ALİ RIZÂ - kainatingunesi.com

Peygamber efendimizin soyundan olup; ilim, takva, ahlâk, şecaat ve asalet bakımından zamanındaki insanların en üstünlerinden. Yüksek şahsiyet sahibi olup on iki imâmın sekizincisidir. Nesebi, Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım bin Ca’fer-i Sâdık bin Muhammed Bakır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyn bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. 770 (H. 153) senesi Rebî’ul-âhır ayının on birinde Perşembe günü Medîne-i münevverede doğdu. 818 (H. 203) senesinin Ramazân-ı şerîf ayının yirmi üçünde Cum’a günü Tûs yâni Meşhed’de vefat etti. Cenâze namazını Halîfe Me’mûn kıldırdı. Harun Reşîd’in kabri yanına def nolundu. Kabr-i şerîfi ziyaret mahallidir.

İmâm-ı Ali Rızâ’nın (rahmetullahi aleyh) künyesi babasının künyesi gibi olup, Ebü’l-Hasen’dir. Lakabı Rızâ’dır. Halîfe Me’mûn, İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızı Ümm-i Habîb’i kendisine vererek dâmâd edinmişti. 818 (H. 203) senesinde kendisi Merv şehrinde iken İmâm-ı Ali Rızâ’yı halef seçerek herkese bî’at ettirip, paralara ismini yazdırdı. Sancak ve resmî elbiselerden siyah rengi kaldırarak yeşil rengi seçti. Bağdad’daki Abbasî oğullarına; “Ben, İmâm-ı Ali Rızâ’dan daha fazîletli bir zât göremediğimden, kendisini halef ettim” diye yazmıştı. Fakat İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri ondan daha önce vefat etti.

İlim ve feyz menbaı olan İmâm-ı Ali Rızâ’nın (rahmetullahi aleyh) üstünlükleri dillerden düşmemekte ve kitaplarda yazılmaktadır. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî, İmâm’ın sohbeti ile kemâle gelmişlerdir. Hurûfîler, kendisine hayâtında o kadar kıymet vermemişlerdir. Ehl-i sünnet îtikâdındaki mü’minler, ifrat ve tefritten uzak, gerçek sevgi ve hürmeti, on iki imâma dâima gösterdiler. Tuhfe-i İsnâ Aşeriyye kitabında, Abdülazîz Dehlevî, Ehl-i sünnetin, İmâm-ı Ali Rızâ’ya (rahmetullahi aleyh) olan saygısını şöyle bildirmektedir: “İmâm-ı Ali Rızâ, Merv şehrine gelirken, yolda olduğunu haber alan Ehl-i sünnet âlimleri ve talebelerinden yirmi bin kişi, ellerinde kalem kağıt, otuz-kırk kilometre kadar uzağa gidip kendisini karşıladılar. Onu hayvan sırtında değil omuzlarında taşıyıp elini öpmek ve yakın olmak şerefine kavuşmak için can attılar. Hepsinin, İmâm-ı Ali Rızâ’dan tek arzuları; babalarının senedi ile bir hadîs-i şerîf bildirmesi idi. İmâm hazretleri; “Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Ca’fer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o, babası Ali Zeynelâbidîn’den, o, babası hazret-i Hüseyn’den, o, babası hazret-i Ali’den, o, Peygamber efendimizden, O, Cebrail’den (aleyhisselâm), o da Allahü teâlâdan, şu hadîs-i kudsîyi okudu: “La ilahe illallah, kal’amdır. Bunu okuyan, kavama girmiş olur. Kal’ama giren de azabımdan kurtulur.” İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel hazretleri, bu hadîs-i şerîfin, râvîleri ile beraber okunduğunda, bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.”

