Âdem aleyhisselâmın Cennet’ten yeryüzüne indirilmesi ve tövbesi - kainatingunesi.com

Âdem aleyhisselâm ile Hz. Havvâ, Cennet’te iken kendilerine yasak edilen ağacın meyvesinden unutarak yemelerinden dolayı yeryüzüne indirildiler.

Âdem aleyhisselâm Cennet’ten Cumâ günü ikindi ile akşam arasında çıkarılarak Hindistan’da Seylân (Serendib) adasına, Hz. Havvâ da Cidde’ye indirildi. Şeytan ise çok hakîr ve perşân bir hâlde Cennet’in civârından taşlık bir yere indirildi. Bu hususda Kur’ân-ı kerim’de  meâlen şöyle buyuruldu:

“Nihâyet onları (Âdem ile Havvâ’yı) şeytan Cennet’ten çıkarılmalarına ve içinde bulundukları nîmetten uzaklaştırılmalarına sebep oldu. Biz de; “birbirinize düşman olarak buradan (yere) inin yeryüzünde sizin bir vakte (ömrünüzün sonuna)  kadar yerleşmek ve menfeatlenmek vardır” demiştik.” (Bekara sûresi:36)

“Biz onlara; “Hepiniz Cennet’ten inin. Benden size bir hidâyet (peygamber ve kitap)  gelince biliniz ki, benim bu hidâyetime tâbi ve bağlı olanlar için aslâ korku yoktur ve onlar mahzûn da olmazlar” dedik.” (Bekara sûresi: 38)

“Allah onlara buyurdu: Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak ininiz. Yerde sizin için bir zamâna (ecelinizin sonuna) kadar yerleşip kalmak ve geçinmek var.”(A’râf sûresi: 24)

“Allah buyurdu ki, orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan  dirilip çıkarılacaksınız.” (A’râf sûresi: 25)

“Allah şöyle buyurdu: Birbirinize (size ve sizden sonra zürriyetiniz) düşman olmak üzere hepiniz oradan (Cennet’ten) ininiz. Artık benden size bir hidâyet (kitap) geldiği zaman, kim benim hidâyetime uyarsa işte o,(dünyâda) sapıklığa düşmez ve âhirette cezâ görmez.” (Tâhâ sûresi: 123)

Vehb bin Münebbih’den şöyle nakledilmiştir: “Âdem  aleyhisselâm Cennet’ten yeryüzüne indirilince bir hafta gözünün yaşı dinmedi. Yedinci gün mahzûn, kederli ve başı eğik bir hâlde iken Allahü teâlâ ona; “Sendeki bu çırpınma hâli nedir? Diye hitâb etti. Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm; “Ey Rabbim! Düşdüğüm felâketin bü yüklüğünü biliyorsun. Günahım beni kuşattı da Cennet’ten, sıkıntı diyârı olan dünyâya inidrildim. Bu durumda günahıma nasıl ağlamayayım?” dedi.Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ey Âdem! Ben seni kendim için seçmedim mi ve seni Cennet’te yerleştirmedim mi? Seni ihsânlarıma gark edip; kendi kudretimle yaratmadım mı? Sana rûh verip melekleri sana doğru secde ettirmedim mi? Bütün bunların karşısında sana yasak edilen ağaçtan unutarak tattın. Böylece yeryüzüne indirildin.

İzzet ve celâlim hakkı için yeryüzü insanla dolu olsa, bana devâmlı ibâdet ettikleri hâlde sonunda isyân etseler hepsini Cehennem’in derekesine indiririm.” Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm üç yüz yıl ağladı.” Taberânî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfde şöyle buruldu: “ Âdem aleyhisselâmın gözünün yaşları zürriyetinin göz yaşlarıyla tartılsa, Âdem  in göz yaşları bütün evlâdının göz yaşlarından ağır gelirdi.”

  Ahmed bin Hanbel’in bildirdiği hadîs-i şerîfde de buyuruldu ki: “Dâvûd’un ve bütün yeryüzü hâlkının ağlaması, Âdem’in ağlamasına denk değildir.”

  Yûnus bin Habbâb ve Alkame hazretlerinden şöyle rivâyet edilmiştir: “ Davûd aleyhisselâmın göz yaşı bütün yeryüzü ahâlisinin göz yaşından fazladır. Âdem aleyhisselâmın göz yaşı da Dâvûd aleyhisselâmın göz yaşından fazladır. Âdem aleyhisselâm üç yüz sene ağlayıp göz yaşı döktü ve Allahü teâlâdan utndığı için başını yerden kaldırmazdı.”

