ALİ BİN ŞİHÂB - kainatingunesi.com

Evliyânın büyüklerinden. Doğum târihi bilinmemektedir. Allahü teâlânın dostlarının büyüklerinden olan Ali bin Şihâb, 891 (m. 1486) senesinde vefât etti. Nesebi dördüncü dedede Tilmsân sultânı Ebû Abdullah’a, sonra da Seyyid Muhammed bin Hânefiyye’ye ulaşır. Seyyid idi. Ali bin Şihâb, Kerâmet ve harikulade hâller sahibi olup, feyz ve nûrları her tarafa yayıldı.

Ali bin Şihâb, vera’ sahibi idi. Şüphelilerden çok sakınırdı. Değirmene gittiğinde, kendisinden önce un öğütülmüş ise, taşı kaldırır, başkalarının un kalıntılarını temizler, bunları toplayıp hamur yapar, sonra hayvanlara verirdi. Daha sonra kendi buğdayını öğütürdü. Başkalarına âit tarlanın otundan ve ekininden beslenmiş olmaları ihtimâliyle, vefâtına kadar, ekini ve otu bol olan yerlerin kuşlarından yemedi. Çok vera’ sahibi olması sebebiyle, arının yaptığı balı da yemedi. Sebebini soranlara; “Bahçe sahiplerini, bahçelerindeki şeftali, zerdali v.s. ağaçlarından arıları kovarken gördüm. Onların çiçeklerinden alıp yemelerine müsâade etmiyorlar. Allahü teâlâ, başkalarının rızâsı olmadan, onların arazisinde, inek otlatmayı haram kıldı. Hem rızâları dışında ineği otlatacaksın, hem de sütünü sağıp içeceksin, böyle şey olmaz” buyurdu.

Ali bin Şihâb, çocuklara ders okuturdu. Bu sebeble, ne onlardan, ne de babalarından hiçbir şey almadı. Kıtlık zamanı günlerce aç kaldığı hâlde, kimseden birşey kabûl etmedi. Kendisine getirilen hediyeleri, dul ve yetimlere dağıttı. Dergâhının duvarına asılı bir heybesi vardı. Fazla gelen ekmek parçalarını oraya koyardı. O sepet hergün dolardı. Yanında yüz kadar talebesi vardı. O ekmekleri, küçük sepetler içerisinde akşam talebeleri ile şehre gönderir, oranın fakirlerine dağıttırırdı. Kıtlık günleri bittikten sonra, yine o fakirlere; bakla, peynir, gibi şeylerle yardım etmekten geri durmadı.

Ali bin Şihâb, zâlimlere yardımcı olduklarını tahmin ettiği kimselerin hiçbir şeyini alıp yemezdi. Birgün kendisine, birisi yemek getirdi. Getirilen yemeği yemedi Getiren kişi; “Efendim bu helâldir. Alnımın teri ile kazandım” deyince; “Ben terazisini tutanın, hangi tarafın ağır bastığını ihlâsla gözetmeyenin yemeğini yemem” buyurdu.

Şeyh-ül-İslâm Zekeriyyâ el-Ensârî şöyle anlatır: “Ali bin Şihâb, Câmi’ul-Ezher’de benim yakın arkadaşım idi. Çok çalışma husûsunda, gündüzleri oruç tutmada, geceleri Kur’ân-ı kerîmin yarısını namazda okumada ikimiz örnek gösterilirdik. Fakat o, vera’da benden çok ileride idi. Mısır’ın yemeğini yemedi. Başkasının Nil’den taşıyıp getirdiği suyu içmedi. Kendisinin bir kabı vardı. Onu alır, Nil nehrine gider, doldurur getirirdi. Bir gece, getirdiği suyu biz içip bitirdik. Su sanıp, testiyi alıp baktığında boş çıktı. Hiçbir şey demedi ve tebessüm etti.

