BİR İHTİYAR MÜSLÜMANIN KIZINA NASİHATİ VE MÜNÂCÂTI - kainatingunesi.com

BİR İHTİYAR MÜSLÜMANIN KIZINA NASİHATİ VE MÜNÂCÂTI

Sevgili Kızım! Dünyadaki bütün insanlar mesut olmak ister. Fakat, mesut olan,
pek azdır. Neden bu böyledir? Çünkü, saâdetin neden ibâret olduğu bilinmiyor. Asıl iş,
saâdetin ne olduğunu bilmekdedir. Saâdet, yalnız dünya saâdetinden ibâret değildir.
Aksine, asıl saâdet âhiret saâdetini elde etmekdir. Âhiret saâdeti nasıl elde edilir?
Âhiret saâdeti için Allahü teâlânın kanûnlarına ve emirlerine [yâni Kur’ân-ı kerîme
ve Peygamberimizin “aleyhisselâm” sözlerine] itâat etmek lâzımdır. Allahü teâlânın
emirleri arasında: Öldükden sonra tekrâr dirilmek, (yâni âhirete) inanmak da vardır.
Cenâb-ı Hak âhiretin nihâyetsiz olduğunu (ebedî olduğunu) bize bildiriyor. Dünya
hayatı ise, sayılı günlerden ibâretdir. O hâlde, saâdet iki başlı demekdir. Biri âhiret
saâdeti, öteki dünya saâdeti. Bu iki saâdetden hangisi önemlidir? Bunu akıl ve izân
sâhibi insanlar kolaylıkla anlıyabilir. Aklımız ve izânımız âhiret hayatının, dünya hayatı
ile mukâyese edilemiyecek kadar önemli olduğunu bize gösterir. Buna rağmen,
insanların dünya için gösterdikleri gayret ve çalışmaların onda birini bile âhiret için
göstermedikleri meydandadır. Bunun âkıbetinin ne kadar acı ve ne kadar korkunç olduğuna
acabâ inanmıyor muyuz? İnanmıyorsak, kurtuluş ümmîdi yokdur. Allahü teâlâ-
ya inanmıyanların yeri ebedî olarak Cehennemde yanmakdır. Eğer inanıyorsak, Allahü
teâlânın emirlerini yapmamak bir gaflet (bir nev’i uyku) ve bir dalâletdir. Bu uykudan
uyanamıyanlara yazıklar olsun.
Dünya saâdeti için söz söyleyenler, kitâb yazanlar ve bunu dikkatle okuyanlar, dinleyenler
çokdur. Âhiret saâdetine gelince: Buna dâir Hakkın kitâbı (Kur’ân-ı kerîm) ve Peygamberimizin
sözleri (hadîs-i şerîf) ve din âlimlerinin binlerce kitâbları vardır. Fakat, bugün artık
bunları okuyan, bunları söyleyen, söyleyenleri ve yazanları dinleyen az insan kalmışdır.
Çok ehemmiyyetli olan âhiret saâdeti âdetâ unutulmuş, sanki böyle birşey yokmuş gibi bir
gaflet içinde bulunmakdayız. Bu ise, felâketin en tehlikelisi ve âkıbetlerin en korkuncudur.
İşte kızım, benim yazılarımın asıl maksadı, seni bu korkunç felâketden kurtarmakdır. Yâni
seni Cehennem denen büyük ateşden korumakdır. Sen idrâkin ve anlayışın nisbetinde,
bu yazılarımdan hisse alacaksın. Cenâb-ı Hak seni hakîkati iyice anlayacaklardan ve bu
anlayışa göre hareket edenlerden eylesin! Âmîn.
Din âlimlerinin yazdıkları kitâblar var iken, ayrıca bu mevzûlarda çocuklara nasîhat
vermenin lüzûmsuz olduğunu düşünmek doğru değildir. Çünkü, çocuğunun saâdetini
isteyen bir baba, yalnız dünyanın kısa saâdetini değil, âhiretin sonsuz saâdetini de,
çocuğuna bildirmekle vazîfelidir. Babaya bu vazîfeyi veren cenâb-ı Hakdır.
Bir çocuk ne kadar kayıtsız olursa olsun, babasının kendisi için yazdıklarını merâk
ederek hiç değilse, bir kere okur. Bu yazılardan ders alacak anlayış ve uyanıklığı da
gösterirse, kendisini kurtarmış olur.
Zamanımızda din bilgilerini veren kitâblarımız, öğretmenlerimiz kifâyetsizdir. Büyük
şehirlerdeki bazı mekteb ve cemiyet muhîtinin din ile ilgisi zayıf görünüyor. Bu şartlar
içinde çocuğun doğru ve yeter derecede din bilgisi alması çok zorlaşmışdır. Bunun
için, hiç değilse, müslüman dîninin temel kâidelerini ve özünü burada söylemek, çok
ehemmiyyetli bir vazîfe hâline gelmiş bulunuyor. Temel kâideler şunlardır:

I- Îmânın(inanmanın) şartları:

1- Allahü teâlâya inanmak,

2- Meleklere inanmak,

3- Kitâblara
inanmak,

4- Peygamberlere inanmak,

5- Âhirete (öldükden sonra tekrâr dirilmeğe)
inanmak,

6- Kaderin yâni, hayr ve şerrin Allahü teâlâdan geldiğine inanmak.

II- Müslümanlığın şartları:

1- Kelime-i şehâdet,

2- Namaz,

3- Oruç,

4- Zekât,

5- Hac.