Âdem aleyhisselâm ve Hz. Havvâ Cennet’ten çıkarılıp yeryüzüne ayrı yerlere indirildikten sonra senelerce ayrı kaldılar. Âdem aleyhisselâm Hindistan’da, Hz. Havvâ vâlidemiz de Arabistan‘da kaldı. Dünyânın dert ve sıkıntılarına katlandılar. Mihnet içinde uzun yıllar ağlayıp gözyaşı dökerek tövbe ettiler.

Câbir bin Abdullah’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “ Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indiği zaman şöyle dedi: “ Ey Rabbim! Aramıza düşmanlık koyduğun şu düşmanın şeytana karşı bana yardımcı olmazsan ben bunu yenemem.” Allahü teâlâ ; “Ey Âdem! Her doğan çocuğuna onu koruması için bir melek müvekket kıldım” buyurdu.

Hâkim, “Müstedrek’inde Hz. Ömer’den şöyle rivâyet etmiştir. Resûlullah efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Âdem aleyhisselâm zellesi sebebiyle Cennet’ten çıkarılınca; “ Yâ Rabbî!, Beni Muhammed’in hürmetine affet” dedi. Allahü teâlâ: “ Yâ Âdem! Sen Muhammed’i nasıl  bildin. Daha ben onu yaratmadım?” buyurdu. Âdem aleyhisselâm dedi ki: “Yâ Rabbî! Beni yaratıp, bana rûh verdiğin zaman gözümü açıp baktığımda arşın kenarında “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlallah” yazılı gördüm. İsmini isminle yazdığından yarattıklarından en çok sevdiğin O’dur.” Allahü teâlâ; “ Doğru söyledin ey Âdem. Mahlûkâtımdan en çok sevdiğim O’dur. O’nun hürmetine af dilediğin için seni affettim buyurdu.”  Bir rivâyete göre de; “ O senin zürriyetinden gelecek olan bir peygamberdir. O’nu yaratmasaydım seni, evlâdını yaratmazdım.” O’nu şefâatçi gösterdiğin için seni affettim, bagışladım”  buyurdu ve tövbesini aşûre günü kabûl etti. 

“Râmûz-ül-ehâdis” deki bir hadîs-i şerîfde bildirildiğine göre; “Âdem aleyhisselâm Cennet’ten Hind diyârına indirilince, yalnızlık duyduğundan, Cebrâil aleyhisselâm ona ezân okuyup iki kerre; “Allahü ekber” “Eşhedü enlâ ilâhe illallah” ve iki kerre de; “Eşhedü enne Muhammeden resûlallah” demiştir” buyuruldu. 

Âdem aleyhisselâmın tövbesinin kabûl edilmesi husûsunda Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyruldu:

“Derken Âdem, Rabbi’nden bir takım kelimeler aldı. O’na yalvarıp tövbe etti. O da tövbesini kabûl buyurdu. Çünkü, Allahü teâlâ (kullarının) tövbelerini kabûl ve (onlara) merhamet edendir.” (Bekara sûresi: 37)

Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde Sa’îd bin Cübeyr, Mücâhid bin Cebr ve Hasen-i Basrî şöyle buyurdular: “Âdem aleyhisselâma; “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik” kelimeleri vahyolundu demişlerdir. Bâzı mufessirler de Âdem aleyhisselâmın Rabbi’nden aldığıkelimeler, duâ, istigfâr ve tazarrû, yalvarmadır demişlerdir. İbn-i Abbâs ise şöyle buyurdu: “Âdem aleyhisselâm ve Havvâ iki yüz sene ağladılar. Yeryüzüne indirilince kırk gün hiç şey yiyip içmediler.”

İbn-i Ebî Hâtem’in, Übey bin Ka’b’den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Âdem alehisselâm; “Ey Rabbim! Tövbe edip, sana rücu’ etsem, beni tekrar Cennet’ine kor musun?” dedi. Allahü teâlâ; “Evet” buyurdu.” Âdem alehisselâmın Rabbi’nden aldığı kelimeler, ilham edilen tövbesi bu şekilde oldu diye de rivâyet edilmiştir.