Huzâa kabîlesinin meşhûr şâirlerinden olan Da’bel bin Ali; “Ehl-i beyte muhabbeti anlatan Medâris-i Âyât isimli kasîdeyi yazıp, İmâm-ı Ali Rızâ’ya (rahmetullahi aleyh) arzettim. Çok beğendiler ve; “Benden izinsiz hiç kimseye okuma” buyurdular. Ben; “Peki” deyip ayrıldım. Halîfe Me’mûn, bu kasîdeyi yazdığımı duyup beni çağırdı. Hâl hatır sorduktan sonra, yeni yazdığım kasîdeyi okumamı istedi. Ben özür dileyip, hazret-i İmâm’ın emrini bildirdim. Halîfe, hazret-i İmâm-ı çağırıp, kendisinden izin alınca, ben de kasideyi okudum. Halîfe çok memnun olup bana elli bin akçe hediye etti. İmâm-ı Ali Rızâ’yada (rahmetullahi aleyh) o kadar ihsanda bulundu. Bunun üzerine; “Efendim! Giydiğiniz elbiselerinizden istirham ediyorum. Bereketlenmek için yanımda bulundururum. Öldüğüm zaman kefenim olur” dedim. İhsan edip, giydikleri bir gömlek ile çok güzel bir havlu verip; “İnşâallah bunları saklarsın ve bunlarla belâlardan emîn olursun” buyurdular. Bir zaman Irak’a gidiyordum. Yolda eşkıyalar yolumuzu kesip, eşyalarımızı almağa başladılar. Eşyaların alındığından değil de, hazret-i İmâm’ın hediyesi olan gömlek ve havlunun da alınacağından korkuyor, bir taraftan da, hazret-i İmâm’ın; “Belâlardan emin olursun” sözlerini düşünüyordum. Bu sırada eşkıyadan birinin, benim atıma bindiğini ve yazdığım kasideyi okuyup ağladığını gördüm. Eşkıyanın, Ehl-i beyte olan muhabbetine hayret ederek: “O kasîdeyi kim yazdı?” diye sordum. Eşkıya; “Bu kasîdeyi yazan hazret-i İmâm-ı Ali Rızâ’nın şâiri, meşhûr Da’bel bin Ali’dir. Fakat sen onu tanımazsın” deyince; “Da’bel bin Ali benim” dedim. İnanmadı. Kafilede bulunanlar tasdik edince, eşkıya, aldığı bütün malları sahiplerine geri verdi. Bize kılavuzluk edip tehlikeli yerlerden selâmetle geçmemize vesîle oldu. Hazret-i İmâm’ın hediyelerinin bereketiyle, hep birlikte belâdan kurtulduk” diye anlatmıştır.

Kerametlerinden bâzıları şunlardır:

Hüseyn bin Mûsâ şöyle anlatır: “Biz Hâşimoğullarından bir grup genç, İmâm-ı Ali Rızâ’nın (rahmetullahi aleyh) yanında oturuyorduk. Biraz sonra akrabamızdan Ca’fer bin Ömer, kılık kıyafeti perişan bir vaziyette geçti. Biz hâline acıyarak ve üzülerek bakınca, hazret-i İmâm buyurdu ki: “Ey gençler! Bu zâtın hâline acıyorsunuz değil mi?” Biz; “Evet efendim” dedik. “Kısa bir zaman sonra yanınızdan, kıymetli elbiseler ve etrafında hizmetçiler ile geçerse hiç şaşmayın” buyurdu. Aradan bir ay geçti. Bu zât, halîfe tarafından Medîne valisi olarak tâyin edildi. Bir zaman sonra, biz gene aynı yerde otururken, o zâtı gör dük. Kıymetli elbiseleri ve etrafında hizmetçileri vardı. Hazret-i İmâm’ın bu durumu daha önceden haber verdiğini hatırlayıp, onun kerameti olduğunu anladık.”

