1.CİLD 294.MEKTÛB - kainatingunesi.com

 

İMÂM-I RABBÂNÎ AHMEDÎ FÂRÛKÎ SERHENDÎ

1.CİLD

294.MEKTÛB

 

Bu mektûb, oğlu zâhirî ilimlerin ve bâtın marifetlerinin sahibi Mecdeddîn hâce Muhammed Mâsum hazretlerine yazılmıştır. Allahü teâlânın sekiz sıfatını ve Peygamberlerin ve bütün insanların mebde-i te’ayyünlerini ve tecellîleri bildirmektedir:

Varlığı lâzım olanın sekiz hakîkî sıfatının birincisi hayat sıfatı, sonuncusu tekvîn sıfatıdır. Bu sekiz sıfat üç dürlüdür. Birincisinin âleme bağlılığı çoktur. Mahlûklarla ilgisi çoktur. Tekvîn sıfatı böyledir. Bunun içindir ki, Ehl-i sünnet âlimlerinden çoğu, tekvînin hakîkî sıfatlardan olmadığını, izâfî sıfatlardan olduğunu söylediler. Sözün doğrusu, tekvîn hakîkî sıfatlardandır. Fakat, mahlûklara bağlılığı çoktur. Sıfatların ikincilerinin mahlûklarla bağlılığı azdır. İlim, kudret, irâde, sem’, basar ve kelâm sıfatları böyledir. Üçüncüsü, en yüksek olan sıfatıdır. Âlemle hiç ilgisi yoktur. Hayat sıfatı böyledir. Hayat sıfatı, bütün sıfatların anasıdır. Hepsinin temelidir. Hepsinden daha öncedir. Buna en yakın olan sıfat, ilim sıfatıdır. İlim sıfatı, Peygamberlerin sonuncusunun (Mebde-i te’ayyün)üdür. Öteki sıfatlar, başka insanların mebde-i te’ayyünleridir. [(Te’ayyün), zuhûr etmek, meydana çıkmak demektir. (Mebde-i te’ayyün), meydana çıkmanın, var olmanın başlangıcı, kaynağı demektir.] Her sıfatın, çeşidli şeylere bağlılığı olduğu için parçaları vardır. Şöyle ki, tekvîn sıfatının, yaratmak, rızk vermek, diriltmek ve öldürmek gibi çeşidli bağlılıkları olduğu için, parçaları olmuştur. Bu parçalar da, bütünleri gibi, insanların mebde-i te’ayyünleri olmuştur. Mebde’leri, sıfatların parçaları olan te’ayyünler, mebde-i te’ayyünü, sıfatın bütünü olan kimseye tâbi olur. Onun ayağı altında, gölgesinde yaşar. Bundan dolayı, (Filan kimse Muhammed aleyhisselâmın ayağı altındadır, falanca, Îsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır, bir başkası için de, Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır) demişlerdir. Bu parçalar, eğer sülûk yolu ile aşılır ve bütünlerine katılır ve parçaların şühûdü, bütünlerin şühûdü olursa, aralarında yalnız asl olmaktan ve tâbi olmaktan başka ayrılık kalmaz. Birisi doğrudan doğruya, ikinciler ise, bunun dolayısı ile kavuşur. Çünki tâbi olan, herneye kavuşur, her ne görürse aslından alır. Aslı arada olmadan birşeye kavuşamaz. Tâbi, kendi kusurundan dolayı, aslının arada bulunduğunu bilmiyebilir. Fakat aslı, onunla meşhûdü arasında bir perdedir. Ayıran, önliyen perde değil, kavuşturan, gösteren perdedir. [Sinema perdesi, şeklleri saklamaz, örtmez. Onları gösterir. Perde olmazsa, birşey görünmez.] Gözlük de böyledir. Gözün önündeki gözlük, görmeyi önlemez. Görülemiyen şeyleri gösterir. Parçaların, yükselerek, kendi bütününden ayrılıp, başka bir bütüne girmeleri, bu bütünün gördüğünü müşâhede etmeleri câiz değildir. Böylece Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altında olanların Îsâ aleyhisselâmın ayağı altına geçmeleri olamaz. Fakat, Muhammed aleyhisselâmın ayağı altına girebilirler. Çünki hepsi, Onun ayağı altındadırlar. Muhammed aleyhisselâmın rabbi, onun mebde’i olan ism, (Rabb-ül-erbâb)dır, kaynakların kaynağıdır. Bütünlerin bütünüdür. Parçaların, asllarının aslıdır. Muhammed aleyhisselâmın ayağının altına yükselmek, aslın aslına yükselmek demektir. Başka bir asla girmek değildir. Parçalarla, bütünleri arasında, şu ayrılık vardır ki, parçanın önünde iki perde vardır: Birincisi, kendi bütünü olan aslıdır. İkincisi, aslının aslıdır. Kendi bütününün perdesi ise, yalnız aslının aslıdır. Bundan anlaşılıyor ki, Muhammed Resûlullah, arada te’ayyünlerin perdesi olmaksızın şühûd eylemektedir. Başkalarının şühûdleri ise, te’ayyünlerin perdesindedir. Hiç değilse, Muhammed aleyhisselâmın te’ayyünü perdesindedir. Bunun içindir ki, (Tecellî-i zatî), yalnız Muhammed aleyhisselâma olur, başkalarının tecellîleri sıfatların perdesindedir demişlerdir. Hiç olmazsa, Muhammed aleyhisselâmın rabbi olan, rablerin rabbi perdesindedir. Muhammed aleyhisselâmın rabbi olan ism, hayat sıfatından başka, bütün ismlerin ve sıfatların üstündedir.