İbn-i Ebî Nüceyh, Mücâhid bin Cebr’den naklen şöyle demiştir: Âdem alehisselâmın Rabbi’nden aldığı, yâni tövbe ederken söylemesi ilham edilen kelimeler (sözler) şöyle idi: “Allahümme lâ ilâhe illâ ente süphâneke ve bi hamdike Rabbi innî zalemtü nefsî, fagfirlî inneke hayrur-râhimîn. Allahümme lâ ilâhe illâ ente süphâneke ve bi hamdike , Rabbi innî zalemtü nefsî, fetüb aleyye inneke ente’ttevvâbür-rahîm.”

Hz. Hasen şöyle buyurdu: “tövbeleri ziyadesiyle kabûl ettiğinde, melekler Âdem alehisselâmı müjdelediler. O anda Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil aleyhimüsselam yer yüzüne inip; “Allahü teâlâ tövbeni kabûl etti. Gözün aydın olsun” dediklerinde. Âdem alehisselâm; “bu tövbeden sonra, bir şey istersem hangi makâmı isteyeyim?” diye sorunca; Allahü teâlâ; Yâ Âdem, sen dünyâda meşakkat ve tövbeye zürriyetini vâris kıldın. Onlardan biri bana duâ edip, tazarruda bulunduğu zaman senin tövbeni ve duânı kabûl ettiğim gibi, onun da tövbesini ve duâsını kabûl ederim. Onlardan biri, benden af ve magfiret dileyip, bana sığınırsa tövbesini kabûl ediciyim. Ey Âdem, ben günahtan tövbe edenleri, Cennet’te haşrederim. Onları mezârlarından neşeli ve güler yüzlü oldukları hâlde duâları kabûl edilmiş olarak kaldırırız” buyurdu.

Âdem Aleyhisselam tövbe derken, yanılmasını ve böylece Cennet’te kendine yasak edilen ağaçtan yemesini kendi nefsine yükledi, yâni kendi irâdesi ile yanıldığını kabûl edip; “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik” dedi. Böylece af ve magfiret diledi ve Allahü teâlâ da tövbesini kabûl buyurup onu affetti. Şeytan ise kibir ve hasedinden dolayı kendi irâdesi ile isyân etti ve ; “Rabbimin emri gereğince fıska , isyâna düştüm” dedi. Bu sebeple tövbesi kabûl olunmadı.

Âdem Aleyhisselam bir defâsında şeytan ile karşılaşıp; “ey Şeytan! Bana ve benim oğullarıma (zürriyetime) bir düşmanlığın var mı?” dedi. Şeytan; “Senin ve oğullarınla düimanlığm ebedî olarak vardır?” dedi. Niçin deyince ; “Sen bir hatâ işledin, bir günah da ben işledim. Sen de tövbe ettin, ben de. Senin tövben kabûl olundu, benimki kabûl olunmadı” dedi. Âdem Aleyhisselam Şeytana şöyle cevap verdi: “Ey melûn! Sen bir günah işledin ve onu kendinden bilmedin, ebedî olarak tard ettildin. Ben ise hatâmdan dolayı, tövbe edip, onu nefsime yükledim. Böylece tövbem kabûl olundu.”

Âdem’ Aleyhisselam Hindistan’da uzun yıllar kalıp magfiret olunması, bağışlanması için tövbe edince , Allahü teâlâ ona; “Benim için yeryüzünde, arşın altındaki Beyt-i Ma’mûr’un hizâsında bir beyt (Kâbe’yi) yap” diye emretti. Yapacağı yeri de göstermesi için bir melek vazifelendirdi. Bunun üzerine Âdem’ Aleyhisselam Hindistan’dan Arabistan’a gitti. Arabistan’a varınca varınca, Arafat’ta Hz. Havvâ vâlidemiz ile buluştu. Bu sırada Hz. Havvâ da Âdem’ Aleyhisselamı aramak için Cidde’den Arafat’a gelmişti. Arafat ovasında Müzdelife’de buluştular. Uzun seneler ayrı kalıp, ayrılık ateşiyle yanmışlardı. Hz. Havvâ onu tanıyamadı. Cebrâil Aleyhisselam tanıştırdı. Nice seneler ayrı kalmanın üzüntüsü gidip, sevinç ve ferahlığa kavuştular. Berâberce Minâ’ya gittiler. Melekler; Ya Âdem! Allahü teâlâdan dilediğin nedir?” dediler. ” Magfiret ve rahmet isterim” dedi

Sonra meleklerin yardımı ile yeryüzünde ilk yapılan binâ olan Kâbe’yi inşâ ettiler. Allahü teâlânın izniyle Hz. Havvâ ile birlikte Hindistan’a gittiler. Bundan sonra Âdem Aleyhisselam yaya olarak Hindistan’dan Arabistan’a gelip kırk defâ hac yaptı. Hindistan’da refah içinde yaşayıp; Allahü teâlânın emrine uyarak ömür sürdüler. Daha sonra da Şam’a yerleştiler.

