bildirdiği ondört sıfat ile bilmektir. Bu sıfatlar;

“Zâtî” ve “Subûtî” sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

MENKIBE: Küçük Çobanın Îmânı

İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek, birkaç koyun otlatan bir çocuk gördü. Çocuk çobanlık yapıyordu. Abdullah bin Mübârek, çocuğa acıdı ve “Zavallı Çocuk!.. Küçük yaşta çobanlık yapıyor. Büyüyünce Allahü teâlânın ibâdet ve ma’rifetine nasıl kavu­şur!” diye düşündü. Gidip çocuğa Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim, kararını verdi. Çocuğun yanına gitti ve aralarında şu konuşmalar geçti:

  • Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin?
  • Kul nasıl sâhibini bilmez!..
  • Allahü teâlâyı ne ile biliyorsun?
  • Bu koyunlar ile.
  • Bu koyunlar ile O’nu nasıl biliyorsun?
  • Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunları koruyucu birisi lâzımdır ki, bun­lara su ve ot versin! Kurttan ve diğer tehlikelerden korusun. Bundan anladım ki, bu âlemdeki her şey, insanlar ve cin, bu hayvanlar, canavarlar, kanatlı kuşlar bir koruyucusuz olamazlar. Bu binlerce çeşit yaratıkları korumaya gücü yeten Alla- hü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlar ile, Allahü teâlâyı böylece bildim.
  • Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?
  • Hiçbir şeye benzetmeden bilirim.
  • Böyle olduğunu nasıl bildin?
  • Yine bu koyunlardan.
  • Nasıl yâni?
  • Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumda- dırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler ve ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette

kullarına benzemiyeceğini anladım: “O’na benzeyen bir şey yok. O her şeyi işitir ve görür. ”

  • İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi?
  • Ben bu sahralarda, nasıl bir ilim öğrenebilirim?
  • Peki başka ne öğrenmişsin?
  • Üç ilim öğrendim! Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi’
  • Bunlar nelerdir? Ben bunları bilmiyorum?
  • Gönül ilmi şudur ki; bana kalb verdi. Kendini tanımak ve sevmek yeri yaptı. Bu kalb ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim. Sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki; bana dil verdi. Dili zikir etmek, O’nun adını söylemek yeri yaptı. Bununla O’nu hatırlayıp adını söy­lemeyi, O’ndan bahsedilmeyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı istedi. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir. O’nun ile kendine hizmet olan her şeyi yaparım. Hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

– Ey evlâdım, önceki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir. Bana nasihat ver!

– Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğren- diysen insanlardan istemeyi kes! Yok, dünya için öğrenmişsen, Cennet arzu ve isteğini kalbinden çıkar.

MENKIBE: Vallahi Onun Dîni Haktır

Seyyidet Nefise’nin, yahudîbir kadın komşusunun, bir kötürüm kızı vardı. Annesi hamama gitmek istedi. Kızı da onunla gitmek arzu edince annesi; “Olmaz, sen evde yalnız otur. ” dedi. Çocuk; “Bâri sen gelinceye kadar komşumuzun yanında kalayım.” dedi. Kadın, Seyyidet Nefise’ye gelip çocuğunun arzusunu bildirince o da izin verdi. Kadın çocuğunu getirip gös­terilen bir odaya bıraktı ve kendisi de hamama gitti. Kötürüm kız otururken Seyyidet Ne­fise diğer tarafta abdest alıyordu ve abdest suyu kötürüm kızın yanından akıyordu. Allahü teâlânın hikmeti, o kızın aklına, yanından akıp giden abdest suyundan biraz alıp ayaklarına sürmek geldi ve düşündüğünü yaptı. Hemen sıhhate kavuştu. Sanki hiç hasta değilmiş gibi ayağa kalkıp yürümeye başladı. Seyyidet Nefise olanlardan habersiz, öbür tarafta namaz kılıyordu. Kız, dışardan gelen seslerden, annesinin hamamdan geldiğini anlayınca, hemen evlerinin kapısına gidip kapıyı çaldı. Annesi kapıya gelip kim olduğunu sorunca;

“Senin kızınım” dedi. Hemen kapıyı açıp, kızını sapasağlam karşısında görünce; “Nasıl oldu da iyileştin? Anlat!” dedi. Kız olanları anlatınca, kadın hüngür hüngür ağlayıp; “Vallahi bizim dînimiz bâtıldır. Onun dîni haktır” dedi. Hemen gidip, Seyyidet Nefise’nin elini öptü.

