Ali Nâkî Hazretleri - kainatingunesi.com

Ali Nâkî Hazretleri

Oniki İmamın lOuncusu. Muhammed Cevâd Takı hazret­lerinin oğlu. Künyesi: Ebü’l-Hasen-i Askeri’&ir. Hazreti Fâtı- ma ve Hazreti Ali hin oğlu, Hazreti Hüseyn’in torunlarından olduğu için; “Seyyid”dir. Hâdî lakabıyla meşhûrdu…

Devamlı ibâdetle meşgul olup, dünyâdan elini çekmişti. İnsanları dünyâ ve âhiret seâdetine dâvet ediyordu…

Bir ara, Samarrâ civarındaki köylere gitti… Bir köylü yana, yakıla onu anyorduL Nihâyet bulunduğu yere gidip, kendisi­ni buldu… Ali Nakî hazretleri sordu: “Bir isteğin mi var?”

“Yâ İmâm!.. Benim çok borcum var… Zamanı geçmesine rağmen, ödeyemedim… Bu borcun ağır yükünü kaldıracak, Sizden başka kimsem de yok!” deyince, Hazreti İmâm buyur­du ki: “Üzülme!.. Bu gece burada, misâfirimiz ol…”

Sabahleyin kalkınca, köylünün yanına gelip: “Sana söyli- yeceğimi, aynen yerine getireceksin ki; borcunu ödeyebile­lim!” dedi. “Bâşüstüne, Efendim!..” cevabım veren köylünün eline, bir kağıt uzattı. Kağıtta: “Bu müslümanın borcu, benim borcumdur…” yazılıydı!.. Sonra ona, tenbih etti ki: “Biz yakın­da, Samarrâ’ya döneceğiz. Cemâat içinde otururken, bu kağıdı getir ve borcunu yavaşça iste!” buyurdu… Köylü sevinerek, ya­nından ayrıldı…

Hazreti İmâm bir müddet sonra, Samarrâ’ya döndü.
Her namaz vakti onu gözleyen köylü, nihâyet aradığı fırsa­tı buldu…

Zamanın Halîfesi de mescide gelmiş; birlikte namaz kıl­mıştı. Namazdan sonra İmâm Nakî hazretleriyle, sohbet için oturdular… İşte o sırada; köylü geldi ve münâsip şekilde, ala­cağını istedi.
Halîfe durumu, borçludan öğrendi ve tamamını ödedi!

Hasta Halîfe

Halîfe Mütevekkil’de, büyük bir çıban çıktı… Çok ağrı ve ateş yapıyordu… Tabîplerin hiçbiri, devâ bulamadılar!

Anası çok üzülüyordu. Oğlu daha da ağırlaşınca: “Eğer yavrum iyileşirse; İmâm Nakî hazretlerine, 10 kese altın göndereceğim  diye (adak) adadı!..”

Onun ismi söylenince, dediler ki: “Hazretten de ilâç soralım!”

Bir hizmetçi gidip, vaziyeti arz’etti. O da buyurdu ki: “Şu mendili, yaranın üzerine koyun!.. İnşa’allah şifâ bulur…”Hizmetçi dönüp, mendili verdi. Oradaki tabipler, gülüştüler!.. Fakat Hazreti İmâmın dediğini de yaptılar. Çıban kendiliğinden yarılıp, cerâhatî aktı. Halîfe iyi oldu… Annesi de, nezri­ni yerine getirdi. On kese altını, Ali Nakî hazretlerine gönderdi. Keselerin ağzını, kendi mühürüyle mühürlemişti ki; başkaları açamasın!

İmâm hazretlerinin muânzlarından biri, onu Halîfeye gam- mazladı ve: “İmâm Nakînin evinde, çok miktarda silâh ve mal mevcut!” dedi… Halîfe Mütevekkil, vezîrini görevlendirdi.