Âdem’ Aleyhisselamın Kıyâmete kadar gelecek olamn çocukları, Arafat meydanında veya başka bir meydanda belinden zerreler hâlinde çıktı. Allahü teâlâ; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu. Hepsi; “Evet” dedi. Sonra hepsi zerreler hâlinde Âdem Aleyhisselamın beline girdi. Buna ahd ü mîsak denir.

Hz. Havvâ vâlidemiz Âdem Aleyhisselam ile buluştıktan sonra biri kız biri erkek olmak üzere yirmi defâ ikiz; tek olarak da Şît Aleyhisselamı dünyâya getirdi. Cebrâil Aleyhisselam Âdem Aleyhisselama rençberlik işlerini, ekip biçmeyi öğretti. Rençberlik yaptı ve pek çok işle meşgûl oldu.

Taberânî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Allahü teâlâ Âdem’i Cennet’ten indirdiğinde ona her şeyin san’atının öğretti ve Cennet meyvalarından rızık verdi. İşte bu meyvalarınız Cennet meyvalarındandır. Fakat sizin meyvalarınız bozulur. Cennet meyvaları bozulmaz.” “Râmuz-ül-ehâdîs’te bildirilen hadîs-i şerîfde de şöyle buyuruldu: “Allahü teâlâ Âdem’e bin çeşit san’at öğretti ve ona şöyle buyuruldu: “Evlâtların, zürriyetin, eğer rızık husûsunda sabredemezlerse onlara bu san’atlardan biriyle rızık taleb etmelerini (kazanmalarını), din ile (dîni vâsıta ederek)  geçim talebine (sağlamaya)  kalkışmamalarını söyle. Zîrâ din, sırf benim içindir. Din ile dünyâ taleb edenlere (dîni dünyâya âlet edenlere) yazıklar olsun.”

Âdem aleyhisselâmın Kâbe’yi inşâ etmesi:” Âdem aleyhisselâmın Kâbe’yi inşâ etmesini Ebü’l-Velîd Muhammed el-Ezrâkî, “Ahbârı Mekke” adlı meşhûr eserinde şöyle anlatmıştır: Kâbe’nin ilk defâ kimin tarafından yapıldığı husûsunda çeşitli rivâyetler vardır: Bir rivâyete göre, Allahü teâlâ yeryüzünde bir beyt (Kâbe) yapılmasını isteyince, meleklerden bir kısmını yeryüzüne gönderdi. “ Yeryüzünde benim için bir beyt binâ ediniz. Semâda Beyt-i Ma’mûr tavâf olundukça, yapacağınız bu beyt de yeryüzünde bulunanlar tarafından ziyâret ve tavâf edilsin” buyurdu. Bunun üzerine melekler yeryüzüne inip, Kâbe-i muazzamayı yaptılar. Başka bir rivâyete göre: Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indirilmesi sebebiyle ziyâde üzülüyor ve günlerini ağlamakla geçiriyordu. Onun üzüntüsüne melekler de ortak oluyorlardı. Bir defâsında Âdem aleyhisselâm secdede iken; “Yâ Rabbî! Bana ne oldu ki, artık meleklerin seslerini, senin zâtını tesbih ve takdis etmelerini duyamıyorum. Onları bir daha göremiyorum” diye arzedince, Cenâb-ı Hak buyurdu ki: “Ey Âdem! Senden sâdır olan zelle, meleklerin tesbihini işitmene mânidir. Ancak benim yeryüzünde bir beytim vardır. Sen onun temelini bulup üzerine  bir beyt binâ et. Beni takdis ve beytin etrâfını tavâf et. Ey Âdem! O beyti Mekke’de kıldım. Kim benim beytime gelip, sâdece benim rızâmı isterse, bizzât beni ziyâret eden misâfirim gibidir. Bunları şânıma lâyık bir şekilde ağırlarım ve bütün ihtiyâçlarını gideririm.