Sevgili Kızım! Günün birinde iki ellerimiz yanımıza gelecek ve dünyadaki hayatımız
sona erecekdir. Bu dehşetli bir hakîkatdir. Bu hakîkat karşısında, hayat nedir? Ölüm
nedir? diye düşünmeyen bir insan olmaması lâzımdır. O hâlde, hayatın ne olduğunu,
dünyaya niçin geldiğimizi, ölümün ötesi ne olduğunu bilmek ve öğrenmek, insan olmanın
ilk şartıdır. Hayâta niçin geldiğimizi, hayatın sâhibinden daha iyi bilen olur mu?
Her şeyin olduğu gibi, hayatımızın sâhibi de, Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı
kerîminde, Vezzâriyât sûresi 56. âyetinde meâlen, (Ben insanları, büyüklüğümü
onlara tanıtmak ve bana ibâdet etmeleri için yaratdım!) buyuruyor. Bu büyük
hakîkati, yaşadığımız bu zamandaki insanların kaçta kaçı biliyor ve ona göre hareket
ediyor? İnsanların büyük çoğunluğunun, bu hakîkati bilmediklerini, bilenlerin de, bu
hakîkate göz yumduklarını veya ehemmiyyet vermediklerini görüyoruz. İşte felâket
de, bu noktadan başlıyor. Bu hakîkati bilmemek veya bildiği hâlde, ona göre davranmamak,
hele bu hakîkate inanmamak, bir insan için, (bilhassa bir müslüman için)
tasavvur edebileceğimiz en büyük bahtsızlık, en büyük fâcia, en büyük felâketdir.
Çünkü, Allahü teâlâ, kendi emirlerine inanmıyanları ebediyyen, inanıp da emirlerini
yapmıyanları, irâde etdiği kadar Cehennem ateşinde yakacağını kitâb-ı kadîminde,
bizlere bildiriyor. Allahü teâlâ, insanlar gibi yalan söylemez. Emirlerini mühimsemeyenleri
mutlak cezâlandırır. Allahü teâlânın cezâsı çok ağırdır. Kendini bu cezâdan
koruyamıyanlara yazıkdır. Dünyadaki kısa hayatımız için sonsuz âhiret hayatımızı Cehennem
içinde geçirmek, aklı başında bir insanın işi midir?
Sevgili Kızım! Müslümanlık, maddî ve mânevî temizlikdir, vücûd temizliğini ve kalb
temizliğini emreder.
Müslümanlık, dünya ve âhiret saâdetini sağlayan tek yoldur. Hakîkî müslüman (Allahü
teâlânın kaderine inanan müslüman) dünyada, dâimâ huzûr içindedir. Çünkü bu
müslüman, şuna inanmışdır: Kendisine gelen hayr ve şer Allahü teâlâdandır. Allahü
teâlânın takdîridir. Allahü teâlâdan gelen her şeyin, kendisi için iyi olduğunu, fenâ zan
etdiği şeyin sonunun, iyi olacağını düşünür ve böylelikle iç râhatlığını bozmaz. Felâ-
ketlere de, kolaylıkla göğüs gerer. İşte böyle bir insan, Allahü teâlânın sevgili kuludur.
Bu sûretle, o insan, âhiret saâdetine de ulaşmış olur.
Müslümanlığın emirlerini yapan bir insan, dünyada her türlü kötülükden ve her türlü
zarardan kendisini korumuş olur.
Müslümanlık ve islâmlık aynı terimlerdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîminde, Zümer
sûresi 3. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın indinde din, islâm dînidir) buyurmuşdur.
Bugün islâmlığın dışındaki dinler, Allahü teâlânın indinde, din değildir. Hıristiyanların ellerindeki İncîl, mûsevîlerin ellerindeki Tevrât, Peygamberimizden evvelki
zamanların kitâblarıdır. Kur’ân-ı kerîm, bütün bunların hükümlerini kaldırmışdır.
Müslümanlık, iyi ahlâk demekdir. Allahü teâlâ, Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve
sellem”, (Ben seni iyi ahlâkı tamamlamak için yaratdım!) buyurmuşdur. Peygamberimizin
“aleyhisselâm” her sözünde (hadîs-i şerîflerinde) büyük dersler, güzel
ahlâk özellikleri vardır.
Sevgili Kızım! Bir insanın müslüman olabilmesi için, îmân (i’tikâd) sâhibi olması,
yâni müslümanlığın kanûnlarına ve emirlerine inanması şartdır. Hattâ, yalnız inanması
kâfî değildir; bu emirleri beğenmesi ve sevmesi de lâzımdır. Bu da bir bilgi işidir.
İnanma (îmân) çok mühimdir. Îmân, ufak bir şüpheyi götürmez. Şüphesi olan, din
âlimlerinden şüphesini sorarak ve öğrenerek, gidermelidir. Aksi takdirde, îmân ni’meti,
elden gider.
Îmânsız insan, dünyanın en bahtsız insanıdır. Çünkü, ebediyyen Cehennem azâbında
yanmaya mahkûmdur.
Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamak,
doğru değildir. Îmân, tam olmalıdır.
Îmân sâhibi olmak için, altı şart vardır: 1- Allahü teâlâya inanmak, 2- Meleklere
inanmak, 3- Kitâblara inanmak, 4- Peygamberlere “aleyhimüsselâm” inanmak,
5- Âhirete (öldükden sonra, tekrâr dirilmeğe) inanmak, 6- Kazâ ve kaderin Allahü
teâlâdan geldiğine inanmak. Bunların birisine inanmıyan, îmânsızdır. Bu hâl ile ölürse
(Allahü teâlâ cümlemizi muhâfaza buyursun!) ebediyyen Cehennemdedir.
Allahü teâlânın zâtını görmüyoruz. Fakat, Allahü teâlânın eserlerini, yaratdıklarını,
her zaman, her yerde görüyoruz. Güneş, ay, yıldızlar, denizler, dağlar, taşlar, insanlar,
hayvanlar, ağaçlar, gece ve gündüz, yaz, kış, ….. ne görebiliyorsak, bütün bunların
yaratıcısı hiç şühhesiz, Allahü teâlâdır. Çünkü, Allahü teâlâdan başka, bir varlık, meselâ
insanların en akıllıları bir araya gelseler, bu muazzam eserlerden en küçüğünü,
meselâ, bir karıncayı yaratabilirler mi? Bir Pastör, hiç yokdan bir mikrop yaratabilir
mi? Bir Edison, güneş ışığına muâdil bir ışık îcâd edebilir mi? Bir Galile, dünyanın dö-
nüşündeki intizâmı değişdirebilir mi? İnsanları göklerde ve deniz altında dolaşdıran,
radyoları bulan bir insanın beynini yaratan kimdir? Bütün bu azametli varlığı yaratanı
inkâr etmek için, insanın yâ ahmak olması, yâ koyu câhil olması veya kör bir inâdın
kurbânı olması lâzımdır. Bu eserlere tabîat (natür, doğa) diyenler var. Göklerdeki muazzam
âlemleri, dünyada gördüğümüz her eseri, dünyanın dönüşünü, gece ve gündüz
hâdiselerini, mevsimleri ve her şeyi tabîat kuvveti, tabîat kanûnudur diyerek Allahü
teâlâyı inkâr edenler var. Bunlara sormak lâzım: Bu muazzam eserlerin sâhibi yok
mudur? İnsanların meydana getirdikleri en ufak bir eser, insan şuûr ve zekâsının bir
mahsûlü olduğunu kabûl ediyoruz. Bu, akılları durduran muazzam eserler, kendi kendine
meydana gelmiş olabilir mi? Bu eserlerdeki intizâmı ve muvâzeneyi, şuûrsuz ve
donuk tabîat mı meydana getirmişdir? İnkârcıların bu sözlerini normal bir aklın, hattâ
basît bir anlayışın dahî, kabûl etmesi mümkün değildir.
Allahü teâlâdan korkmak ve Allahü teâlâyı sevmek, ibâdetlerin en makbû-
lüdür. Allahü teâlâdan korkmak ve Allahü teâlâyı sevmek, bir bilgi işi olmakla berâber, aynı zamanda, bir çalışma, bir gayret işidir. Herkes kolaylıkla bunları elde edemiyor.
Allahü teâlâ, istediklerine kendisini sevdirir. Korku ve haşyet verir. Bunu herkese
nasîb etmiyor. Nasîb etdiği kulunu seviyor demekdir. Çok kimse, uzun gayret, telkînler,
çalışmalar sonunda bu mertebeye erişiyor.
Allahü teâlâdan korkmak ve Allahü teâlâyı sevmek için pekçok sebeb vardır. Allahü
teâlâdan korkmak ve sevmek için sebebler:
Dünyada insanın başına gelen felâketleri düşünelim: Hastalanmak, yaralanmak, vü-
cûdün bir parçasından mahrûm olmak, aç kalmak, susuz kalmak, fakîr olmak, akldan
mahrûm olmak, çoluk ve çocuğunun başına felâketler gelmek, yangınlar, zelzele….
gibi mahlûklar vâsıtasıyla veya doğrudan doğruya Allahü teâlâ tarafından insanlara
takdîr edilen felâketler, elemler, Allahü teâlâdan gelmekdedir. Dünyadaki elemler
nihâyet geçicidir. Âhiretdeki ise, ebedîdir. Oradaki azâb, bitmeyen bir azâbdır. Yahut,
îmânla âhirete intikâl etmiş günâhkâr bir müslüman ise, Allahü teâlânın irâde etdiği
kadar, azâb görecekdir. Âhiret azâbı, kabre girildiği ândan itibâren başlıyacakdır. Bü-
tün bunlar Allahü teâlâdan korkmak için, yeter derecede sebebler değil midir?
Allahü teâlâyı sevmek için de, sebebler pek çokdur: Evvelâ, müslüman olarak dünyaya
gelmek. Yâni, bir müslüman ananın ve bir müslüman babanın evlâdı olarak dünyaya
gelmek, bütün ömrümüzce, Allahü teâlâyı sevmek, Allahü teâlâya şükr ve hamd
etmek için, tek başına en büyük sebebdir. Meselâ, hıristiyan ana-babadan dünyaya
gelmiş olsaydık, artık müslümanlık yolunu bulmak, bizim için, çok zor veya imkânsız
olurdu. Hıristiyan topluluğu içinde yaşar ve âhirete îmânsız olarak giderdik. Zamanımızda
müslüman olarak doğmak da, kâfî değildir. Müslümanlığı sevmiş, elinden
geldiği kadar müslümanlık yolunda yürümeğe gayret etmiş bir âilenin çocuğu olmak
da ayrı bir tâlihdir. İsmi Ahmed veya Hadîce olup da, müslümanlık icablarını yapmayan,
hattâ müslümanlığı hor gören, nice sözde müslümanlar var. Akıl ve izân sâhibi
olmak, iyi ve kötüyü anlayabilecek bir tahsîl ve anlayış seviyesinde bulunmak da,
Allahü teâlânın en büyük ni’metlerindendir. Bundan başka, insan haklarını tanıyan bir
hükümetin ferdi olarak yaşamak, sıhhatde olmak, fakîr olmamak vesâire gibi binlerce
ni’met hep Allahü teâlânın lutuf ve ihsânıdır. Bu saydığımız ni’metlerden mahrûm
olan milyonlarca insanın, milyonlarca müslümanın bulunduğunu düşünürsek, Allahü
teâlâyı nasıl sevip, şükretmemiz lâzım geldiği kolayca anlaşılır.
Sevgili Kızım! Öldükden sonra, tekrâr dirileceğimize inanmıyan îmânsız olur, kâfir
olur. Âhirete böyle giderse, ebedî olarak Cehennem azâbına mahkûm olur. Bugünki
insanların çoğunun buna inanmayan bir görünüşleri var. Bunlar, hayatı yalnız dünyada
râhat etmek ve iyi yaşamakdan ibâret sanıyor. Gâye, sanki dünyada eğlenmek,
gezmek, râhat etmek, zengin olmakdan ibâretdir. Bu insanlar, öldükden sonra, tekrâr
dirileceklerine ve hesâba çekileceklerine inanmıyor görünüyor. İnsanlar, bu derece
hissizlik içinde yaşayamaz. Bu kadar kayıtsızlığın mânâsı, bu olsa gerekdir.
Öldükden ve toprak ve toz hâline geldikden sonra, tekrâr dirilmenin mümkün olmadığını
söyleyenlerin sayısı az değildir. Bunu söyleyenler şüphesiz îmânsız, dinsiz,
zavallı insanlardır. Tekrâr dirilmek mümkün değildir diyenlere verilecek mantıkî cevâblar
vardır. Allahü teâlânın azameti, bir insanı hiç yokdan (bir damla sudan) yaratmağa muktedir de, ikinci defa yaratmağa muktedir değil midir? Gözümüzün görebildiği
âlemlerin ve dünyadaki muhteşem eserlerin yaratıcısı, bir insanı tekrâr diriltmekden
nasıl âciz olabilir? Ağaç, kışın yapraklarını döker. Kuru dallar ile cansız zannedilir.
Bunlar, bahar gelince tekrâr canlanmıyor mu? Büyük mevlânâ Celâleddîn “kuddise
sirruh”, (Toprağa ekilen hangi tohum toprağın yüzüne canlı olarak çıkmamışdır?) diyerek,
toprağa gömülen insanların tekrâr canlanacaklarına işâret etmişdir. Bu mevzû-
da hazret-i Alî’ye “kerremallahü vecheh” atfedilen aşağıdaki mantıkî muhâkeme ne
kadar güzeldir.
Ahmed, âhirete inanmışdır. Ahmed’in arkadaşı Kaya, tekrâr dirileceğine inanmıyor.
Ahmed, Kaya’yı iknâ’ için, çok uğraşıyor. Muvaffak olamıyor. Nihâyet Ahmed, Kaya’ya
şunları söyliyor: (Ben âhirete inanarak Allahü teâlânın bütün emirlerini yapı-
yorum. Allahü teâlânın emirlerini yapmak için, belki senden biraz fazla yoruluyorum,
zahmet çekiyorum. Namaz kılıyorum, oruç tutuyorum. Sen bunları
yapmıyorsun. İkimiz de ihtiyârladık ve ikimiz de öldük. Daha mezara girer girmez,
âhiret var mı, yok mu, belli olacakdır. Eğer âhiret varsa, ben kazandım.
Orada itibârım ve râhatım yerinde demekdir. Eğer âhiret yoksa, ben hiçbir şey
kaybetmem, dünyadaki yorgunluğumla kalırım. Sana gelince: Eğer âhiret yoksa,
ne kârdasın, ne ziyândasın. Ammâ, âhiret var olduğuna göre, mahvoldun
demekdir. Artık Allahü teâlânın bitmiyen, ebedî azâbı senin yakanı bırakmıyacakdır.
Bu mantıkî muhâkemeye göre, hangimizin yolu doğru yoldur. Bunu senin
anlayışına bırakıyorum.) Bu muhâkeme tarzındaki mantıkın kuvveti karşısında,
söylenecek tek söz yokdur. Şunu da işâret edelim ki, âhirete şüphe ile inanmak iyi bir
inanış değildir. Tam ve şüphesiz inanmak lâzımdır.
Sevgili Kızım! Kadere ve hayır ve şerrin Allahü teâlâdan geldiğine inanmak lazım.