Süâl: Başka Peygamberlerin şühûdü Muhammed aleyhisselâmın rabbi mebde-i te’ayyünü perdesinde oluyor dediniz. Onun ümmetinin Evliyâsı, onun ayağı altında oldukları için, bunların şühûdleri de, başka Peygamberlerin şühûdleri gibi, (Rabb-ül-erbâb) perdesindedir. Böyle olunca, başka Peygamberler ile, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin Evliyâsı arasında ne fark olur?

Cevâb: Peygamberlere, hakîkat-i Muhammedî perdesinde olan şühûdden başka, kendi mebde-i te’ayyünleri yolundan hâsıl olan, başka bir şühûd daha vardır. Kalb gözlerine kendi gözlüklerini takarak, gaybı görürler. Bu iki şühûd, birlikte olmaz. Aslların aslına yükselirlerse, şühûdleri, (Hakîkat-i Muhammedî) perdesinde olur. Îsâ  gökten yere indikten sonra, bu nîmete kavuşmakla şereflenecektir. Buraya yükselmek pek gücdür. Hemen hemen olamaz gibidir. Ancak, Allahü teâlânın büyük ihsânı lâzımdır. Bu sebebler âleminde, Muhammedî meşreb olan zâtın merhamet buyurup yardım etmesi lâzımdır. Kendi aslından ileri geçemez, kendi hakîkatini aşarak, (Hakîkat-ül-hakâık)a varamazsa, şühûdü, kendi hakîkatinin perdesinde olur.

Hakîkat-ül-hakâıktan [yâni Muhammed aleyhisselâmın mebde-i te’ayyünü olan rabbinden, yâni ismden] Allahü teâlânın zatına yol vardır. Pek çok konakları geçdikten sonra kavuşulabilir. Bunun gibi, bütün olan başka hakîkatlerden de, Zat-i teâlâya birer yol vardır. Pekçok konakları aştıktan sonra, bu yollardan da kavuşulabilir. Böyle olmakla berâber, hakîkat-ül-hakâık yolundan, (Vasl-ı uryânî)ye kavuşulur. Başka yollardan da, zata kavuşulabilirse de, hakîkat-ül-hakâıkın yâni hakîkat-i Muhammedînin ince perdesi arada bulunur. Kalın değilse ve mani olmaz ise de, bu kadarcık perdenin bulunması, (Tecellî-i zat) demeğe mani olmaktadır. Yoksa, bütün Peygamberlere  de, Zat-i teâlâdan, doğrudan doğruya nasip vardır.

Süâl: Hayat sıfatı, ilim sıfatının üstünde olunca, hakîkat-ül-hakâık yolunda da, hayat sıfatının te’ayyünü perde olur. Böyle olunca, Vasl-ı uryânî nasıl olur? Niçin Tecellî-i zat denilir?

Cevâb: Hayat te’ayyünü, lâ-te’ayyün gibidir. Çünki yüksek mertebelerde, bu te’ayyün yok olur. Zat-i teâlâ mertebesinde, bunun hiçbir değeri kalmaz. Zat-i teâlâ mertebesinde, her ne kadar, başka sıfatların da, hiçbir değerleri yok ise de, onlar zat mertebesine yetişmeden önce yok olurlar. Hayat sıfatı ise, oraya yetişir de yok olur. Bundan dolayı, hakîkat-i Muhammedînin te’ayyünü ve bütün başkalarının te’ayyünleri devamlıdırlar. Hiçbir mertebede yok olmazlar. Evet, birşeye yetişmek başkadır. Bu şeyde yok olmak başkadır. Büyüklerden çoğunun sözlerinde mahv olmak, yok olmak denilmektedir. Bu sözler, yok gibi olmak demektir. Yok olup kalmamak demek değildir. Sâlikin te’ayyünü görünmez olur. Yok olmaz. Yok bilmek, ilhâd olur. Zındıklık olur. Bu yolda geri kalmış olanlar, bu sözlerden, kendi yok olur sanarak, zındık olmuşlardır. Âhıret nîmetlerine ve azâblarına inanmamışlardır. Vahdetten kesrete geldikleri gibi, başka zamanda, böylece, kesretten vahdete döneceklerini sanmışlardır. Bu kesretin o vahdette yok olacağını söylemişlerdir. Bu zındıklardan birçoğu, bu yok olmağı, kıyâmetin kopması sanmışlar. Haşrı, Neşri, Hesâbı, Sırâtı ve işlerin ölçülmesini inkâr etmişlerdir. Doğru yoldan ayrılmışlar, birçoklarını da saptırmışlardır. Bunlardan birini gördüm. Kendini haklı göstermek için, mevlânâ Abdürrahmân-i Câmînin şu beytini okuyordu. Fârisî beyt tercemesi:

Câmî! Dünya ve âhıret, ikisi birdir.

Ortada görünen bu çokluk, hep hayâldir!

 

Mevlânânın bu beytte bildirdiği, vahdete dönüşün görünmesidir. Dönüşün kendisi değildir. Şühûdünü anlatmaktadır. Bu varlıktan başka, hiçbirşey görmediğini bildirmektedir. Çokluk, yok olmamış, onun görüşünden örtülmüştür. Yoksa, ayn ve varlık rücû’ etmemiştir. Bunlar kör gibidirler. Hiçbir Velînin  aczden, kusurdan ve ihtiyaçtan kurtulamadığını görmüyorlar mı? Böyle olunca, varlıklar birleşmiştir, çokluk birliğe katılmıştır denilebilir mi? Eğer insanlar öldükten sonra, vahdete rücû’ ediyor derlerse, kâfir ve zındık olurlar. Çünki bu söz, Cehennem azâbına inanmamak olur ve Peygamberlerin bildirdiklerine inanmamak olur.

Süâl: Birkaç yazınızda, (Ahfânın Fenâya kavuşması, ancak Vilâyet-i Muhammedîde olur) diyorsunuz. Bu sözü açıklar mısınız?

Cevâb: Yukarıda bildirilenlerden anlaşıldı ki, Vasl-ı uryânî, ancak Vilâyet-i Muhammedîde olmaktadır. Başka vilâyetlerde, aradan perdeler kalkar ise de, ince bir perde yine kalmaktadır. Bu ince perde, hakîkat-i Muhammedînin arada bulunmasından hâsıl olmaktadır. Bunu yukarıda bildirmiştik. (Ahfâ latîfesi) insan mertebelerinin en sonudur. En yukarıdaki mertebedir. Aradaki perdenin miktarına göre, geride birşey kalır. Bu kalanı düşünerek, tâm Fenâ câiz olmaz. Böyle bir artığın kaldığını Muhammedî meşreb olandan başka kim anlıyabilir? Muhammedî meşreb olanlardan da, milyonda birine bu keskin görüş verilirse yine büyük nîmettir. Tesavvuf büyükleri, ruha ve sırra kadar kavuştular. Hafîden söz eden çok az oldu. Ahfâdan kim ne diyebilir? Ahfâ deryasına dalarak onun sonsuz damlalarından bir dânesine kavuşabilen ve anlıyabilen çok az, hem de pekçok az bulunur. Bu, öyle bir nîmettir ki, Allahü teâlâ dilediğine ihsân eder. Allahü teâlâ, çok büyük ihsân sahibidir.

Süâl: Sana göre, Peygamberin her kavuştuğu şeyden Onun izinde gidenlerin büyüklerine de pay düşmektedir. Buna göre, onların da vasl-ı uryânîye kavuşmaları lâzım olur. Hâlbuki, kendi Peygamberleri arada perde olmaktadır. Bu nasıl olur?

Cevâb: Vasl-ı uryânîde Peygamberin perde olması zarar vermez. Çünki, Peygambere uyduğu için, bu Vasla kavuşmaktadır. Doğrudan doğruya kavuşmuş değildir. Peygamberin arada bulunması, Ona uymanın kuvvetli olduğunu gösterir. Çünki uymak demek, uyulanın arada bulunması demektir. Aradan çıkması demek değildir. Aradan çıkması, uymak olmaz. Doğrudan doğruya kavuşmak olur. Görülüyor ki, uyulan Peygamber arada bulunacak, ona uyulduğu için Vasl-ı uryânî de hâsıl olacaktır.

Süâl: Peygamberlerin sonuncusuna uyanların yükseklerine (Vasl-ı uryânî) ve (Tecellî-i zat) deniyor da, başka Peygamberler için bu kelimeler kullanılmıyor. Hâlbuki Peygamberimiz, bunlara da ve onlara da perde olmaktadır?