Ey Âdem! Sen sağ oldukça Beytullah’ı tâmir et. Senden sonra gelecek peygamberler ve ümmetler de zaman zaman onu tâmir edecekler ve en son peygambere kadar bu böyle sürüp gidecekdir. Son peygamber olan Muhammed aleyhisselâmı Beytullah’ın tâmircilerinden, koruyucularından yapacağım, bütün hayâtı boyunca da onun üzerinde emînim olacak. Bana döndüğü zaman, beni, Cennet’te kendisi için en üstün mevkileri hazırlamış olarak bulacak. Son peygamberden önce Beytullah’ın şerefini, ismini, zikrini, medh ü senâsını lâyıkıyla yapacak olan bir peygamber göndereceğim. Bu, O’nun dedelerinden İbrâhim’dir. Kâbe’nin temellerini o yükseltecek, inşâ ve tâmirini onun elinde tamamlayacağım. Ona, Harem’i ve Hil’i ( Harem’in dışında kalan yerleri) göstereceğim. Onu kendine itaâtli, emirlerimi tutan ve benim yoluma dâvet eden bir peygamber yapacağım gibi, insanlar arasından seçip, ona doğru yolu göstereceğim. İmtihâna çekeceğim,sabredecek. Âfiyet vereceğim, şükredecek. Çocukları ve kendinden sonra gelecek olan nesli için duâda bulunacak, duâsını kabûl edeceğim. Onu, onlar hakkında, şefâatçi yapacağım. Benim için adayacak, benim için yapacak, benim için vâdedecek ve vâdini yerine getirecek. Neslini beytimin hâlkı yapmak sûretiyle, bozulup bid’atlere sapmalarına kadar Kâbe’nin hizmetçileri, mütevellîleri, perdedârları ve bekçileri yapacağım. Ben Allah’ım, onlar saptıkları zaman dilediğimi, istediğim şekle çevirmeye gücüm yeter. İbrâhim’i (a.s.) bu beytin hâlkının ve din ehlinin rehberi yapacağım. Buralarda bulunan insanlar ve cinlerin hepsi onun izinde gidecekler. Onun yoluna uyup orada onun gibi kurban kesecekler. Onlardan kim bunu yaparsa adağını îfâ etmiş, hac ibâdetini yerine getirmiş olur. Yapmıyanlar da haclarını zâyi etmiş, nasiblerini kaybetmişlerdir. Bu yerlerde, o zaman beni kim ararsa, ben; toz toprak içinde kalarak adaklarını yerine getiren, hac ibâdetini tamamlayıp, yalvaranlarla berâberim. Ben, insanların gizli ve açık her şeylerini bilirim.

Ey Âdem! Ne bu insanlar ne de sana bahsettiğim bu durum, mülküme, azametime, saltanatıma ve benim benim katımda bulunalardan hiç birine bir katkıda bulunmaz. Eğer hâlkı (insanları) yaratmasaydım mülkümden, azametimden ve hazînemden hiç bir şey eksilmezdi.”

Âdem Aleyhisselam, Allahü teâlânın bu emri ile Serendip adasından Mekke’ye doğru yürümeye başladı. Bir melek kendisine yol gösteriyordu. mekke- mükerremenin bulunduğu yere gelince, Allahü teâlâ ona yardımcı melekler gönderdi. Melekler, Beyt-in Ma’mûr’un tam hizâsına gelecek şekilde yedi kat yere kadar varan bir temel kazdılar. Kazılan bu temele toprak seviyesine kadar otuz kişinin ancak kaldırabileceği büyüklükte taşlar yerleştirdiler. Sonra Allahü teâlâ melekler vâsıtasıyla bu temelin üzerine bir beyt indirdi. Bu beyt, Cennet yâkutlarından bir yâkut olup, parıl parıl parlıyordu. İndirilen bu beytin biri şark (doğu), diğeri garb (batı) olmak üzere iki kapısı vardı. Beytullah’ın içinde ayrıca nûrdan kandiller de yakılmıştı. Kandillerin çanakları Cennet’in külçe altunlarındandı ve etrâfında yıldız gibi parlayan beyaz yâkutlar diziliydi. Hacer-ül-esved de bunlardan biriydi. Hacer-ül-esved’in daha sonra günahkâr kimselerin el sürmesiyle karardığı rivâyet edilmiştir. Böylece Beyt-ül-Ma’mûr’un tam altına gelecek şekilde yeryüzünde de Beytullah, yâni Kâbe-i muazzama inşâ edilmiş oldu.