Kaderin mânâsını Türkçede (alın yazısı) diye ifâde ediyoruz. Allahü teâlâ, her kulunun
başından geçecek her şeyi evvelden bilir. Kaderi değişdirmek kimsenin elinde değildir.
Dilerse gene Allahü teâlâ değişdirir. Kader, Allahü teâlânın bir sırrıdır.
Hayır ve şer Allahü teâlâdan gelir. Çünkü, küllî irâde Allahü teâlâdadır. Allahü teâlâ, kullarına
da cüz’î irâde vermişdir. İşte, bu cüz’î irâdeyi Allahü teâlânın emr etdiği yolda kullananlar,
mükâfâtlanırlar. Fenâ yollarda kullananlar da, cezâlandırılır. İnsanları Cennete veya
Cehenneme götüren, işte bu cüz’î irâdedir. Bir müslümanın içki içmesi, cüz’î irâdesini
Allahü teâlânın emrine muhâlif olarak kullanmasıdır. Başka bir müslümanın içki içmemesi
cüz’î irâdenin Allahü teâlânın emrine göre kullanılması demekdir. Bunun gibi bir insanın
cüz’î irâdesini iyi veya kötü istikâmetde kullanması kendi elindedir.
Kulun, cüz’î irâdesini kötü istikâmetde kullanması ile, Allahü teâlâ, o kula, şer getirir.
O hâlde şerri hâzırlayan gene kuldur. Allahü teâlâ, zâlim değildir. Bilakis Allahü
teâlânın merhameti, bir annenin evlâdına olan merhametinden çok üstündür. Bununla
berâber, sebebini bilmediğimiz şerrin hikmetini ancak Allahü teâlâ bilir. Allahü teâlâ-
nın her irâdesinin ve her tecellîsinin sebebini ve hikmetini anlamak, kullar için çok
zaman mümkün olmaz.
Sevgili Kızım! Namazın maddî ve mânevî pek çok faydası vardır. Maddî faydaları
şunlardır: Hergün beş defa abdest alan müslüman, temiz bir insan demekdir. Hergün, kırk defa (kırk rek’at) Allahü teâlânın emri ile eğilerek secdeye kapanarak, ayağa kalkan
bir insan, vücûdunun her uzvunu hareket etdiren bir idmâncı demekdir. Temiz ve
hareketli bir insan ömrünün her yaşında sıhhatini muhâfaza edebilir. Dikkat edilirse,
ömrü boyunca namaz kılanların büyük bir ekseriyeti sağlam insanlardır.
Namazın mânevî faydasına gelince: Hergün beş defa namaz kılmak, yâni beş defa
Allahü teâlânın huzûruna çıkmak, Allahü teâlâyı sık sık hâtırlamak demekdir. Allahü
teâlâya inanan, ondan korkan insan, onun emirlerinin dışına çıkmış ise, namaz saatlarında
hatâsını anlar. O hatâyı tekrar etmekden kaçınır, kendini ıslah etmek yolunu arar
ve bulur. Kendini ıslah etmek belki ilk zamanlarda kolay olmaz. Fakat, namaza devâm
etdikce, Allahü teâlânın emirlerini yapar ve yasaklarından kaçınır. Böylelikle kâmil bir
insan, sâlih bir müslüman olmak yoluna girer. Namaz, insanları doğru yola götürmek
için en güzel bir vâsıtadır. Namaz, her müslümanı kusursuz bir insan hâline getirir.
Böyle insanların meydana getirdiği topluluk da, ne mutlu bir topluluk olur.
Namaz müslümanlığın temel taşıdır. Temelsiz bir binâ sağlam olmadığı gibi, namazsız
müslümanlık da günün birinde yıkılmağa mahkûmdur.
Namaz, Allahü teâlâyı sık sık hâtırlamağa sebebdir, demişdik. Namazı terk etmek,
Allahü teâlâyı unutmağa sebeb olur. Allahü teâlâ, kendisini unutanları afv etmiyor.
Kendisini unutanlara Bekara sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Onların kalblerini
mühürledik) buyurdu. Bu hâle gelmekden Allahü teâlâ, cümlemizi korusun! Âmîn.
(Namaz, işlerimizi, kazancımızı aksatıyor. Bilhassa öğle ve ikindi namazlarında abdest
almak ve namaz kılmak zordur) diyenler var. Bunların bu sözleri yersizdir. Çünkü,
bütün medenî memleketlerde ve her iş yerinde öğle zamanında en az bir saat, yemek
zamanı ayrılmışdır. Bu zamanda abdest almak ve namaz kılmak için, onbeş dakika
kâfîdir. İkindi zamanında ise, öğle abdesti ile, beş veya on dakika içinde namazını
kılmak mümkündür.
Namaz, dünya ve âhiret saâdetlerinin kapısını açan bir anahtardır. Bu anahtarı ele
geçirmek, herkesin elindedir. Nihâyet, Allahü teâlâya inanan ve tenbel olmayan bir
müslüman, bu anahtarı, elde edebilir. Bu bir irâde ve azim işidir.
Namazını kılan kimse, Allahü teâlâya samimiyyetle inandığının kuvvetli bir delîlini
de göstermiş olmakdadır.
Gösteriş için namaz kılmak riyâkârlıkdır. Böyle namaz kabûl edilmez. Zamanımızda
gösteriş için namaz kılan, hemen hemen kalmamış gibidir. Aksine, namaz kıldığını
saklayanlar çokdur. Çünkü, zamanımızda, namaz kılanları, gerici, yobaz, mürteci, eski
kafalı gibi tahkîr edici ve küçültücü sıfatlarla alaya almak ve onları horlamak gibi hâller
almış yürümüşdür. Bunların şerrinden korunmak için, namaz kılmağı, bu gibilerden
saklamak câizdir.
Namaz kılmanın zevkine eren bir müslüman, artık onu bırakamaz.
Allahü teâlâ senede bir ay (Ramazân-ı şerîf ayında) gündüzleri oruç tutmayı emr
etmişdir. Allahü teâlâ, bu emri sebebsiz vermemişdir. Oruç, insanlara hem maddî,
hem de mânevî faydalar sağlar. Oruç tutan bir insan, aç kalmış bir insanın çekdiği ızdırâbı,
bizzat his ederek fakîr insanlara yardım etmek ihtiyâcını duyar. Bu da, insanların
birbirlerine yardım etmelerine sebeb olur. Birbirlerine yardım eden insan topluluğu arasında ise çekişmeler olmaz.
Bundan başka, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için gündüzleri bir ay oruç
tutan bir müslüman, Allahü teâlânın emirlerini yapmak itiyâdını da kazanır. Böylelikle,
Allahü teâlânın başka emirlerini yapmağa da istidâd peydâ eder.
Sevgili Kızım! Hergünkü hâlinden memnûn olmak, her hâlinden Allahü teâlâya
şükr ve hamd etmek, kanâat sâhibi olmak demekdir. Kendinden daha iyi mevkide,
kendinden daha zengin, kendinden daha kuvvetli, kendinden daha güzel bir insanı
kıskanmıyarak kendi hâlinden memnûn ve râzı olan insanın evvelâ kalbi râhattır. Sonra
da, en mühimi Allahü teâlânın sevgili kuludur. Sevgili olmanın sebebi şudur: Allahü
teâlânın kendisine verdiğinden memnûn ve râzıdır. Bunun için, Allahü teâlâ da, ondan
râzıdır.
Kanâat, bitmez tükenmez bir hazînedir. Kanâatkâr olmayan bir zengin, kanâatkâr
olan bir fakîrden daha fenâ durumdadır. Çünkü, o zenginin kalbi râhat değildir.
Kanâatkâr olan fakîr ise, kalbi râhat olduğu için, sanki bir hazîne içinde yaşamakdadır.
Rızâ demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye râzı olmak demekdir. Allahü teâlâdan
bir felâket gelse, ona da rızâ gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği
bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda,
Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mahsûs sabır ve tahammül var demekdir.
Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu
rızâyı gösterebilir. Gıbta edilecek bir meziyyetdir.
Başkasının, kendinden üstün olan her şeyini kıskanan, yâni ondaki üstünlüğün, yalnız
kendinde olmasını isteyen insana, kıskanç denir. Bu hâl, insanlığın en kötü huylarından
biridir. Kıskanç insan, ömrü boyunca râhatsız insandır. Böyle insanlar, kendinden
aşağı olan insanı görmez de, kendinden yüksek ve varlıklı insanın her şeyini görür
ve onu kıskanır. Kıskanç insan, Allahü teâlânın kendisine verdiği şeylere râzı olmayan
insan demekdir.
Allahü teâlânın verdiğine râzı olmayan insandan Allahü teâlâ da râzı olmaz. Allahü
teâlânın bir insandan râzı olmaması ise, felâketlerin en büyüğüdür. Artık o insan, dünyada
da, âhiretde de hüsran içindedir. (Yâni zarardadır.) Bunun için, kendisinde kıskançlık
ve hased duygusu olduğunu görenler yavaş yavaş bu huylarından sıyrılmalıdır.
Bu pek mümkündür. İnsanlar, kendilerini istedikleri kadar ıslah edebilir. Kıskançlıkdan
kurtulanlar râhat ve huzûra kavuşur. Bu iş, zenginlik ve fakîrlik işi değildir. Bu iş, kalbin
zenginliği ve fakîrliği işidir. Nice fakîrler vardır ki, bir lokma ekmeği kazandığı zaman,
Allahü teâlâya şükr eder ve zenginlerin hâlini düşünmez bile. Nice zenginler de vardır
ki, milyonlarına daha birkaç milyon ekliyemediği için üzüntü içindedir.
Kıskanç insan, başka bir insanın kendinden iyi giyinmesini, iyi yaşamasını hazm
edemez. Yâni onun boyunu, posunu, güzelliğini, çalışkanlığını, başarısını kıskanır.
Daha kötüsü, onun başına gelen fenâlıklara sevinir. İşte bu hâl, kıskançlığın en kötü
derecesidir. Böyle insandan Allahü teâlânın yardımı kesilebilir. Daha da mahrûm olurlar.
İyi kalbli ve herkesin iyiliğini isteyen insan, Allahü teâlânın himâyesinde demekdir.
Büyük Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” çok güzel bir hadîs-i şerîfi var:
(Bir müslüman, kendisine istediği bir iyiliği, başka bir müslüman için istemezse ve bir müslüman, kendisine gelecek bir kötülüğü, istemediği hâlde,
o kötülüğü başka bir müslüman için isterse, onun îmânı tam değildir) buyurmuşdur.
Yâni, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yalnız kendisini düşü-
nenleri beğenmiyor. Başka müslümanları düşünenleri beğeniyor ve öyle yapmalarını
istiyor. Düşünün bir kere; bütün dünya, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
bu emirlerini yapmış olsa, dünyada kavga, gürültü kalır mı?
Sevgili Kızım! Bir insanın başka bir insana, bilhâssa müslümana iyilik etmesi Allahü
teâlânın en çok sevdiği bir hâldir. İyilik çeşitli olur. Para ile olur, vücûd yardımı
ile, fikir yardımı ile ve muhtelif yollarla olur. İnsanın elinden hiçbir yardım gelmezse,
Allahü teâlânın kuluna, güler yüz gösterirse, onun bile sevâbı vardır. [Cevâb Veremedi
kitâbında, 147. mektûba ve Mektûbât-ı Rabbânî 1. Cild, 98. mektûba bakınız!]
Allahü teâlâ, (Benim kullarıma yardım edene, ben fazlasıyla yardım ederim)
buyuruyor. Elinden yardım geldiği hâlde, yardımı esirgeyen insan, Allahü teâlânın indinde
sevgili bir kul olabilir mi? İnsanların kalbini kırmak ise, Allahü teâlânın gadabını
üzerine çekmek demekdir. Bundan çok kaçınmalıdır. İnsan kalbi, Allahü teâlânın
sevgisinin tecelli etdiği bir yerdir. Oraya dokunmak, çok tehlikelidir. Hele o kalbde,
Allahü teâlânın korkusu ve Allahü teâlânın sevgisi varsa, onu incitmekden, son derece
kaçınmalıdır.
Dünyada bir insan için, anne hakkından daha ehemmiyyetli bir hak yokdur. Düşünmeli
ki anne, çocuğunu dokuz ay karnında taşıyor. Onu kendi kanıyla besliyor. Büyük
bir ızdırab, büyük bir heyecânla onu dünyaya getiriyor. Bebek iken, onun için aylarca
uykusuz kalıyor. Kendi sütü ile besliyor. Sonra, onun her yaştaki yaramazlıklarını çekiyor.
Bu zahmetler para ile, menfaat ile olur işler değildir. Bu zahmetlere anne, ancak
Allahü teâlânın verdiği şefkat duygusuyla tahammül edebiliyor. Bu büyük zahmet
karşısında, çocuğun annesine neler borçlu olduğu meydandadır. Çok zaman çocuk,
annesinin hakkını ödeyecek zamanı ve imkânı bulamıyor. Annesine isyânkâr olan bir
çocuk, artık bir âsî, bir eşkiyâdan farksız bir insan demekdir. Bu çocuğun büyüdükden
sonra, annesini dinlememesi, onu üzmesi, ona eziyyet etmesi, insanı çileden çıkardı-
ğı gibi, Allahü teâlânın gadabını, cezâsını kendi üzerine çekmiş olmaz mı?
Ne yazık ki pek çok çocuklar, gençliğin verdiği hoyratlık ve kadir bilmemezlik yü-
zünden, annelerinin haklarını çiğniyorlar. Onları üzüyorlar, böyle anneler bazen zor
durumda kalarak, çocuğu için Allahü teâlâdan bed duâ ederse, bu duâ kabûl olunabilir.
O zaman çocuk, dünyada iken bile, cezâsını çeker. Âhiretdeki cezâsı ise, tasavvur
edilemiyecek derecede acıdır. Biraz idrâklı ve anlayışlı olan bir çocuk, annesinin
hakkını düşünebilir ve onun dediklerini seve seve yapar. Onun gönlünü kazanmağa
dikkat eder. Eğer çocuk, annesinin kalbini kırmış ise, hemen afv dilemeli, bir daha onu
gücendirmemeli. İkinci veya üçüncü defa annesinin kalbini kırmış ise, tekrâr afv dilemeli,
artık bir daha gönlünü kırmamağa dikkat etmelidir. Anne hakkı üzerinde olarak
âhirete gidenlerin âkıbeti çok acıdır.