Ayaklarına kapandı. Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Seyyidet Nefise de bu hâle sevinip, bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya hamd ve şükretti. Sonra kadın evine gitti. Kızın babasının ismi Eyyûb olup, kavminin ileri gelenlerinden idi. Akşam eve gelip kızının sağlam hâlini görünce, sevincinden aklı gidecek gibi oldu.

Hanımı hâdiseyi ve müslüman olduğunu anlatınca, kendisinden geçer gibi oldu ve; “Yâ Rabbî! Sen dilediğine hidâyet verirsin. Vallahi, İslâm dîni haktır. Bizim şimdiye ka­
dar bulunduğumuz din bâtıldır” dedi. Sonra Seyyidet Nefise’nin hanesine gelip, yüzünü gözünü kapının eşiğine sürdü ve Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Kızın iyileş­mesi ve annesinin, babasının müslüman olmaları hâdisesi, kısa zamanda her tarafa yayıldı ve komşu yahudilerden birçoğu îmân etti.

Allahü teâlânın Sıfatları

Akıl ve baliğ olan kadın ve erkek her müslümanın Allahü teâlânın (zâtî) ve (subutî) sıfatlarını doğru bilmesi ve inanması lâzımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilme­mek özür olmaz, bilmemek büyük günâhtır.

Zâtî Sıfatları

Allahü teâlânın zâtî sıfatları altıdır. Bu altı sıfatın hiçbiri, varlıkların hiçbirinde yoktur. Yalnız Allahü teâlâya mahsusturlar. Bunların sonradan yaratılan varlıklara hiçbir suret­te bağlantıları da yoktur. Bunlar:

6-

Vücûd: Allahü teâlâ vardır. Varlığı ezelîdir. Vâcibül-vücûddur. Yâni varlığı hep lâzımdır. Kıdem: Allahü teâlânın evveli yoktur.

Bekâ: Allahü teâlânın sonu yoktur. Hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhal olduğu gibi, zât ve sıfatları için de yokluk muhaldir.

Vahdaniyyet: Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve işlerinde ortağı yoktur. Muhalefetün-lil havâdis: Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında hiçbir mahlû- katın zât ve sıfatlarına benzemez.

Kıyam bi-nefsihî: Allahü teâlâ, zâtı ile kâimdir. Durmak için bir yere muhtaç değildir. Zîra, her ihtiyaçtan münezzehtir. Bu kâinatı yokluktan varlığa getir­meden önce, zâtı nasıl ise sonsuz olarak, hep öyledir.

Subûtî Sıfatları

Allahü teâlânın subûtî sıfatları sekizdir. Bu sıfatlar, Allahü teâlânın varlığını göster­mekte, zâtında, sıfatlarında ve işlerinde kemâl, üstünlük bulunduğunu ve hiçbir kusur, karışıklık ve değişiklik olmadığını bildirmektedir.

  • Hayat: Allahü teâlâ diridir. Hayatı, yarattıklarının hayatına benzemeyip, zâtına lâyık ve ona mahsustur. Bu hayat, ezelî ve ebedîdir.
  • İlim: Allahü teâlâ her şeyi bilir. Bilmesi, yarattığı varlıkların bilmesi gibi değil­dir. Bilmesinde değişiklik olmaz. Ezelî ve ebedîdir.
  • Sem’: Allahü teâlâ işitir. Vasıtasız, ortamsız işitir. Kulların işitmesine benze­mez. Bu sıfatı da, her sıfatı gibi ezelî ve ebedîdir.
  • Basar: Allahü teâlâ görür. Aletsiz ve şartsız olarak gizli ve aşikâr olan her şeyi görür.
  • İrâde: Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey, O’nun dile­mesi ile olur. İrâdesine engel olacak hiçbir kuvvet yoktur.
  • Kudret: Allahü teâlânın gücü yeticidir. Hiçbir şey O’na güç gelmez.
  • Kelâm: Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, harfler, sesler ve dil ile değil­dir. Kur’ân-ı kerîm, O’nun kelâmıdır.
  • Tekvîn: Allahü teâlâ yaratıcıdır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi O yaratır. Allahü teâlânın sıfatlarının hakîkatlerini anlamak da muhaldir. Akıl ile anlamak im­kânsızdır. Hiç bir kimse ve her şey, Allahü teâlânın sıfatlarına ortak ve benzer olamaz.

MENKIBE: Vâli ve Kadın

Bir zamanlar valilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı. Rengârenk çiçeklerle donatılmış, tam bir zevk ve sefâ yeriydi. Bir gün vâli, bu bahçeye geldi. Orada bahçıva­nın hanımını gördü. Kadın çok güzeldi. Vâli, bir bahane ile kadının kocası olan bahçıva­nı, bir iş için dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki:

– Bahçenin kapılarını kapat. Hiçbir kapı açık kalmasın!