Ebü’s-Salt şöyle anlatıyor: “Bir gün hazret-i İmâm’ın yanında idim. Bana buyurdu ki: “Şu gördüğün türbe, Hârûn-ür-Reşîd’in türbesidir. Türbenin dört tarafından toprak alıp bana getir” deyince, gidip getirdim. Toprağı koklayıp; “Yakında, burada benim için kabir kazacaklar! Bir taş çıkacak. Horasan’ın bütün külünklerini (taşçı kazması) getirecekler, fakat taşı çıkaramayacaklar” buyurdu. Sonra; “Filan yerden toprak getir” buyurdu. Getirdim. “Benim kabrimi bu toprağı aldığınız yerde kazın. Kabrimi derin kazın ve lahd yapın. Allahü teâlâ kabri dilediği kadar genişletir. Sonra bir yaşlık görünür. Bunun üzerine bir su çıkar, kabir su ile dolar. Ufak balıklar görünür. Bir ekmeği ufak ufak doğrayıp suya at. Balıklar bu ekmek parçalarının hepsini yerler. Sonra bir büyük balık çıkıp, küçük balıkları yer ve kaybolur, o zaman cesedimi suyun içine koyun. O zaman sen, benim ismimi söyle. Sonra su azalır ve hiç kalmaz. Halîfe Me’mûn da bunu görür. Yarın ben Me’mûn’a gideceğim. Dışarı çıktığımda başım kapalı ise benimle konuşma, açık ise konuş” buyurdu. Ertesi günü sabah olunca elbiselerini giyip hazırlandı. Bu sırada Me’mûn’un hizmetçisi gelip, kendisini çağırdı. Kalkıp Me’mûn’un yanına geldi. Me’mûn’un önünde tabaklarda meyveler vardı ve üzüm salkımlarından yiyordu. Hazret-i İmâm’ı görünce ayağa fırlayıp, İmâm’a sarıldı ve alnından öptü. Yediği üzümden hazret-i İmâm’a ikram etti. O özür dileyip kabul etmediyse de, Halîfe, bir salkım üzümden birkaç tane alıp yedi ve salkımı hazret-i İmâm’a tekrar ikram edip ısrarla yemesini istedi. Hazret-i İmâm bu ısrar karşısında üzümden bir mikdar yedi. Biraz oturup sohbet ettikten sonra müsâde isteyip ayrıldı. Çıkarken, başını örtmüş olduğundan emri îcâbı kendisi ile konuşmadık. Evine gelince, kapının kilitlenmesini emr edip yatağına yattı. Ben evin içinde mahzun olarak bekliyordum. Bu sırada, hazret-i İmâm’a çok benziyen, güzel yüzlü ve misk kokulu bir genç içeri girdi. Ben hayretle; “Kapı kilitli idi. Sen içeriye nasıl girdin, sen kimsin?” dedim. “Ben (İmâm-ı Ali Rızâ’nın oğlu) Huccetullah Muhammed bin Ali’yim. Beni bir saatte Medine’den buraya getiren zât içeriye aldı” dedi ve babasının yanına girerken, bana; “Sen de gel” buyurdu. İçeri girdik. Hazret-i İmâm, oğlunu görünce ayağa kalktı, sarılıp bağrına bastı ve alnından öptü. O da yüzünü babasının yüzüne koydu. Bir şeyler konuştular. Ama ben anlayamadım. Sonra hazret-i İmâm’ın dudaklarının tatlı bir gülümsemeyle kapandığını gördüm. Daha sonra kendinden geçti ve ruhunu teslim etti. Hazret-i İmâm’ın oğlu Muhammed bin Ali, bana; “İç odadan su ve tahta getir” dedi. Ben içerde su ve tahtanın olmadığını bildiğim için; “İç odada su ve tahta yoktur” dedim. Emrini tekrar edince, hemen kalkıp gittim. Hakîkaten su ve tahta vardı. Alıp getirdim. “Yıkamak için yardım edeyim” dedim. O; “Bana yardım