Sevgili Kızım! Allahü teâlâ, insan neslini devâm etdirmek için, erkek ve kadınları
birbirlerine karşı câzib kılmışdır. Aynı zamanda, bu kuvvetli duygu karşısında, insanları
dünyada çetin bir imtihâna tâbi tutmuşdur. Dünyadaki kısa ömrümüz içinde, en zor imtihân iffet imtihânıdır. Bu imtihânda kazanan bir insan, dünya ve âhiretin kahramânıdır. İnsanların kemâli (yâni kusursuz olması) veya insanın düşüklüğü, daha ziyâde
iffet işinde belli olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, iffetini muhâfaza
edenlere, büyük mükâfâtlar va’d etmiş ve müjdeler vermişdir. İffetini muhâfaza etmeyenlere
de, Cehennem azâbını göstermişdir. (Allahü teâlâ, iffetsizleri, bir insanı
öldüren bir kâtil ile bir tutmakdadır.)
İnsan günâhlarının belki de yüzde doksanı, iffet mevzûu içindedir.
İffetsiz insan, Allahü teâlânın indinde günâhkâr olduğu gibi, insan topluluğu içinde
de, günâhkâr ve şerefsizdir. Bir fâhişenin cemiyet içindeki haysiyyet ve itibârı ile bir
köpeğin itibârı arasında hemen hiçbir fark yok gibidir. Erkeklik ve dişilik duyguları
insanlarda da, hayvanda da vardır. Hayvanlarda utanma hissi olmadığı için, onlar, bu
duygularını gizlemezler. İnsanlar ise, (hayâ) şeref ve haysiyyet duygularına sâhib oldukları
için, erkeklik ve dişilik hislerine karşı çeşitli ve meşrû yolları ararlar.
Bir insanın ve bir âilenin şerefi ve itibârı, bu duygu karşısındaki tutumu ile ölçülür.
Zengin ve çok güzel bir kadın, eğer iffetsiz ise, şerefi yokdur. İtibârı kırıkdır.
Cemiyet nazârında, o bir fâhişedir. Fakîr ve afîf bir kadın ise, her yerde, her
zaman itibârlıdır. Hürmete lâyıkdır. Bu söylediklerimiz, normal ve temiz bir
cemiyetin iffet ölçüleridir. İffet kâidelerini ayaklar altına almış azgın bir hayvan
sürüsü gibi, yalnız hayvanî hisleri peşinde koşan insan toplulukları, bu sözlerle alay
ederler. Onlar için konuşulacak sözümüz yokdur. Yalnız onlara (Allahü teâlâ ıslah etsin)
diyebiliriz.
Dünyadaki pek çok rezâletler, cinâyetler, kavgalar, kıskançlıklar, hülâsa bütün fenâ-
lıklar, iffetsizlik yüzünden meydana gelmekdedir.
İnsanların pek çoğu, iffetsizliğin fenâlıklarını bildikleri hâlde, kendilerini bu fenâ
yollara sapmakdan alıkoyamazlar. Bu kuvvetli duygu karşısında, insanları zabt edecek,
onları selâmet yoluna çıkaracak çâreler nelerdir? Bu, terbiye ve ahlâk meselesidir. Din,
ahlâk demekdir demişdik. Bu mühim mevzûda da yine din terbiyesi birinci plânda
rol oynamakdadır. Allahü teâlâdan korkmasını öğrenmiş, hakîkaten Allahü teâlâdan
korkan bir insan iffetsiz olamaz. O hâlde, çocuklarımıza Allahü teâlânın korkusunu
öğretmeğe çalışmak bizim için en başda gelen vazîfe oluyor. Allahü teâlâdan korkmak
için, Allahü teâlâyı iyi bilmek lâzımdır. Allahü teâlâyı bilmek için, onun büyüklüğünü ve
sıfatlarını öğrenmek mecbûriyyetindeyiz. Allahü teâlâyı hiç düşünmeyen bir topluluk
için, Allahü teâlânın korkusuna sâhib olmak kolay değildir. Allahü teâlâdan korkmak
da, bir bilgi, bir çalışma ve bir gayret işidir. Durup dururken, Allahü teâlânın korkusu
meydana gelmez. Bu korkuyu, Allahü teâlâ dilediği kuluna kolaylıkla da verir. Allahü
teâlâdan korkmak, bir insan için iyi alâmetdir.
Bilhâssa büyük şehirlerde iffet işi tehlikeli bir istikâmetdedir. Bir genç kızın, kendi
başına yalnız kendi aklı ve idrâki ile iffetini muhâfaza etmesi, cidden güçdür. O genç
kız, (eğer biraz da güzelse), hâtıra ve hayâle gelmeyen tehlikelerle çevrilmiş demekdir.
Bu tehlike, mektebde, yollarda, otobüsde, komşularda, hattâ evinin içinde yakasını
bırakmaz. Hele o kızcağız kadınlık duygusuna karşı koymasını bilmeyecek derecede
zayıf ahlâklı ise, o zaman tehlike iki misli artmış demekdir. İşte bunun içindir ki, genç kızın beş dakikasını bile kontrolsüz bırakmak aslâ câiz değildir. Ev içinde anne kontrolu,
ev dışında baba kontrolu onları, koruyucu melek gibi takip etmelidir.
Sevgili Kızım! Belki babanın ömrü, seni korumağa kifâyet etmeyecekdir. Annen,
belki seni her yerde, her zaman takip edemiyecekdir. Bu takdîrde, sen sâhibsiz, tehlikeler
karşısında âciz bir mahlûk olarak, ahlâksızların elinde bir oyuncak mı olacaksın?
Allahü teâlâ, seni bu âkıbetden muhâfaza etsin! Âmîn. Seni evvelâ Allahü teâlânın
büyüklüğüne ve Onun himâyesine emânet ederim. Ondan sonra da, yine Allahü teâlâ-
nın sana verdiği aklını kullanarak, bu tehlikelere düşmemeğe çalışmanı sana tavsiye
ederim.
Kızım, öyle bir zamanda, öyle bir mekânda yaşıyacaksın ki, herkesden, her yerde
sana zarar gelebilir. Bu zarar, senin parana, puluna değil, iffet, şeref ve haysiyyetinedir.
Paraya olan zarar telâfî edilebilir. Mânevî zarâr, yerine konamaz.
Cemiyet içinde öyle haşarât (öyle ahlâksızlar) vardır ki, bunların içinde genç kadın
ve genç kız için şerefi ile yaşamak cidden güç olur. Bunun güçlüğü, yalnız başkalarından
değil, bizzat kendi varlığından gelmekdedir. Eğer sen de, kadınlık duygusunun
tesiri altında kalır ve kendine hâkim olamazsan, iffetsizliğin ve ahlâksızlığın çukuruna
düşersin. Bu çukura düşenlerden kurtulabilen azdır.
Sen kadınlık duyguna karşı haysiyyetli ve meşrû yolları aramalısın! Sen de, herkes gibi,
evlenebilirsin. Ahlâkın güzel oldukdan sonra evlenmemek için, hiçbir sebeb yok demekdir.
Evlenmeden evvel, birçok kızların yapdığı gibi, flört yapmağa aslâ heves etme!
Bu tecrübe mutlak tehlikelidir. Esâsen flört yapılan insanla evlenmek, çok zaman
saâdeti getirmez. İffeti muhâfaza için, ikinci bir çâre, genç erkek ve genç kızı zamanında
evlendirmekdir. Üçüncü çâre, iffeti zedeliyecek her yerden uzaklaşmak yoludur. Meselâ kız
ve erkek toplulukları, onlarla berâber gezintiler, danslar, plâja gitmek, erkekle berâber sinemaya
gitmek, içki içmek, ahlâksız ve zayıf insanlarla arkadaşlık etmek vesâire gibi genç
kız veya kadını başdan çıkarma yollarının her çeşidinden uzak durmak, tehlikeden uzaklaşmak
demekdir. Gençliğin hakkı veya eğlence ismi altındaki bu gibi davranışlar, genç
kızı veya kadını elde etmek için birer tuzakdır. Bunun tuzak olduğuna inanmayan bir genç
kız, tuzağın içine düşdükden sonra, aklı başına gelir. Fakat iş işden geçmişdir. Yukarıda
saydığımız eğlence veya tuzağın zâhirî güzelliğine ve câzibesine kapılan kızlar, erkeklerin
elinde yavaş yavaş veya çabucak birer oyuncak hâline gelir. En kendine güvenen bir kız
bile, onların karşısında sonuna kadar mukâvemet edemez. Yakışıklı bir erkeğin aldatıcı tebessümü
karşısında, mağlûb olabilir. Artık o kız, tuzağa düşmüş demekdir. Hele bunu kız
kendisi de istemiş ise, artık tehlikenin içine girmişdir. O tuzakdan kurtulan pek azdır veya
yokdur. Hâlbuki, o tuzak dediğimiz eğlence yerlerine gitmemek daha kolay bir işdir. (Göz
görmeyince, gönül tahammül eder) diye bir atasözü vardır. Oraya gitmeyen bir genç kız,
oranın câzibesinden ve tehlikesinden kurtulmuş olur. Giderse, kurtulmak da kolay değildir.
Bunu nasîhat olsun diye söylemiyoruz. Tecrübelere güvenerek söylüyoruz.
İffet, bir genç kızın veya kadının, değeri milyonlar eden, bir mücevheridir. Bu mü-
cevheri ele geçirmek için, Allahü teâlâdan korkmayan her erkek bütün şeytânlığını
kullanır. Ele geçirdikden sonra, maksadına erişmişdir. Artık o, mücevherlikden çıkmış,
âdî bir taş olmuşdur. Sokağa atılıverir. Bu alışverişde, erkek, bir nâmûs hırsızıdır. Kadın ise, mücevherini çaldırmış, bir zavallıdır.
Sevgili Kızım! Genç kız, fazla göze çarpmıyacak tarzda temiz ve ciddî bir kıyâfetde
görünmelidir.
Kendini beğendirmek için, fazla süslenmek, ahlâk hakkında şüphe uyandırır.
Erkeklere kendini beğendirmek için, kızın bazı uzuvlarını, göğsünü veya
bacaklarını teşhîr etmesi, düşük bir ahlâkın belirtisidir.
Kendisinin ve âilesinin şeref ve haysiyyetini düşünen bir kızın, ciddî giyinmesi şartdır.
Bir kızın göğsünü mümkün mertebe belirsiz bir hâlde gösterecek tarzda giyinmesi,
elbisesinin ve etekliğinin pileli olması, onun bir ciddî ev kızı olduğuna delîl sayılır.
Müslüman kızı nasıl giyinmelidir?
Sevgili Kızım! Yapmacıksız olarak mütevâzî, iddiâsız ve terbiyeli bir tavır, genç kıza
en yakışan bir davranışdır.
Bir genç kızın etrâfındaki insanları hiçe sayan saygısız ve küstah davranışları terbiyesizlik
alâmetidir. İyi ahlâklı ve normal bir kız, bir erkeğe dikkatle ve alâka
ile bakmaz. Mecbûriyyet yoksa ve mümkün ise, bakmamak en sâlim bir hareketdir.
Bunu da, sun’î olarak değil, tabî’î olarak yapmalıdır.
Bir kızın genç bir erkeğin yüzüne pervâsızca bakması, küstah ve mütecâviz erkeklere,
bu tip kızlara musallat olmak için, cesâret verir.
Kızın, bir erkeğe ümmîd verecek tarzda davranışı, o kıza felâket getirebilir. İnsânların,
yüzlerindeki değişiklik kadar huy ve ahlâkları da değişikdir. Güzel ve iyi yüzlü
insan, mutlaka iyi ahlâklı insan demek değildir.
Alâka toplamak/ilgi çekmek ister gibi, değişik bir edâ ve hoppa bir tavır ile yürümek
iyi bir intibâ’ bırakmaz. Böyleleri, alay mevzûu ve gülünç olur.
Bir kızın giyinişi, yürüyüşü ve hareket tarzları, onun dînî inanışı, ahlâkı ve karakteri
hakkında, bir fikir verebilir.
Her zaman Allahın dediği olur. Seni Allah’a emanet ediyorum. O’na güveniyorum.
Herkes de, her işinde yalnız O’na güvenmelidir. Cenâb-ı Hak yalnız kendisine güvenenlerin
imdâdına elbette yetişir.
Hazret-i Fâtıma’nın Vasıyyeti
Hazret-i Fâtıma radyallahü anhânın gece defnedilmeği vasıyyet etmesi, fazla örtünmesinden
ve aşırı hayâsından dolayı idi. Nitekim, vefât edeceğine yakın (Ölünce
beni erkekler arasına perdesiz çıkaracaklarını düşünerek çok utanıyorum) buyurmuş-
du. O zaman kadınları tabutdan kefene sarılı olarak perdesiz çıkarmak âdet idi. Esmâ
binti Ümeyr buyuruyor ki, (Habeşistanda iken hurma dallarını çadır gibi ördüklerini
görmüşdüm, dedim. Hazret-i Fâtıma, “Bunu yanımda yap da göreyim” dedi. Yaparak
gösterdim. Çok hoşuna gitdi ve güldü. Resûlullah vefât etdikden sonra, güldüğü hiç
görülmemişdi. “Öldükden sonra, beni sen yıka, Alî de bulunsun. Başka kimse içeri girmesin”
diye vasıyyet etdi.) İşte bunun için hazret-i Alî, cenâzesine kimseyi çağırmadı.
Bir habere göre, hazret-i Abbâs, Ehl-i beytden birkaç kişi ile cenâze namazını kılıp,
gece defnetdiler. Başka haberlere göre, ertesi gün, Ebû Bekr Sıddîk, Ömer Fârûk ve birçok Sahâbî “radıyallahü anhüm” hasta ziyâreti için, hazret-i Alî’nin evine geldiler.
Vefât edip defnedildiğini anlayınca, (Bize niçin haber vermedin? Namazını kılardık.
Hizmetini görürdük) diyerek üzüldüklerini bildirdiler. Hazret-i Alî, kendisini erkeklerin
görmemesi için, gece defnolunmasını vasıyyet etdiğini, vasıyyeti yerine getirmek için
böyle yapıldığını söyliyerek özür diledi.
(Faslülhitâb) kitâbında diyor ki: Ebû Bekr-i Sıddîk ve Osmân-ı Zinnûreyn ve Abdürrahmân
bin Avf ve Zübeyr bin Avvâm, yatsı namazında mescidde idiler. Hazret-i
Fâtıma ise, Resûlullahın vefâtından altı ay sonra Ramazân-ı şerîfin üçüncü salı gecesi
akşamı ile yatsı arasında vefât etmişdi. Yirmi dört yaşında idi. Hazret-i Alînin teklîfi
üzerine, hazret-i Ebû Bekr imâm olup, dört tekbîr ile namazını kıldırdı.
İster ise hıfz eder, hep Allahü lem yezel,
Irzına mü’minlerin, düşman verse de halel,
Tâ ezelden söylenir, halk dilinde bu mesel:
Celb eder mükâfâtı, insâna elbet amel.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
At riyâyı, tezyin et, ihlâsla ef’âlini,
Boş buğazlık eyleme, fikr et önce kâlini!
Ne dürlü saklayayım, desen de ahvâlini,
Hak teâlâ a’lemdir, bilir bütün hâlini.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!