Kadın, akıllı ve namuslu idi. Vâlinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı. Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki:

– Kapıları kapattım. Yalnız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne kadar uğraşsam da kapatamıyorum.

  • O, hangi kapıdır?
  • Bu kapı, Allahü teâlânın Basar sıfatıyla bizi gördüğü kapıdır.

Vâli, bu sözü duyunca, pişman olup tövbe etti. Bir daha aklına böyle kötülükler ge­tirmemek için, Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin bulunduğu yere gidip, onun sohbetinde yetişti. Allahü teâlânın sevgili kullarından biri oldu.

MENKIBE: Allah Bize Yeter

Harun Reşid tebdili kıyafet yapmış veziriyle çarşı-pazar gezinirken uzakta bir yerde bir çadır görür. Veziriyle beraber çadıra doğru gelirler.

Çadırın önünde yaşlıca bir kadın…

“Nine bu çadırda mı yaşarsın?”,

“Evet oğul, dokuz yaşındaki torunum ile beraber burada yaşarız, buyrun misafirimiz olun, yol yorgunusunuzdur” der. Harun Reşid’in kim olduğunu bilmeden içeri çadıra bu­yur eder.

“Nine ne yer ne içersiniz, geçiminiz neyden, nasıl geçinirsiniz?”

“Oğul, Allah’a ne kadar şükretsek azdır, bir keçimiz var onun sütünü sağar geçimimizi sağlarız.”

Hoşbeşten sonra sofra serilir. Sofraya, kızartılmış keçi eti gelir. Sultan vezirinin göz­lerine bakar..! Bakışmadan sonra yemeğe koyulurlar. Sultan, nineye bu keçinin nere­den geldiğini sorar. Nine; “Bizim sağımlık keçiydi, misafirlerimizi ağırlamaya başka bir şeyimiz olmadığı için keçiyi kestik” der. Yemek yendikten sonra Harun Reşid ve veziri oradan ayrılmak için toparlanırlar. Ayrılmadan önce sultan, nineye üzerinde bir saltanat

alâmeti işlenmiş bir mendil verir.

“Sıkıntınız olduğu zaman bu mendilin sahibine varın, sizin sıkıntınızı giderir, size yar­dımcı olur” der, oradan ayrılırlar. Harun Reşid yolda kendi kendine, “Yâ Rabbi bu ne büyük tevekkül, geçimini sağladığı keçiyi sırf misafir ağırlamak için kesiyor, rızkından korkmadan endişe etmeden yaşıyor..!” diye, derin derin düşünür.

Bir zaman sonra, çadırdaki nine geçim sıkıntısı çekmeye başlar. Aklına mendil gelir, çadırına gelen misafir, sıkıntıya düştüğün zaman mendili sahibine ulaştır, sana yardım­cı olur demişti..! Mendili sandığından çıkarır, oğluna verir.

“Oğlum Bağdad’a git, bu mendilin sahibini bul, geçim sıkıntısında olduğumuzu söyle, belki bize yardımcı olur” der. Çocuk mendili alır, sora sora büyük bir sarayın önüne gelir, sarayın kapısındaki askerlere mendili gösterdiğinde kapı açılır, her bir kapıya geldiğin­de mendili gösterdikçe kapılar ardına kadar açılır. Tâ ki Sultan Harun Reşid’in odasına girene kadar. Kapının ağzından, sultanın namaz kıldığını görür, içeride kapının ağzında bekler… Sultan namazı bitirip namaz sonrası ellerini duâya açar. O sırada çocuk sulta­na bir daha, bir daha bakar ve oradan hızla uzaklaşır…

Çadıra varınca nine sorar, “Ne yaptın oğlum, o zâtı bulabildin mi?” “Evet nine, o zât, Sultan Harun Reşid idi ama baktım ki o da ellerini açmış Allahü teâlâ’ya yalvarıyor, bir şeyler istiyor, ben de kendi kendime dedim ki, “Sultan dahi olsa ondan bir şeyler iste­mek nafile, biz de onun sığınıp istediği yerden isteyelim” diyerek, bir şey istemeden geri geldim. Nine, “Doğru dersin oğlum, bir an gaflete düştüm, seni ona gönderdim, Allahü teâlâ bize, hepimize yeter.”