eden biri var” buyurdu. Kendisi yıkadıktan sonra, bana; “İç odada, dolapta, keten ve hanût yâni güzel kokulu buhur vardı, onu getir” buyurdu. Gittiğimde, o zamana kadar hiç görmediğim güzel bir elbise dolabı gördüm. İçinden, kefen ve hanûtu alıp getirdim, kefenleyip cenaze namazını kıldı. Sonra tabut istedi. “Bir marangoza yaptırayım” dedim. “İç odada vardır” buyurdu. İçeri girdiğimde hiç rastlamadığım bir tabut gördüm. Getirdim. Hazret-i İmâm’ın cesedini tabuta koydu. Sonra iki rekatlık bir namaza başladı. Namazını bitirmemişti ki, evin damı yarıfdı ve tabut oradan yukarı çıktı. Ben telâşla; “Şimdi ne olacak?” dedim. Bana; “Sakin ol, biraz sonra gelir” buyurdu. Evin damı yarıldı ve tabut tekrar geldi. Muhammed bin Ali, hazret-i İmâm’ı tabuttan çıkarıp yatağına yatırdı. Sanki, yıkama, kefenleme gibi işler yapılmamıştı. Sonra bana; “Kapıyı aç” buyurdu. O sırada, Halîfe Me’mûn ve hizmetçileri gelmişdi. Vefat haberini alınca, çok ağladılar ve üzüldüler. Halîfe Me’mûn; “Ey efendimiz! Sana ne oldu?” diyordu. Sonra teçhiz ve tekfîn (yıkayıp, kefenleme) işleri yapıldı. Kabir kazılırken ben orada idim. Daha önce bana söylediklerinin hepsi meydâna çıkıyordu. Kabir açılıp, su çıkınca ve küçük balıklar görülünce Halîfe Me’mûn; “Hayâtında olduğu gibi vefatından sonra da kerametleri görülüyor” dedi. Orada bulunanlardan birisi; “Bu neye işarettir, biliyor musunuz? Ey Abbâs oğulları! Sizin mülkünüz her ne kadar çok uzun müddet ise de bu küçük balıklar gibidir. Bir zaman gelir, Allahü teâlâ sizden sizin üzerinize bir kimse musallat eder ve sizi yok eder” dedi. Halîfe Me’mûn; “Doğru söylüyorsun” dedi. Defin işi tamamlandıktan sonra, Halîfe bana; “Kabirde söylediklerini tekrar anlat” dedi. Ben de unuttuğumu söyledim. Hakîkaten unutmuştum. Halîfe, bildiğim hâlde söylemek istemediğimi zannederek beni hapsetti. Hapiste bir yıl kaldım. Artık iyice sıkılmıştım. “Yâ Rabbî! Resûlullah efendimiz ve temiz akrabası hürmetine beni buradan kurtar!” diye dua ettim. O anda İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini gördüm. İçeri girdi. “Ey Ebü’s-Salt! Gönlün mü daraldı?” buyurdu. “Evet” dedim. Mübarek elini zincirlerin üzerine koyar koymaz, hepsi açıldı. Elimden tütüp saraydan çıktık. Bekçilerin yanından geçip gittik. Hiç birisi bizi göremedi. Sonra; “Allahü teâlâ sana emniyet versin, seni korusun! Bundan sonra Halîfe Me’mûn’u görmezsin, o da seni bulamaz” buyurdu, ve kayboldu. Ondan sonra Halîfe Me’mûn’u hiç görmedim.”

1) El-A’lâm; cild-5.sh. 26

2) Vefayât-ül-a’yân; cild-1, sh. 269

3) Târih-i Taberî; cild-10, sh. 251

4) El-Kâmil fit-târih; cild-6, sh. 119

5) Nüzhet-ül-celîs; cild-2, sh. 65

6) El-İber; cild-1, sh. 340

7) Nûr-ul-ebsâr; sh. 156

8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1059

9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-3, sh. 98