Vezîr gece olunca, bir merdivenle Hazretin evine yanaştı!.. Dama çıktı. Fakat her taraf karanlıktı! Damdan nereye ineceğini bilemedi!.. O sırada, Ali Nakî hazretlerinin sesi duyuldu: “Ey Vezîr!.. Biraz bekle, mum getirsinler!..” diyordu. Mum gelince, basacağı yeri gördü. İmâm hazretlerinin yanına indi.

“İşte odalar, Vezir!.. İstediğin gibi, arayabilirsin” deyince, herşeyin ona malum olduğunu anladı. Çâresiz, odaları dolaştı. Ne bir silâh, ne de lüzûmsuz mal vardı!.. Yalnız Halîfenin an­nesinin mührüyle kapanmış; altın keseleri duruyordu!..:Sonra İmâm hazretleri buyurdu: “Seccâdenin altına da bak!”

Vezir orda da, dedelerinden mirâs kalan bir kılıç buldu!..

Keseleri ve kılıcı alıp, Halîfeye götürdü. Durumu gördüğü gibi anlattı!..

Mütevekkil anasının mührünü görünce; mes’eleyi. ve hâsedçilerin niyetini anladı! İmâm Nakî hazretlerinden özür dileyip, keseleri iâde etti.

Sihirbâz olayı

Hindistan’dan bir sihirbâz gelmiş, milleti hayrete düşürüyor­du! Gösterileri bittikten sonra, biri yanına yaklaştı ve: “İmâm NakTyi (rh. a.) mahcûb edebilirsen; sana 1.000 altın veririm!..” dedi… Ehl-i beyt düşmanlarından biriydi…

Sihirbâz: “Bu zâtı bana gösterin, yeter!.. Yalnız beı^im de­diklerimi, .yapmanız lâzım!” cevabını verdi.

“Ne yapmamızı istiyorsun?”

“Onu bir yemeğe dâvet ediniz. Beni de, yanına oturtunuz. Önüne ekmek olarak, birkaç yufka koymanız kâfi!” dedi…’De­diği gibi yaptılar!

Hazreti imâm, dâvete icâbet edip; sofraya oturdu… Yanına da, sihirbâzı oturttular!

Ali Nakî hazretleri mübârek elini, yufkaya uzattı. Almak is­tedi. Sihirbâz birşeyler yaptı. Yufka ekmeği, önünden uçuver­di!.. Bu hâl, üç defa tekrarlandı!.. Sofrada bulunanlar gülüştü­ler. Ehl-i Beyt düşmânı da, pek keyiflendi.
Vaziyeti anlayan İmâm hazretleri, şöyle etrâfına bakındı, götürdukları divanda, yastıklar vardı. Bir yastığın üzerinde ise, arslan resmi mevcuttu. Hazreti İmâm, o resme işâret etti… Arslan resmi, bir anda canlandı! Sıçrayıp, sihirbâzı yutuverdi. Son­ra tekrar yastığa dönüp, resim öldü!.. Sİhirbâzın nereye kay­bolduğunu, hiç kimse anlıyamadı!.. İmâm Nakî de: “Allah dostlarının üzerine, düşmanlarını musallat etmeyiniz!” buyur­du…

Bir müslüman gelip; Hazreti İmâmdan ricâ etti: “Efendim!..

Hanımım hamiledir. Duâ buyurun da, çocuğumuz erkek ol­sun!”

Cevâben buyurdu ki: “Çok kız vardır ki; erkeklerden hayır­lıdır!”

Zamanı gelince, adamcağızın kızı oldu. Hazreti İmâm ne olacağım, önceden haber vermişti! Kendilerinin de 3 oğlu, bir kızı vardı.

Müslümanlara 33 yıl, altı ay, 27 gün İmâmlık etti.

868 (254h.)yılında, Bağdat’ın Samarrâ nahiyesinde vefat etti… Allahü teâlâ hepimize; Ehl-i Beyt sevgisi ihsân eylesin, âmin.