MENKIBE: Süte Su Katmadı

Hazret-i Ömer, halifeliği sırasında bir gece asayişi kontrol için Medîne sokaklarında dolaşıyordu. Gecenin karanlığında önünden geçmekte olduğu bir evden yüksek sesler işitti. Durdu ve dinlemeye başladı. Bir anne kızına şöyle diyordu:

  • Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!
  • Anne, Halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?
  • Kızım, gecenin bu saatinde Halifenin nereden haberi olacak, O şimdi yatağında yatıyor.
  • Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Her şeyi bilen, gören ve her şeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor! Hîlemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat her şeyi bilen ve gören Allah’dan nasıl gizlersin?

Hazret-i Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da, o kızı oğlu Asım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir kızı oldu, bundan da halife Ömer bin Abdülazîz dünyâya geldi, rahmetullahi aleyh.

Allah Sevgisi, Allahü teâlâya Âşık Olmak

Allahü teâlâyı sevmek, sevgilerin en yücesi ve makamların en yükseğidir. İnsan, her ni’meti gönderen Allah’a karşı şükretmelidir. Allah’a şükretmek, O’nu sevmenin

bir ifâdesidir. Şükretmek de, O’nun emir ve yasaklarına uymakla olur. Allahü teâlâyı sevmek, O’nu daha iyi bilmek, tanımakla olur.

Allah sevgisi bizi, diğer insanları ve Allahü teâlânın yaratmış olduğu her şeyi sev­meye yöneltir. Bu sevgi insanda, Allah’a karşı kulluk vazifeleri olan ibâdetlerini yap­ma arzusunu çoğaltır. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde, (Ey sevgili Peygamberim, onlara de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever ve günâhlarınızı affeder.)

Allah sevgisi sâyesinde insan, Peygamberini, büyüklerini, milletini ve devletini de sever. Bunun içindir ki, Allah sevgisi her türlü sevginin kaynağıdır. Sevgili Peygambe­rimiz buyuruyor ki:

(Allahü teâlâyı ve Resûlünü her şeyden çok sevmiyenin îmânı sağlam de­ğildir.)

(Kul, Allahü teâlâyı ve Resûlünü çoluk ve çocuğundan, malından ve bütün mahlûkattan çok sevmedikçe, tam ve olgun mü’min olamaz.)

(Allah sevgisinin yeri gönüllerdir. Bu sevgi çoğaldıkça, kişi Allah’a yakla­şır. O’ndan kendisini uzaklaştıracak her şeyden sakınır.)

Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Ey kullarım! Beni sevdiğiniz için, ben de sizleri seviyorum.)

Sevgi, iyi olan bir şeye karşı kendiliğinden hâsıl olan bir meyildir. Bu meyil, kuvvetli olursa “Aşk” denir. Düşmanlık da, iyi olmayan bir şeye karşı, kendiliğinden hâsıl olan nefrettir. İyilik ve kötülüğün olmadığı yerde, sevgi ve düşmanlık da bulunmaz.

Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: (Îmânın temeli ve en kuvvetli alâmeti; müslümanları sevmek, müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemektir.)

MENKIBE: Bülbülün Feryadı

İbrahim aleyhisselâmı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuş­lar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrâhim aleyhisselâma bir yardım yapabilmenin çâresini aradılar.

Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma emredip buyurdu ki:

  • O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor?

Cebrâîl aleyhisselâm kuşu tutup sorunca, kuş dedi ki:

  • Halilullah’ı ateşe atıyorlar. Madem ki kurtarmağa kâdir değilim, bâri onunla be­raber yanayım.

Cebrâil aleyhisselâm, kuşun bu cevabını arz edince, Hak teâlâya yine buyurdu ki:

  • O kuşun benden başka bir dileği var mıdır?

Bunun üzerine Bülbül dileğini şöyle arzetti:

  • Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Binbir ismi ol­duğunu işittim. Yüzbirini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerîfini de bilmek isterim.

Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.

Şimdi sahralarda Allah aşkıyla feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir. Nemrud’un ateşi, İbrahim aleyhisselâma gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına muhabbet etti, âşık oldu.

MENKIBE: Birkaç Damla Gözyaşı

Ebû Süleyman Dârânî hazretleri anlatır: Bir gece rüyamda bir hûri gördüm. “Bu senin âhiretteki nasibindir” dediler. Tebessüm ediyordu. Yüzü o derece nûrlu idi ki, anlatılacak gibi değil. Ben; “Bu kadar nûr ve güzelliğine sebeb nedir?” dedim. Cevâben; “Bir gece Allah aşkıyla gözünden birkaç damla yaş akmıştı. Onunla yüzümü yıkadılar. Onun tesiri ile bu nûr ve güzellik hâsıl oldu. Sizin gibi temiz zâtların gözyaşları, hûrilerin yüzlerinin parlatıcısı olmaktadır. Gözyaşı ne kadar çok olursa o kadar iyidir” dedi.