MENKIBE: Kız Kime Verilir?
Nuh bin Meryem, Merv şehrinin hâkimi (kadısı) idi. Gelinlik çağda, sâliha bir kızı vardı.
Merv şehrinin eşraf ve ileri gelenleri bu kızı istediler. Kadı meşveret edilmeye layık
olanlarla istişare etti. Bir de Hıristiyan komşusu vardı. Kadı, “Bir de komşumla meşveret
edeyim. Başka dindendir ama komşumuzdur” diye düşünüp, onu çağırdı. Onunla isti-
şare etti. Hıristiyan dedi ki:
– Ey kadı! Bu işte, bizden öncekilerin âdetleri vardır. Sizden öncekilerin de âdetleri,
vardır. Zamanımız insanlarının âdetleri vardır. Şimdi sen serbestsin. Hangisini istersen
seç! Kadı, dedi ki:
– Üç yolu da açıkla! Hıristiyan şöyle anlattı:
– Bizim, öncekilerin yolu; asil, soylu birisini bulup, kızını ona verirlerdi. Sizin öncekilerin
âdeti; takva, sahibine, haramlardan sakınana vermekti. Zamanımızdakilerin âdeti
ise; zenginleri tercih etmektir. İyi soya, asalete ve kuvvetli dine itibar etmezler. Sen
hangisini tercih ediyorsun?
– Ben kendi öncekilerimizin âdeti ile âmel eder ve takva sahibini tercih ederim.
Sonra düşündü. Merv şehrinde, kendi kölesinden daha müttekî ve dindar kimse bulamadı.
Kızını kölesi Mübârek’e nikâh etti. Mübârek kırk gün gelinin yanına gitmedi.
Annesinin bundan haberi olunca, Kadı’ya gidip; “Böyle sâliha bir kızı kölene verdin de,
henüz yüzüne bile bakmadı, senin bu yaptığın nedir? dedi. Kadı, kölesine
– Ey Mübârek! Sen benim çocuğuma naz mı ediyorsun da yanına gitmiyorsun? deyince,
Mübârek cevabında:
– Ey Müslümanların Kadısı! Ben sizin kerimenize nasıl naz ederim de, yaklaşamam!
Ama siz kadı olduğunuz için, korktum ki; bu kız sizin evinizde iken, şüpheli bir şey yemiştir.
Ben ise, lokmalara çok ihtiyat ediyorum. Ona helâl yemek yediriyorum. Vücudunun,
kanının tamamen temiz olmasını istiyorum. Allahü teâlâ bize bir çocuk verirse
salih, iyi olmasına çalışıyorum, dedi.
Kırk gün olunca, hanımının yanına varıp, zifafa girdi. Mübârek, lokmalarında bu kadar
ihtiyatlı olunca, Allahü teâlâ, ona Abdullah gibi bir oğul verdi. Bunun evlâdı olan Abdullah
bin Mübârek hazretleri, zamanında dört şeyde dünyada eşsizdi. Birincisi, bütün
dünyada onun gibi bir âlim yoktu. İkincisi, yumuşak huylu olması eşsizdi. Üçüncüsü;
şecaati, yiğitliği ve dördüncüsü de cömertliğiydi.