Ali bin Şihâb, “El-Minhâc,” “Eş-Şâtıbiyye”, “El-Minha” adlı eserleri okudu. Âdeti olduğu üzere, annesi ona; şekerli ve tahinli olan ekmek getirirdi. Bu, onun gıdası idi. Annesi daha sonra onun çamaşırlarını yıkamak istedi. Oğlunun bülûğ çağına geldiğini anlayıp; “Yavrum, bu belde ehlinden sana zarar gelmesinden korkarım. Gel seni, kendi memleketinden olan birisi ile evlendireyim” dedi. O da mes’eleyi bana açtı. Ben de ona; “İstihâre yap. Allahü teâlâdan hayırlısını iste” dedim. O, annesine çok itaatkâr olduğu için, onun emrini dinledi. Annesi, tek başına çuvalları merkebe yükleyebilen güçlü-kuvvetli bir kadın idi. Ali bin Şihâb; “Ben, ilmi ve ahlâkı anamdan öğrendim” buyururdu.”

Ali bin Şihâb şöyle anlatır: “Ben küçük yaşta iken, babam vefât etti. Annemin yanında, onun terbiyesi ile büyüdüm. Ücretle köylülerin hayvanlarını otlatmaya başladım. Bu işimle yiyeceğimi te’min ettim. Hayvanları güderken, bir yandan da Kur’ân-ı kerîmi ezberlerdim. Birgün, oradan geçmekte olan bir derviş benim yanıma gelip; “Yavrum, beni iyi dinle! Annene danış, Mısır’a git, orada ilim öğren” dedi. Eve gelince, anneme durumu anlattım. O da anlattıklarımı uygun gördü ve bana dört ay kadar yetecek azık hazırladı. Onu alıp yola çıktım. İlim tahsilimi tamamlayıp yanına dönünceye kadar, bütün ihtiyâcımı gönderdi.”

Talebelerinden birisi şöyle anlatır: “O, vefâtına kadar hiçbir kimsenin gıybetini yapmadı. Bundan uzak durdu, ömrü boyunca boş durduğu ve lüzumsuz bir işle meşgûliyeti olmadı. İbâdet ve insanlara faydalı işlerle meşgûl oldu. O, geceleyin biraz uyur, sonra kalkar abdest alır, namaz kılardı. Daha sonra büyükçe bir kap alır, su doldurulması gereken yerleri doldurur, bir taraftan da Kur’ân-ı kerîm okurdu. Bu hâli, sabah namazına kadar devam ederdi. Çok kere, bu zaman zarfında Kur’ân-ı kerîmin yarısını okumuş olurdu. Dergâh, câmi ve o civardaki yolculara âit olan sebilleri su ile doldururdu. Hattâ hayvanlara âit su içme yerlerine de su koyardı. Sonra câmideki abdest alma yerlerinin suyunu doldururdu. Temizlenmesi gereken yerlerin temizliğini yapardı. Bütün işleri bitirdikten sonra, dergâhın damına çıkar, Allahü teâlâdan af diler, tesbih okurdu. Daha sonra sabah ezanını okur, iner câmiye girerdi. Sabah namazının sünnetini kılar, sonra da talebeleri ile birlikte kırâatine uygun Kur’ân-ı kerîm okurdu. Bunu bitirince, cemâate namaz kıldırırdı. Namaz bittikten sonra, güneş doğuncaya kadar tekrar Kur’ân-ı kerîm okurdu. Bu vakitte mektep çocukları gelirdi. Onlara, ikindi vaktine kadar ders okuturdu. Sonra tekrar abdest alma yerlerinin suyunu doldururdu. Bu işten sonra, dergâh kapısının yanındaki dükkânı açar, zeytinyağı, bal, pirinç, biber gibi şeyler satar, halkın bu tür ihtiyâcını da karşılar, gün batmadan evvel işini bitirirdi. Sonra da ezan okur, cemâate akşam namazını kıldırırdı. Namazdan sonra, yatsı namazına kadar Kur’ân-ı kerîm okurdu. Yatsı namazını kıldıktan sonra, Ali bin Şihâb evine gider, bir miktar istirahat ederdi. Sonra tekrar aynı işleri yapmaya başlardı. Hanımı onun bu hâline acıyıp; “Efendi, bir gece olsun kendine dinlenecek bir zaman ayırmaz mısın?” diye sorunca; “Biz buraya dinlenmek için gelmedik” buyururdu.