Cevâb: Ona uyanların yüksekleri için bu kelimeleri kullanmak, Ona uydukları içindir. Çünki, Peygamberlerin perde olmasının, bu sözü değiştirmiyeceği, bundan evvelki cevâbda anlaşılmıştır. Başka Peygamberler için böyle söylemek câiz olursa, uymakla değil, doğrudan doğruya kavuşmakla olur. Çünki o büyükler, doğrudan doğruya konakları aşmışlar, Zat-i teâlâya kavuşmuşlardır. Doğrudan doğruya olan kavuşmakta, aracının bulunması, bu kelimenin kullanılmasını uygun yapmaz. Aradaki fark anlaşılmış oldu. Kendi kendine kavuşmakla, kavuşana uyarak kavuşabilmek başkadır. Bu başkalıktır ki, geçmiş Peygamberlerin, bu ümmette Peygambere uyanların en yükseklerinden daha üstün olduklarını göstermektedir. Doğrudan doğruya kavuşan, istenilendir. Başkasına uyarak, onun kavuştuğuna kavuşan böyle değildir. Resûlullaha uyanların büyükleri için (Vasl-ı uryânî) ve (Tecellî-i zat) kelimelerini kullanmak doğrudur. Başka Peygamberler için kullanmak, doğru olmaz dedik. Fakat, doğrudan doğruya kavuşan ile başkasının yanı sıra kavuşan, bir olabilir mi? İkisi nasıl bir olabilir ki, nîmet birincisinde tâmdır ve olgundur. İkincisinde ise, yalnız ismde ve görünüştedir. Şu kadar var ki, bu benzerlik, uyanları uyulanlar gibi yapmaktadır. Bunun içindir ki, Peygamberlerin sonuncusu, (Ümmetimin âlimleri, İsrâîl oğullarının Peygamberleri gibidir) buyurdu. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bu ümmetin Evliyâsından Tecellî-i zatîye kavuşanlar, Tecellî-i zatîye kavuşmıyan Peygamberlerden daha üstün olamazlar. Burasını iyi anlamak lâzımdır. Çünki, burada çok kimselerin ayağı kaymıştır. Allahü teâlânın, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâmın sadakası olarak bu fakire bildirdiklerini size yazdım.

Süâl: Bu varlıkların hepsi, Muhammed  için yaratıldı. Başkaları varlığa ve yüksekliklere Onun yanı sıra kavuştular. Ona uymakla yükseldiler. Bunun içindir ki, kıyâmet günü, Âdem  ve bütün başkaları, Onun sancağı altında bulunacaklardır. Sen ise, başka Peygamberlerin Ona uyarak değil de, doğrudan doğruya kavuştuklarını söylüyorsun. Bu nasıl olur?

Cevâb: Muhammed Resûlullah için, kendi hakîkatinden Zat-i teâlâya yol olduğu gibi, her Peygamberin de kendi hakîkatlerinden Zat-i teâlâya kavuşturan yolları vardır. Bu yollardan, başkasına uyarak değil, kendi kendilerine kavuşurlar. Ümmetler böyle değildir. Peygamberlere uyarak, kendi yaradılışına uygun olan Peygamberlerin hakîkatinden, aradıklarına kavuşurlar. Ümmetler kendi kendilerine kavuşamaz. Böyle olmakla berâber, başka Peygamberler kendi kendilerine kavuşsalar bile, vasl-ı uryânî değildir. Çünki, Peygamberlerin sonuncusunun hakîkati arada ince perdedir. Bunun için, gelen her feyz, önce bu hakîkate gelir. Sonra buradan başkalarına ulaşır. Uymak demek de, uyulanın arada bulunması demektir. Bundan dolayı, Peygamberlerin kendi kendilerine kavuşmaları, böyle uymaları ile birlikte bulunabilir. Ümmetlerin uymaları böyle değildir. Onların uymaları ile, kendi kendine kavuşmak birlikte olamaz. Bunu yukarıda birkaç yerde bildirdik.

Süâl: Yükselirken hayat sıfatına da kavuşulabilir mi?

Cevâb: Evet kavuşulabilir.

Süâl: (Hayat sıfatının sonu, Zat-i teâlâda yok olmaktır) dediniz. Kâmillerin, yok olmak makamından ellerine geçen nedir? Yukarıda bildirdiğinize göre, hakîkatlerin te’ayyünlerinin aynları yâni kendileri yok olmaz. (Eğer yokluk varsa, nazarîdir, görünüştedir. Aynın yok olması ilhâd ve zındıklık olur) demiştiniz?

Cevâb: Aynın yok olması, niçin lâzım olsun? Varlığını görememek yetişir. Böyle nazarî yok olmakta da çeşidli mertebeler vardır. Burasını iyi anlamalıdır. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâya uyanlara selâm olsun “aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti vetteslîmâti etemmühâ ve ekmelühâ”!