HAZRET-İ FÂTIMA’NIN NİKÂHI1

“Arapça Fâtıma kesmek kökünden türeme. Kendisi ve nesli Cehennemden kesilmiş;
her çeşit kötülükten arınmış, ma’sum ve iyilik yapan demek…
O’na daha sonra yetişkin yaşında, çok temiz ve ibâdete düşkünlüğü sebebi ile de
Betül lakabı verilmiştir…
Böylece tam ismi: Fâtıma’tüz Zehrâ el Betül.
Peygamberimizin yaşta en küçük, fakat sevgide en büyük evlâdları. Yâni kızları-
nın da, bütün çocuklarının da en sevgilisi… Îsâ aleyhisselâmın annesi Hazret-i Meryem’den
sonra bütün kadınların en üstünü. Fâtıma radıyallahü anhâ evlenme çağına
gelince, kendisini Kureyş’ten birçok kimse, hattâ Ebû Bekr ve Ömer radıyallahü anhüm
de istediler… Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bu isteklere:
– Vahiy bekliyorum, buyurdular.
Ve ilâve ettiler:
– Fâtıma’nın evlenme mes’elesi Hak teâlânın emrine bağlıdır.
Aradan bir zaman geçmiştir. Bir gün Ebû Bekr, Ömer ve Sa’d bin Mu’âz radıyallahü
anhüm hazretleri; mescidde oturmuş sohbet ediyorlardı… Söz Hazret-i Ali’nin bekârlığına
geldi… Fâtıma’yı Ali radıyallahü anhdan gayrı herkesin istediğini, bir O’nun herhangi
bir teşebbüsünün olmadığını mevzu ettiler. Ebû Bekr dedi ki:
– Öyle tahmin ediyorum ki, Fâtıma Ali’ye kısmet olacaktır… Haydi kardeşimizi ziyarete
gidelim ve bu mes’eleyi açalım; şâyet fakirliği bahane ederse kendisine
yardımcı olalım…
Hazret-i Sa’d:
– Yâ Ebâ Bekr! Sen hayırlı insansın ve hep hayır işlersin; haydi önümüze düş…
Üç mübârek sahâbî, Hazret-i Ali radıyallahü anhın evine geldiler; yoktu… Devesiyle
1 Rahim Er, Sevgili Peygamberim/Siyer-Nebî, 373-382.
hurmalığa gitmiş olduğunu öğrendiler… Hurmalığın yolunu tuttular…
Hazret-i Ali’yi Ensâr’dan birinin hurmalarını sularken buldular; onları görünce sevinçle
karşılayarak hâl hatırlarını sordu… Biraz sohbetten sonra Hazret-i Ebû Bekr,
düşündükleri bahsi açtı:
– Yâ Ali! Her hayırlı işte sen öncüsün… Peygamber katında öyle değerli bir yerin
var ki, kimseye nasip değildir. Buna rağmen ve hemen herkes Fâtıma’yı
istediği hâlde, sen niçin hiç istemedin? Üstelik kimseye en ufak bir ümid de
verilmedi. Öyle zannediyoruz ki, bu izdivaç sana nasip olacaktır.
İçin için yanan bir kor ateş kurcalanmıştı.
Edep ve hayâ nümunesi üstün genç sahâbînin gözleri dolu dolu oldu…
– Yâ Ebâ Bekr! Kalbimi yakan ateşi alevlendirdin… Bu arzuyu en şiddetle duyan
benim; ama elimin ne kadar darda olduğunu biliyorsunuz…
Üç mübârek sahâbî, müteessir olmuşlardı.. Ebû Bekr radıyallahü anh durumu toparladı:
– Hayır yâ Ali! Böyle düşünme. Allah ve Resûlü yanında dünyanın ne kıymeti
var ki! Çekinme git iste.
Hazret-i Ali, arkadaşlarının sözleriyle cesaret kazanmıştı; devesini çözerek önce
evine, sonra nalınını giyerek Sevgili Peygamberimiz’e gitti…
Allah’ın Resûlü validelerimizden Ümmü Seleme radıyallahü anhânın evindeydi…
Genç sahâbî, kapıya gelerek tıklatmaya başladı.Peygamber efendimiz,
– Yâ Ümmü Seleme kapıyı aç! Bu gelen öyle bir kimsedir ki, Allah’ı ve
Resûlünü sever; Allah ve Resûlü de O’nu severler…
Ümmü Seleme annemiz merak ettiler…
– Ey Allah’ın Resûlü gelen kim ki, hakkında böyle güzel sözler söylüyorsun?
Efendimiz tebessüm buyurdular:
– Kardeşim ve amcazâdem Ali.
Efendimizin mübârek hanımı, misafiri bekletmemek için sür’atle kapıya koştu, öyle
ki az kalsın yüzükoyun kapaklanacaktı… Ümmü Seleme kapıyı açtıktan sonra hareme
geçinceye kadar Hazret-i Ali içeri girmedi…
Sonra:
– Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!
Diye Sevgili Peygamberimiz’i selâmlayarak huzûrlarına geldi. Efendimiz:
– Ve aleykümselâm ve rahmetullahi ve berekâtüh.
Cevabı ile selâmı aldılar ve huzûrlarında yer gösterdiler…
Bir insanın, bir büyükten isteği olunca ne yapar; başını göğsüne eğip bekler…
Oda öyle yaptı… Çünkü mevzuyu hemencecik açmaya utanıyordu… Resûller Resû-
lünün olanca heybet ve vakarı üzerinde idi…
Sual buyurdular:
– Yâ Ali! Bir arzun olduğunu zannediyorum. Çekinme, dileğin ne ise söyle…
– Yâ Resûlallah, anam babam sana fedâ olsun!
Diye Hazret-i Ali maksadını arz etmeye başladı. Malumlarınız olduğu gibi, babam
Ebû Talib ve anam Fâtıma binti Esed beni hazretinize teslim ederek yanınıza verdiler.
Şükürler olsun ki, hizmetinizle şeref kazandım. Beni zahiren ve batınen terbiye ettiniz…
Zât-ı âlîlerinden gördüğüm ihsânı, anamdan ve babamdan görmedim. Bereketinizle
bâtıl bir dîne girmedim. Doğru yol üzere olmama vesile oldunuz. Senin sevgin,
hayatımın sermayesidir… Şimdi isteğim o ki; zât-ı âlînizden başka hiçbir yakınım ve
dert ortağım yoktur. Bir zamandan beri Fâtıma’yı isteme cür’etini düşünmekteyim…
Sevgili Peygamberimiz, şefkat dolu bakışları ile mübârek genci okşayarak tebessüm
buyurdular.
– Evlenmek için herhangi bir şeyin var mı?
– Bir kılıç ve bir devem var…
– Sana bir zırhlı gömlek hediye etmiştim; Hutami usta işi. Duruyor mu?
– Evet. Bir de o var. Bütün malım bundan ibaret.
– Kılıç cihâdda, deve de binek olarak sana lâzım olur… Fâtıma’nın mehri bu zırhlı
gömlek olsun. Onu sat ve parasını bana getir… Yâ Ali! Müjdeler olsun ki,
Hak teâla seninle Fâtıma arasında göklerde nikâh akdetti… Sen gelmeden
evvel, Sutail ismindeki melek bunu haber verdi… O’nun bu müjdesinden sonra
Cebrâîl aleyhisselâm geldi; elinde Cennet ipeğinden bir nikâh senedi vardı…
Dedi ki: Allahü teâlâ kızın Fâtıma’yı amcaoğlun Ali’ye nikâh etti. Göklerde şenlik
var. Cennetler süslendi; huriler donandı, tûbâ ağacı, yapraklar yerine Cennet
giyecekleri ile doldu. Melekler, dördüncü gökte beyt-i mâmur etrafında toplandılar;
Âdem aleyhisselâm hutbe okudu… Yüce Allah, bana hitaben buyurdu
ki: “Yâ Cebrâîl Fâtıma binti Muhammed’i, Ali bin Ebî Talib’e nikâh
eyledim. Melekleri şahid tutarak bu nikâhı belgele.” Ben de melâikeyi
şahid ederek nikâh akdini bu Cennet ipeğine yazdım. Rabbimiz, bu sevinçli
haberi sana iletmemi buyurdu; ve senin de ümmetin arasında bu nikâhı tazelemen
irâde edildi. Ayrıca şu haberi de genç evlilere müjde olarak ver ki,
iki yüksek evlâdları dünyaya gelecek ve onlar, hem dünyada aziz olacaklardır;
hem âhirette…)
Haber, Hazret-i Ali’yi çok sevindirdi…
Sevgili Peygamberimiz, zırhı satmak üzere seçkin genci uğurladı… Ve Hazret-i Fâtı-
ma’yı; sevgili kızlarını çağırdılar.
Fâtıma onbeş yaşında…
Efendimiz, asiller asili som iffet, som hayâ, som edeb mübârek kızlarından fikrini
soruyorlar. O, “siz bilirsiniz” mânâsına başlarını eğiyor.

Aziz genç kız, tam bir teslimiyet içinde. Peygamberlerin en üstününün hakkında
buyurdukları ise, şereflerin en yükseği…
– Fâtıma benim rûhumdur..
Hakikaten sevgili kerimesi, bilhassa konuşma ve yürüyüşleri ile muhterem babalarına
o kadar benziyor ki…

Onlar, Allah’ın yeryüzündeki arslanlarıdır…
Bu sırada Hazret-i Ali de yirmibeş yaşında bir yakışıklı genç… Buğday benizli, iri siyah
gözlü, güler yüzlü, gür sakallı, uzun gerdanlı, geniş göğüslü, iri yapılı bir delikanlı;
takvâda üstün, cesarette muazzam, ilimde engin…

Hazret-i Ali’nin satılığa çıkardığı zırhına ilk alıcı çıkan düşük bir fiyat verdi; bu mümkün
değildi. Çünkü hem bu para işini görmeyecekti, hem de zırh değerini bulmamıştı.
Yolda Hazret-i Osman’la karşılaştı. Bu yüksek sahâbî radıyallahü anh alıcı oldu?
– Zırhına ne istiyorsun yâ Ali?
– Ne verirsin?
Hiç tereddüt etmeden:
– Dörtyüz seksen dirhem veririm.
– Peki, bu zırhı dörtyüz seksen dirheme sana sattım.
– Satın aldım. Buyur paranı yâ Ali.
Hazret-i Osman, parayı verip zırhı eline aldıktan sonra, tatlı bir ses tonu ile sordu:
– Yâ Ali! Bu zırhlı gömlek benim oldu değil mi?
Hazret-i Ali şaşırdı.
– Gâyet tabiî…
– Öyleyse kardeşim, ben bunu sana hediye ettim…
Eshâbın cömertlik sevgi ve kardeşliğine ne güzel misâl… Hâdiseyi öğrenen Resû-
lullah, Hazret-i Osman’a duâ edecektir ki, karşılığında bir değil, binlerce zırh verilse
yetmez. En güzel cümleler O’nun için söylendi.
“Osman, benim Cennet arkadaşımdır…”
Bu sırada Sevgili Peygamberimiz, ihtiyaç listesini hazırlattılar.
Hazret-i Ali, mehir parasını olduğu gibi getirip koruyucusu, kurtarıcısı ve müstakbel
kayınpederine verdi. Peygamber Efendimiz, paranın bir kısmını Bilâl-i Habeşî radıyallahü
anha vererek buyurdu ki:
– Gül suyu ve bal al. Balı mescidin bir kenarında büyük bir kabda ezerek
şerbet yaparsınız. Nikâhdan sonra şerbet içeceğiz. Sonra da Ensâr
ve Muhâcirleri, Ali ile Fâtıma’nın nikâhlarının yapılacağını söyleyerek
dâvet et.
Haber, Medine’ye dalga dalga yayıldı… Peygamber dâvetini işiten sahâbî Mescid-i
Nebî’ye koştu… Mâbedin içi-dışı dolu…
Sevgili Peygamberimiz bir güneş aydınlığı ile içeri girdiler… Minbere çıkarak hamd ve senâ eylediler, sonra buyurdular ki:
– Ey mü’minler! Kardeşim Cebrâîl gelerek haber verdi ki, Hak teâlâ melekleri
Beyt-i Mâmur’a toplayarak buyurmuş ki: “Fâtıma binti Muhammed’i,
Ali bin Ebî Tâlib’e nikâh eyledim.” Bana da bu nikâhı Eshâbım
arasında şahidler huzûrunda yenilememi emretmiş.
Ve sonra Hazret-i Ali’ye dediler ki:
– Yâ Ali kalk ve hutbe kaidesini ifa et…
Hazret-i Ali kalkıp Resûlullah Efendimiz’in önüne gelerek, Allahü teâlâya hamd ve
senâ ve Habîbine salevât getirdi ve cemââte hitaben şunları söyledi:
– Allah’ın Resûlü, kızı Fâtıma’yı bana zevce olarak verdi. O’nun mehri, benim
zırhlı gömleğimdir. Ben bu nikâh akdine razıyım; siz şahid olun.
Eshâb-ı kirâm sordular:
– Ey Allah’ın Resûlü, Fâtıma’yı bu şekilde verdin mi; şehâdet edelim mi?
Sultanlar sultanı yüce Peygamber tasdik cümlesini ifade buyurdular:
– Evet ey Eshâbım, bu nikâha siz de şahid olun.
Sevgili Peygamberimiz, ayrıca taze hurma aldırdılar. Eshâb, önce hurma yedi, gül
suyu dökündü ve bal şerbeti içti…Eşsiz, emsalsiz bir güzel gün yaşanıyordu…
“Mübârek olsun” diye tebrikler, birbirini takip etti…
Efendimiz odalarına geçtiler.

Fâtıma, sessiz sessiz ağlıyordu. Sevgili Peygamberimiz sordular:
– Niçin ağlıyorsun ey kızım?
– Babacığım; benim mehrimde para-pul olmamalı.
– Peki ne olmalı yâ Fâtıma?
– Babacığım!.. Zât-ı âliniz, kıyâmet günü ne kadar günahkâr mü’mine şefaatçi
olacaksanız; ben de o kadar günâhkâr mü’mineye şefaatçi olmak isterim…
Müsaadenizle benim mehrim bu olsun…
Az sonra Cebrâîl geldi; elinde Fâtıma’nın isteğine izin veren Cennet ipeğinden bir
ferman vardı. Peygamberimiz memnun bir şekilde buyurdular ki:
– Yâ Fâtıma, Peygamber kızı olduğunu isbat ettin…
Onların kalbinde dünya sevgisine yer yok. İşte Hazret-i Ali’nin yüzüğündeki yazı:
– El-mülkü lillah/mülk Allah’ındır.

O güne kadar merhamet ummanı yüce Peygamber’in evinde kalan arslan yürekli
ulu sahâbî Ali radıyallahü anh, Mescid-i Nebevî yakınında hazret-i Aişe validemizin
odasının karşısında Hârise bin Numan’ın evini kiraladı…
Nikâhın üzerinden bir aya yakın bir zaman geçiyordu. Efendimiz, bir tenhada aziz
damadını görünce O’na:
– Yâ Ali! Eşin o kadar kıymetli bir hanımefendidir ki, kadınlar içinde
O’ndan daha üstünü yoktur.