Ali bin Şihâb, birine birşey satıp da alacağı parada şüpheye düştüğünde, o parayı almaz, müşterinin istediği şeyi ona verir, ihtiyâcını karşılar, “Al, dilediğin gibi kullan, bizden yana helâl olsun” derdi. Müşteri malı alır, bunu kendisini sevdiği için yapıyor zannederdi.

Muhammed en-Nâmûlî şöyle anlatır: “İbrâhim el-Matlûbî, talebeleri ile birlikte, incir mevsiminde inciri bol bir yere geldiler. Oranın halkı, kendilerine misâfir olmalarını, bol bol incir ikram etmek istediklerini söylediler. Talebeler de incir yemek arzusunda idiler, İbrâhim el-Matlûbî; “Biz inciri Ali bin Şihâb’ın beldesinde yiyeceğiz” deyip, orada kalmadı ve yola koyuldular. Talebelerin aklına, incir yetişmeyen bir yerde nasıl incir yenir düşüncesi geldi. Nihâyet Ali bin Şihâb’ın beldesine geldiler. Ali bin Şihâb gelenleri karşılayıp, içeriye buyur etti ve önlerine, içinde incirin en güzeli olan büyük bir sepet koydu. Talebeler hocalarından, daha önce içlerinden geçen düşünce sebebiyle özür dilediler ve tövbe ettiler.”

Ali bin Şihâb, ekin ekme zamanında, tarlasına ektiği buğday için bir sınır çizerdi. Sınırın dışında kalan yere de bakla ekerdi. Bakla ile buğday arasındaki sınırda yetişenleri almaz, halka bırakırdı. Bulunduğu beldede sıcakların çok olması sebebiyle, ekini gece biçerlerdi. Ali bin Şihâb, ekin biçmeye giderken abdest ibriğini de yanında götürürdü. Gece ekin biçip sabah namazı vakti girince, işi bırakır, abdest alıp namaza dururdu. Namazını biraz uzatırdı. Ortağı, bu gecikmeden biraz sıkılırdı. O da haliyle bunu anlar ve; “Haram yoldan kazanılan her yiyecek haram olur” derdi.

Oğlu şöyle anlatır: “Babam; “Helâl lokma ile beslenen bedeni toprak çürütmez” buyurdu. Onun bu sözüne ba’zı kimseler i’tirâz edip, bu durumun Peygamberlere ve şehîdlere mahsûs olduğunu söylediler. Bir müddet sonra babam vefât etti. Aradan yirmibir sene geçti. Babamın söylediği söze yine i’tirâz edenler oldu. Sözünün doğru olup olmadığını anlamak için, gidip kabrini açtılar. Onu, ilk gün koydukları gibi bembeyaz bir kefen içinde buldular. İnkarcılar tövbe ve istiğfar edip, Allahü teâlâdan af dilediler.”

Ali el-Iyâşî, Ebü’l-Abbâs’ın talebelerinden idi. Bir gece Ali bin Şihâb’ın dergâhında geceledi. O gece Ali bin Şihâb’ı, kabrinde Kur’ân-ı kerîm okurken gördü. Meryem sûresinden başlayıp, Rahmân sûresine kadar okudu. Sabah, tan yeri ağarırken okumayı bıraktı. Ali el-Iyâşî, durumu orada bulunanlara anlattı. Onlar da; “Evet! O, Ali bin Şihâb’dır” dediler.

Ali bin Şihâb, vefâtından az önce; “Kabrimi belli etmek için bir nişan koymayınız. Beni, şu kubbeli yerin arkasına defnediniz” diye vasıyyette bulundu.