Âdem Aleyhisselam, Beytullah’ı (Kâbe’yi) inşâ ettikten sonra Allahü teâlâ;ya  “Ey Rabbim! Şüphesiz ki, her çalışanın bir mükâfâtı vardır. Acabâ benim mükâfâtım nedir?” diyerek suâl eyledi. Cenâb-ı Hak; “Ey Âdem! Benden ne istersen iste” buyurunca, Âdem Aleyhisselam, “Yâ Rabbî! Beni tekrar Cennet’e gönder” diye yalvardı. Allahü teâlâ da,; “bu senin için hakikat olacaktır” buyurdu. Bunun üzerine Âdem Aleyhisselam; “Ey günahları bağışayan Rabbim! Kendi günahlarımı îtirâf ettiğim gibi zürriyetimden de günahlarını ikrâr edip sana yalvararak bu beytîn çevresinde tavâf yapanları af etmen için yalvarırım” dedi. Allahü teâlâ; “Ey Âdem! Ben seni af ettim. Senin zürriyetinden bu beyti ziyâret edip de günahlarından tövbe edenleri de affettim” buyurdu.

Âdem Aleyhisselam ilk tavâfını yaptıktan sonra melekler kendisine; “Ey Âdem! Haccın mübârek olsun. Biz senden iki bin sene evvel bu beyti tavâf ettik” dediler. Âdem Aleyhisselam onlara; “Siz Beytullah’ı tavaf esnâsında neler söylüyordunuz? Diye sordu. Melekler; “Sübhânallahi vel-hamdülillahi velâ ilâhe illahü vallahü ekber” diyorduk cevâbını verdiler. Âdem Aleyhisselam onlara;”Velâ havle velâ kuvvete illâ billah” cümlesini de buna ilâve ediniz” buyurdu. Âdem Aleyhisselam tavaftan sonra kapı önünde iki rek’at namaz kıldı ve Mültezem’e gelip şu duâyı yaptı: “Ey Allah’ım! Gizli ve açık her şeyimi biliyorsun, mâzeretimi kabûl et.kalbimde olanı da bilirsin, günahımı ört. İhtiyacımı biliyorsun, dilediğimi bana ihsân et. Yâ Rabbi! Senden kalbime nüfûz edecek şüphesiz ve dostdoğru îmân ve benim hakkımda senin hükmettiklerine râzı olma kudreti vermen için yalvarıyorum. Tâ ki senin yazdıklarından başkasının bana isâbet etmeyeceğini bileyim.” Allahü teâlâ şöyle buyurdu: “Ey Âdem! Benden bazı dileklerde bulundun. Ben bu dileklerini senin için kabûl ettim. Senin zürriyetinden bu şekilde duâda bulunanların da duâlarınıda kabûl edip düşünce ve sıkıntılarını yok edeceğim. Kederlerini dağıtıp mallarını koruyacağım…” Âdem Aleyhisselamın yaptığı bu duâyı okumak o zamandan bu güne kadar devâm etmiş, tavâfın bir sünneti hâline gelmiştir.

Bâzı rivâyetlere göre Cennet’ten gelen bu Beytullah (Kâbe-i muazzama) Âdem aleyhisselâmın vefâtından sonra tekrar göklere kaldırıldı. Âdem aleyhisselâmın evlâdları önceki temellerin üzerine taştan ve çamurdan bir binâ yaptılar. Bu binâ, Nûh aleyhisselâm zamânındaki tûfâna kadar zaman zaman tâmir edildi ve tûfânda yıkıldı.

Bâzı rivâyetlere göre de Cennet’ten gelen Beytullah, tûfânda iki atlas kumaş içine alınarak gökyüzüne kaldırıldı. Kıyâmete kadar da bu iki atlasın arasında kalacaktır. Allahü teâlâ tûfândan önce, Hacer-ül-esved’i Ebû Kubeys dağına koydu.

Kâbe’nin tûfândan sonra İbrâhim aleyhisselâma kadar yeri belirsiz olup yalnız bulunduğu saha bilinmekteydi. Bu bölge kırmızı topraklı ve sel sularının yükselemiyeceği kadar tümsek bir tepe durumunda idi. Yeri kesin olarak bilinmemekle beraber insanlar, Kâbe’nin o bölgede olduğunu biliyorlardı. Yeryüzünün çeşitli memleketlerinden zulme uğramış, kederli, sıkıntılı, dertli ve Allahü teâlâya sığnmak isteyen kimseler bu bölgeye gelip duâ ederler, maksadlarının hâsıl olduğunu görünce geri dönerlerdi. İbrâhim aleyhisselâmın Beytullah’ı yeniden yapmasına kadar bu bölgeye olan hürmet ve saygı devâm etti…(Bkz. İbrâhim aleyhisselâm )