Bir gün Hazret-i Ali’nin kardeşi Ukayl dedi ki:
– Bu nikâh bizi bahtiyar etti… Keşke düğün de gecikmeden olsa…
Diğer yakın ve dostları da aynı kanaatte idiler… Hazret-i Ali dedi ki:
– Ben de aynı şeyi arzu ediyorum. Ancak Resûlullah’dan hicâb etmekteyim.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz’in evine geldiler…
Onları, Peygamberimiz’in dadısı Ümmü Eymen karşıladı; maksatlarını anlayınca:
– Siz şimdi gidin. Bu kadınların hâlledeceği bir mes’eledir. Biz, Allah Resûlünün
o güzel hanımları ile bir araya gelir; bir gün için söz birliği eder; size de haber
veririz, dedi.
Ümmü Eymen hazretleri, bahsi Efendimizin hanımefendilerine açtı… Hep beraber
kalkıp Hazret-i Aişe’nin evine geldiler. İki cihan Sultanı da orada idi..
Hanımlar, iç geçirerek Hâdice’tül Kübrâ radıyallahü anhâdan söz ettiler:
– Ah, ahh!.. Bu günleri görseydi… Ne kadar sevinir; önümüzde bize yol gösterirdi,
dediler.
Onların bu şekilde konuşmaları, Sevgili Peygamberimizi duygulandırdı; bir kere
daha büyük hayat arkadaşını hatırlamıştı:
– Hâdice gibi hanım nerede? Bütün herkes beni yalanlarken, O bana
îmân etti. Onlarca servetini uğruma fedâ etti… Öyle kıymetli bir
mü’mine idi ki… Daha hayattayken, Cennette O’nun için zümrütten
bir köşk yapıldı…
Hanımlar, Peygamberimize Hazret-i Ali’nin isteğini arz ettiler. Bunun üzerine Peygamberimiz,
Ümmü Eymen’e damadını huzûra dâvet etmesini buyurdular.
Hazret-i Ali geldi. Hanımlar iki dostu baş başa bıraktı. Genç insan, başı önüne eğik
oturuyordu. Sevgili Peygamberimiz sordular:
– Zevceni ister misin yâ Ali?
Eşsiz terbiye sahibi delikanlı kibarca arz etti:
– Evet yâ Resûlallah!..

Peygamberimiz, Esmâ binti Umeys’e:
– Lütfen Fâtıma’nın evini hazırla. Buyurdular.
Esmâ radıyallahü anhâ, yeni, yamalı ve hasırdan olmak üzere üç minder hazırladı.
Minderleri hurma lifi ile doldurmuştu.

Efendimiz, çeyiz alınması için mehir parasından bir miktar Hazret-i Ebû Bekr’e
verdiler; taşınacak bir şey olursa taşımaları için de yanına Bilâl ve Selmân radıyallahü anhümü kattılar…

Nikâhın üzerinden bir ay geçmiş durumda. Hicretin ikinci yılı, Recep ayı…
Peygamberimiz, Hazret-i Ali’ye de para verip bununla hurma, yağ, un ve yoğurt
almasını buyurdular. Hazret-i Ali, ayrıca zırhını bir Yahudi’ye rehin bırakarak, bedeli ile
arpa aldı.. Arpa ile ekmek yapıldı. Sevgili Peygamberimiz, deriden bir sofra getirterek
bunun üzerinde çekirdeksiz hurma, yağ, un ve yoğurt ile velime yaptılar. İçeriye onarlı
gruplar hâlinde alınan toplam yediyüz kadın ve erkek yiyip içtiler…
Peygamberimiz, düğün gecesi gelin evine teşrif buyurarak, hazırlıkları gözden ge-
çirdiler. Genç çiftin evine gelince, gözlerinin yaşarmasına mâni olamadılar:
– Yâ kızım sabret! Musa bin İmran ile hanımının da yıllarca döşekleri
yoktu…
Gelin evinde şu eşya vardı:
Hazret-i Esmâ’nın hazırladığı üç minder, bir saçaklı halı, hurma lifinden bir yastık,
iki el değirmeni, bir su kırbası, bir toprak testi, meşinden bir su bardağı, bir havlu, bir
elek, bir koç postu, dökük tüylü eski bir Yemen halısı, hurma yaprağından bir sedir, bir
kadife yorgan, Yemen işi iki alacalı elbise.

Kâinatın baş tâcı sordular:
– Esmâ binti Umeys burada mı?
Ümmü Eymen, cevap verdi:
– Evet.
– Demek ki Resûlullahın kerimesine hizmete geldi.
– Evet…
– Hayra karşı olsun.
Sevgili Peygamberimiz, bir kabla su getirttiler. Evvelâ dökülen su ile mübârek ellerini
yıkadıktan sonra, kabdaki suya biraz misk döktüler; ve önce kızlarını çağırdılar… Fâtıma
hazretleri, bir iffet âbidesi gibi duruyor ve edebinden yere bakıyordu. Peygamberimiz, bir
taraftan duâ ederken, bir taraftan da kızlarının başına, göğsüne ve sırtına su çiselediler…
Aynısını damadlarına da yaptılar… En sonunda da İhlâs sûresi ve Mu’avvizeteyn
okudular. Mübârek kızını alnından öpüp, bağrına bastılar ve Hazret-i Ali’ye:
– Hanımın iyi hanımdır, buyurdular. Hazret-i Fâtıma’ya da:
– Er’in iyi erdir, dediler. Sonra:
– Yâ Ali, dediler. Kızımı sana cariye olarak veriyorum; fakat unutma ki,
sen de O’nun kölesisin… dediler ve ilâve buyurdular.
– Evlilik, iki bedende tek bir rûhtur.
Efendimiz, son olarak kapının iki tarafından iki elleri ile tutarak bereket için duâ
ettiler ve gençleri Allah’a emânet ederek ayrıldılar…

Dört gün sonra Resûlullah efendimiz yeni evlileri ziyarete gittiler ve iki ciğerparesinin
arasına oturdular…
Ve sonra:
– Yâ Ali su getir! Buyurdular.
Hazret-i Ali’nin getirdiği suya bir âyet-i kerîme okudular ve sonra:
– İç, dediler, lâkin birazı kalsın.
Kalan suyu damatlarının başına ve göğsüne serptiler ve tekrar su istediler, buna da
duâ okuduktan sonra aynı şeyi kerimelerine de yaptılar ve duâ ettiler:
– Allah sizi ve zürriyetinizi şeytândan korusun.

Biraz sonra Hazret-i Ali’yi dışarı gönderdiler ve O’nu kızlarına sordular.
Hazret-i Fâtıma, şöyle dedi:
– Babacığım, bütün olgunluk ve üstünlükler kendisinde mevcuttur. Ancak bazı
Kureyşli kadınlar, “kocan fakir bir insan” diyorlar…
Kâinatın Efendisi buyurdular ki:
– Ey kızım! Baban ve kocan fakir değildir. Bütün yer ve gök, hazine ve
definelerini bana arz ettiler, kabul etmedim.
– Ey kızım! Eğer benim bildiğimi sen bilseydin; dünya, nazarında hor
ve aşağı olurdu. Kocan, sahâbenin ilklerindendir. İslâmın büyüğüdür.
İlimde en derindir.
– Ey kızım Allahü teâlâ, Ehl-i beytten iki kimse seçti; biri baban ve biri
helâlindir. Sakın O’na bir itaatsizlik etmeyesin.
Bu konuşmadan sonra Hazret-i Ali’yi dâvet ettiler ve O’na da Hazret-i Fâtıma hakkında
ricalarını bildirdiler:
– Yâ Ali! Fâtıma’nın hatırına riayet eyle. O, benden bir parçadır. O’nu
hoş tut. Eğer O’nu üzersen, beni üzmüş olursun.”