Oğlu Şeyh Abdürrahmân şöyle anlatır: “Babamın vefâtı yaklaştığında, Abdülazîz ed-Dirînî’nin “Tehâret-ül-kulûb” kitabını istedi. Onda yazılı zâtların vefât ediş hâllerinin okunmasını istedi. Bir müddet dinledikten sonra, derin ve hüzünlü nefes aldı ve; “Onlar, kâfileler hâlinde atlarla geçip gittiler. Biz ise, topal bir merkep ile onları ta’kibe çalışıyoruz.” buyurdu. Bir aralık dilinde ba’zı kabarcıklar çıktı. Ev halkından birisinin; “Vallahi bu dil bu hâle gelmemeli idi. Zira o, geceler boyu Kur’ân-ı kerîm okudu, hatim indirdi” dediğini duyunca; “Onun sözlerini duymamış olayım. Eğer o, hesab verme husûsunda benim bildiğimi bilseydi, öyle söylemezdi” buyurdu.

Oğlu Hıdır da şöyle anlatır: “Babam Ali bin Şihâb Kâhire’ye geldiğinde, yanında ekmek çantası ve su ibriği olurdu. İbriğini Nil nehrinin temiz bir yerinden doldurur, ekmeğini yer ve suyunu içerdi. Bir kere olsun bana âit olan ekmekten yemedi.”

Muhammed bin Abdürrahmân, bir bahar mevsiminde Ali bin Şihâb’ın bulunduğu bölgeye gelip zirâatle meşgûl oldu. Anbarlar yaptırdı ve oldukça fazla masraf yaptı. Oradan ayrılacağında, işini yürütmek ve anbarları teslim işi için emîn birisini aradı. Köylüler, Ali bin Şihâb’dan daha emîn kimsenin olmadığını söylediler. Muhammed bin Abdürrahmân gidip, işini kendisine havale etmek istediğini Ali bin Şihâb’a söyledi. Fakat o kabûl etmedi. Muhammed bin Abdürrahmân da çok ısrar ederek, işlerini ve anahtarları ona teslim etti. Ali bin Şihâb da bu ısrar üzerine onu kırmayıp, işlerini teslim aldı. Bir zaman sonra, tarladaki kavun ve karpuzlar oldu. Onları topladı ve bir yere koydu. Zamanı biraz geçince, telef olmasın diye satmak istedi. Tellâl tutup ilân etti. Alan olmadı. Telef olan bu malları kendi hesabına yazdı. Sonra hayvanlara verilen otların dağılışını günü gününe bir yere yazdı. Hangisine ne kadar yem verildiğini ve neler verileceğini tesbit etti. Hasta olanları da yazdı. Birçok işi yapıp, hesabını tuttu. Nihâyet malların sahibi olan Muhammed bin Abdürrahmân geri döndü. Yapılan işleri, tutulan hesapları görünce, Ali bin Şihâb’ın ayaklarına kapandı ve; “Efendim, af buyurunuz. Sizin gibi bir zâtı kendime vekîl yapıp işimde çalıştırdım” deyip, özür diledi.

Ali bin Şihâb, ba’zan mushaf yazardı. Bundan aldığı hediye ile ihtiyâcını giderir, fazlasını da dul kadınlara ve fakirlere dağıtırdı, İlmi eserler de yazdı. Yazarken Kur’ân-ı kerîm de okurdu. Okuması, yazdığı eserde bir yanlışlık yapmasına sebep olmazdı. Hatasız ve çok güzel bir şekilde yazardı.

Ali bin Şihâb, ba’zan süt ve sulu yemekleri hasta kimselerle birlikte oturup yer ve; “Bunlar, gönlü kırık kimselerdir” buyururdu.

Talebeleri; “Biz onu, yaz olsun, kış olsun, gündüzleri uyurken görmedik. O; “Gündüzler, uyku için yaratılmadı” buyururdu diye naklettiler.

Şöyle anlatılır: “Hac dönüşü, insanlar onu karşılamaya çıktılar. İkindi vakti idi. O, hemen dergâhın damına çıkıp ezân-ı Muhammedîyi okudu. Sonra inip, namaz kıldırdı. Namazdan sonra da etrâfı temizlemeye, abdest alma yerlerinin sularını doldurmaya başladı. Daha evine gitmeden, bu işlerini yapıp bitirdi. O geceden i’tibâren, önceki âdeti üzere, hiç aksatmadan sebilleri, doldurmaya devam etti. Başkalarının hac dönüşü günlerce dinlendiği, boş durduğu gibi yapmadı ve; “Vakit, keskin bir kılıçtır” buyurdu. Hacdan döndükten sonra, ağlaması ve hüznü daha da fazlalaştı. Vefâtına kadar hep bu hâl üzere yaşadı.”

Nûreddîn eş-Şûnî, Ali bin Şihâb’a çok benzerdi. Bedeni, yüzü, sakalı ve çalışması hep onu andırırdı. Bu benzerliği sebebiyle, çok kimseler Câmi’ul-Ezher’e onu görmeğe giderlerdi. Nûreddîn eş-Şûnî vefât ettiğinde, rü’yâda görüldü ve; “Bu gece Ali bin Şihâb yanıma geldi ve bana; “Mekânın hoş olsun. Herhangi bir ihtiyâcın olursa beni çağır, hemen gelirim” diye söyledi” dedi.

Ali bin Şihâb, Kâhire’den dönüşünde birisi ile yol arkadaşı oldu ve ona ne iş yaptığını sordu. O da, müezzin olduğunu söyleyince; “Yerine ayrılırken birini vekîl bıraktın mı?” diye sordu. O da, bu suâli önemsemeyip; “O iş kolay, hâlledilir” deyince, Ali bin Şihâb, onun bu sözünün artık ayrılmayı îcâb ettirdiğini ve kendisiyle yol arkadaşlığı yapamıyacağını söyleyip, ondan ayrıldı.

Berhâmi denilen ba’zı kimseler, ateş yemek, ateşe girmek, dil üzerinde kılıç gezdirmek gibi işler yaparlardı. Bunlar Ali bin Şihâb’ın beldesine gelince, o bunlara mâni olup; “Yaptığınız bu işlerin dînimizdeki yerini gösterin ve Hocam İbrâhim ed-Düsûkî’den böyle bir haber söyleyin” dedi. Onlar cevap veremediler. O gece Berhâmîler, rü’yâ’da İbrâhim ed-Düsûkî’yi gördüler. Onlara; “Hepiniz Ali bin Şihâb’ın sözünü dinleyiniz. Ben, Hulefâ-i râşidînin (dört büyük halifenin) ve müctehid imamların çizdiği hidâyet yoluna aykırı olan her işe karşıyım” dedi. Sabah olunca, hepsi yaptıklarına pişmân oldular ve tövbe ettiler. Ali bin Şihâb da onlara; “Eğer hocam İbrâhim ed-Düsûkî’nin bu işte rızâsı olduğunu bilseydim, sizden önce ben yapardım” dedi.

Ali bin Şihâb, namaz için evinden çıktığında, onu gören namaz kılmayan kimseler bir yere gidemeyip, onun heybetinden namaza koşarlardı.

Ali bin Şihâb, bir yere oturup, oyun ve boş şeylerle vakit geçiren köylüleri görünce; “Yavrularım, ömür çok kısadır. Oyun ve eğlence zamanı değildir. Yakında yaptıklarınıza pişman olursunuz” diye nasihat ederdi.

Ali bin Şihâb, seyyid idi. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) soyundan olduğunu açıklamazdı ve; “Neseble öğünmek doğru değildir. Kişi, iyi amel sahibi olmalıdır. Önceleri bir köle olan Selmân-ı Farisi ve Bilâl-i Habeşî (r.anhümâ) Resûlullahın emrine girince, O’nun sohbetinde şanları ne kadar üstün oldu” buyurdu.

Kendisini Nûreddîn (dînin nûru) ismi ile çağırdıklarında; “Beni, babamın koyduğu Ali ismi ile çağırınız” buyururdu.

Ali bin Şihâb buyurdu ki: “Ben, birinin çok ibadetine değil, Allahü teâlâdan korkusunun çokluğuna ve bir de nefsi ile olan mücâdelede onu hesaba çekişine bakarım.”

1) Tabâkât-ül-kübrâ cild-2 sh. 109