EVLENECEK KIZLARA TAVSİYELER

Erkek için de, kadın için de iyi geçinmek, fedakârlık ve sabır ister. (Külfetsiz nimet
olmaz) buyurmuşlardır.
İyi geçinmek için, sıkıntılara katlanmak ve her zaman kendini haklı görmemek gerekir.
Ben haklıyım demek geçimsizliğe yol açar.
Müslüman Bir Annenin, Asırlar Önce Kızına Verdiği Bir Nasihat
Doğup büyüdüğün, senelerce yaşadığın bir yuvadan çıkarak, yabancı bir yere gidecek,
huyunu, suyunu bilmediğin bir insanla yaşayacaksın.
Sen ona yer ol ki, o sana gök olsun.
Sen ona ev ol ki, o da evin direği olsun.
Sen ona cariye ol ki, o da sana köle olsun.
Ona sıkıntı verme ki sevgisini azaltmasın.
Ondan uzak kalma ki, seni unutmasın!
Onun gözünü, burnunu ve kulağını koruyasın ki, gözü senden başkasını görmesin,
senden başkasının kokusunu almasın ve senden hep güzel şeyler işitsin.
Evinde otur, ev ve el işleriyle meşgul ol!
Yiyecek, içecek hususunda o ne getirirse, onunla kanaat et ve şunu bunu alamıyoruz
diye asla şikayette bulunma!
Koca hakkını kendi hakkın üzerine tercih et!
Kocanın akrabasının hakkını da önde tut!
İntizama ve temizliğe dikkat et!
Komşularınla iyi geçin, onlardan gelecek sıkıntılara katlan!
Bilhassa komşular arasında laf getirip götürme! Dedikodudan kaç!
Namazlarını vakit girer girmez kıl!
Tecrübeli Bir Annenin Yeni Evlenen Kızına Yazdığı Nasihat Mektubu
Yavrum! Şimdi sana kırk yıllık evliliğimin tecrübelerine dayanarak bazı nasihatlerde
bulunacağım. Bu nasihatlerime uyarsan dünyada mutlu bir ömür geçirdiğin gibi, âhirette
de ebedi saâdete ulaşırsın.
1- Kanaatkâr ol! Yâni, kocan tarafından getirilen yiyecek ve giyecek her şeyi
memnuniyetle kabul et! Çünkü, kanaat, kalbi huzura kavuşturur.
2- Söylenenleri daima iyi dinle ve kocanın meşru emirlerine itaat et!
3- Evin ve her şeyin her zaman, temiz, muntazam ve düzenli olsun!
4- Eşinin yemek saati ile uyku saatine dikkat etmelisin! Açlık insanı huysuz eder,
uykusuzluk ise, öfkelendirir.
5- Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru! Yaptığın işleri, iyilikleri başa kakma! İyiliğe
karşı iyilik çabuk unutulur, fakat kötülüğe karşı yapılan iyilik unutulmaz.
6- Eşinin yakınlarına güzel muamelede bulun! Kocanın hatâlarını, yalnız iken, yumuşak
bir şekilde söyle!
7- Kocanın sırlarını hiç kimseye söyleme! Karı-koca arasındaki sırlar kabre beraberlerinde
gömülmelidir.
8- Eşinin üzüntüsünü ve neşesini paylaş! Ona her yönüyle iyi bir hayat arkadaşı
ol! Yalan, yuvayı içten içe yıkan bir kurttur.
9- Aranızdaki problemleri kendiniz hâlledin! Sakın bunları, bize ve başkasına ta-
şıma! Kimseden medet umma!
10- Kocandan, almakta zorlanacağı, gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme!
11- Kadının güzel huylusu, eşine Cennet nimetidir. Sen kocana Cennet nimeti ol!
Azap çektirme!
12- Bunları yapabilmen, ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını
kendi arzularına tercih etmenle mümkün olabilir. Hep kendi istek ve arzularını
ön plana çıkartırsan, bu nasihatleri tutman mümkün olmaz.
13- Beş vakit namazını şartlarına uygun kılmazsan zaten bu, felaket olarak sana
da kocana da çocuklarına da yeter. Beş vakit namazın doğru olması için gusül
ve abdestin doğru olması lâzım. Bunların faydasını görmen için itikâdının
doğru olması lâzım. Doğru itikâd ehl-i sünnet itikâdıdır. Her şeyden önce bunları
öğrenin ve tatbik edin. Bunlar varsa her şey zamanla düzelir.
Nasibin Çıkmaması
Cebriyye denilen bid’at fırkası, kaderi suçlar. Mutezile fırkası da, kaderin rolünü
inkâr eder. Her şey takdir iledir. Kaderin, iyisi, kötüsü, tatlısı, acısı, hep Allahü teâlâ-
dandır. Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kazâ, kaderde bulunan
şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır.
Evlenmek, nasibi çıkmak veya çıkmamak da takdire bağlıdır. Allahü teâlâ, takdirine
göre sebepler yaratmaktadır. Meselâ bir kız dua eder, (Yâ Rabbi, evlenmek hakkımda
hayırlı ise, evlenmeyi bana nasip eyle) der. Duası kabul olursa evlenir. Evlenmek için
tedbir almak ve sebeplere yapışmak lâzımdır. Meselâ kötü biri ile evlenip de suçu
kadere yüklemek doğru değildir.
Tedbir alıp sebeplere yapıştıktan sonra evlenemedim diye kendini sıkıntılara sokmak
çok yanlış olur. (Nasibuke, yusibuke) buyurmuşlardır. (Nasipse, kavuşursun) demektir.
Yine, (Nasipse gelir Hint’ten, Yemen’den, nasip değilse, ne gelir elden) demişlerdir.
Sıkıntılı şeylerden kurtulmak için, rahat ibâdet edebilmek ve haramlardan kaçmak
için, sabrederek dua etmek gerekir. Peygamber efendimiz, (Mü’minin silahı duadır)
buyurdu. (İbni Ebiddünya)
Kur’ân-ı kerîmde de meâlen, (Ey îmân edenler, Allah’tan sabır ve namazla
yardım isteyiniz) buyuruluyor. (Bekara: 153)
Görüldüğü gibi, sabrın, namaz ve duanın önemi çok büyüktür. İnsana sıkıntı bazı
şeylerde ısrar etmesinden ileri gelir. Tedbir almalı, fakat tedbire de güvenmemeli.
Çünkü tedbir, takdiri bozamaz. Takdire boyun eğmek ve ona inanmak farzdır. Hadîs-i
şerîfte buyuruldu ki:
(Kadere rıza göstermek mutlu olmaya, rızasızlık ise mutsuzluğa alamettir.)
[Tirmizî]
Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:
İnsana gelen elemler, takdir-i ilahi ile gelmektedir. Razı olmak gerekir. İbadetlere
devam, elemlere, hastalıklara sabredebilmelidir. Allahü teâlânın kereminden afiyet
beklemelidir! Mahluklardan bir şey beklememeli, her şeyin Hak teâlâdan geldiğini bilmelidir!
Dertlerden, elemlerden kurtulmak için dua ve istiğfar etmelidir! Onun takdiri,
iradesi olmadıkça, kimse kimseye zarar veremez. Bununla beraber, sebeplere yapış-
mak, Peygamberlerin yoludur. Sebeplerin tesirini de Allahü teâlâdan talep etmelidir!
(C.1, m.72)
İffet ve Hayânın Önemi
Allahü teâlâ, insan neslinin devamı için, erkek ve kadını birbirine karşı cazip kılmış-
tır. Aynı zamanda, bu kuvvetli duygu karşısında, insanları, dünyada çetin bir imtihana
tâbi tutmuştur. Dünyadaki kısa ömrümüz içinde, en zor imtihan iffet imtihanıdır. Bu
imtihanda kazanan bir insan, dünya ve âhiretin kahramanıdır.
İnsanların kusursuz olması veya insanın düşüklüğü, daha ziyade iffet işinde belli
olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, iffetini muhafaza edenlere, büyük
mükafatlar va’d etmiş, iffetini muhafaza etmeyenlere de, Cehennem azabını göstermiş,
iffetsizleri, bir insanı öldüren bir câni ile bir tutmuştur. Mü’minlerin vasfını
anlatırken de buyuruyor ki:
(Mü’minler, namazlarını huşu içinde kılar, boş, lüzumsuz şeylerden yüz
çevirir, zekâtlarını verir, iffetlerini korur, emanet ve ahidlerine riayet eder.)
[Mü’minûn: 1-8]
İffetli kimse, hayâ sahibidir, yâni günâh işlemeye utanır. Hayâ sahibi olmanın önemi
büyüktür. Bu husustaki birkaç hadîs-i şerîf:
(Hayâ îmândandır.) [Buhârî]
(Hayâsı olmayanın îmânı da olmaz. Îmânsız da Cennete giremez.) [Deylemi]
(Hayâ azlığı küfürdendir.) [Hakîm]
(Hayâ, iffet, dile sahip olmak ve akıl îmândan; cimrilik, müstehcenlik, çirkin
söz ve hayâsızlık nifâktandır.) [Beyheki]
İffet, yâni namus ne kadar önemli ise, namussuzluk da o kadar kötüdür. Namusun
önemi hakkındaki hadîs-i şerîflerin birkaçı şöyledir:
(İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.) [Hakîm]
(Zinadan korunan müslüman Cennete girer.) [Beyheki]
(Kötülükten korunmak için, nikâhlı yaşayın ve iffetli olun!) [İbni Asâkir]
(Başkasının karısını kızını ayartan bizden değildir.) [Hakîm, İmâm-ı Ahmed]
(Bir kadın, beş vakit namazını kılar, namusunu korur, kocası ile iyi geçinirse,
dilediği kapıdan Cennete girer.) [İbni Hibbân]
(Şu altı şeyi yapanın Cennete girmesine kefilim: Doğru konuşan, verdiği
sözü yerine getiren, emanete riayet eden, namusunu koruyan, gözlerini haramdan
sakınan, ellerini kötülükten çeken.) [İmâm-ı Ahmed]
(Hayâ on kısımdır. Dokuzu kadında, biri erkektedir) hadîs-i şerîfinde de bildirildiği
gibi, kadınların hayâsı erkeklerden çoktur. Öyle olmasaydı, çok çirkin işler meydana
çıkardı. Din düşmanları bunu bildikleri için, daha çocukken kadınlardan hayâyı
kaldırmaya çalışıyorlar. Hayâsız bir toplum meydana getirmeye çalışıyorlar. Müslüman
kadını hayâlı olmaya devam etmelidir.
Hadîs-i şerîfte, (Hayâ güzeldir, fakat kadında daha güzeldir) buyuruldu. [Deylemi]

Tesettür ve Hayâ

Müslümân kadınlarının örtünmesi, bunların nâmûslarını korumak için olduğu gibi,
bu örtüler, kadınla erkeği birbirinden ayıran mânevî sınırlar demekdir. Bu örtüler, erkekle
kadın arasına konulan hayâ perdeleridir.
İslâmiyyet, kadınla, kızla konuşmayınız, eğlenmeyiniz, papazlar gibi kadınsız yaşayınız
demiyor. İslâmiyyet, komşunun karısını, kızını başdan çıkarmayınız, onların hayâ
perdelerini parçalamayınız, âile yuvalarını yıkmayınız, istediğiniz kızı alınız, onunla,
evinizde serbestçe, rahatça istediğiniz gibi eğleniniz diyor. Karınızı, kızınızı, yabancı
erkeklerin arasına sokup, onların edeblerini, hayâlarını ve istikbâllerini bozmayınız!
Kendinizin ve başkalarının âile yuvalarını yıkacak taşkınlıklardan sakınınız diyor. Bir
kızı mes’ûd etmek için çalışın, kazanın ve genç iken, erken evlenin diyor.
Hikmet ehl-i bir zât buyuruyor ki; Bir kış sabâhı, alaca karanlıkda tramvayda giderken,
Bâyezîd meydânında bir çöpçü kadının kar süpürdüğünü görünce, yüreğimiz
sızladı. Bu müslümân ninenin, sıcak odasında yatmasını veya okumasını, yahut
çocuklarının ihtiyaçlarını hazırlamasını arzuladık. Çünkü, islâmiyyet, kadınların bütün
ihtiyaçlarını kocasına yüklemişdir. Kocası yoksa, yakın akrabası verecektir. Kimsesi
yoksa, Beyt-ül-mâl, yâni devlet bakacaktır. Kadının her ihtiyacı ayağına gelecektir.
Kadın Gözü İle Kadın
Fransanın büyük bir şair kadını Madame le Lara Mardirous, sosyete kadınlarının
acınacak hâlini şöyle dile getirmiştir. Bunları Cenâb Şihâbüddîn bey (Evrâk-ı eyyâm)
adındaki mecmû’asında tercüme etmiştir:
Kadınlarınıza söyleyiniz! Saâdetlerinin kıymetini bilsinler! Kapalı yaşamağa alışsınlar!
Kapalı yaşamak, onları öyle sıkıntılardan korur ki… Ah, şu omuzumda hıçkırarak
ağlamış kızların adedini bilseler. Kulaklarım, sevilmiş kızların çok fecî ve kalbleri yakan
şikâyetleri ile dolu. Evet, ışıklar ve çiçeklerle dolu bir baloya girebilmek, çok tatlı gibi
görünür. Fakat, sevdiği zevci ile oraya gelen kadının kalbini kemiren kıskançlığı, ne
çok elem verici bir yılandır? Bunu düşünebilir misiniz? Balo, tiyatro, bütün buluşma
yerleri, zevcesine bağlı olan bir erkek, yahut kocasını seven bir kadın için (Seint office)’in
bir azâb hücresi, bir Cehennemdir. Bunları zevcelerinize, hemşîre (kız kardeş)
lerinize iyice anlatınız!

MENKIBE: O Elbiselerin Güzelliği Senin Üzerine Örtülmesindedir
Bir gün muhâcirîn ve ensârın kadınları “radıyallahü anhünne” bir araya toplanmışlardı. Hazret-i
Fâtımanın “radıyallahü anhâ” da gelmesi için Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem”
izin istemişlerdi. Hazret-i Fâtıma, o toplantıda giyeceği güzel elbiseleri olmadığı için, gitmek
istemedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Git yâ Fâtıma! Bizim yolumuzda kimseyi
ümmidsiz bırakmak yokdur” buyurdu. Hazret-i Fâtıma o toplantıya katıldı. Döndüğünde üzüntülü
idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o toplantıya katılan kadınlardan birini çağırıp,
o toplantının durumunu sordular. O hanım dedi ki: Yâ Resûlallah! Fâtıma gelince bütün kadınlar
onun güzel elbiselerine hayrân kaldılar. Birbirlerine böyle güzel elbiseleri nereden almışlar,
diyorlardı. Hazret-i Fâtıma, yâ Resûlallah niçin bana öyle görünmedi ki, ben de sevineydim,
dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, o elbiselerin güzelliği senin üzerine örtülmesindedir.
Onları sana göstermediler ve sen görmedin, buyurdu.

MENKIBE: Bu taâm, Cennet TaâmlarındandırOsmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine ziyâfet vermişdi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” o ziyâfetden çıkıp, eve geldi. Hazret-i
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhümâ”, hazret-i Alîde hüzün görüp, sordu:
Yâ Alî! Bu ne hüzündür ki, sende müşâhede ederim. Hazret-i Alî, “Yâ Fâtıma! Eğer
bizim de dünyalığımız olsa idi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini
evimize davet ederdik. Nitekim bugün hazret-i Osmân davet etdi” dedi. Hazret-i Fâtı-
ma “radıyallahü anhâ” validemiz, “Biz de davet ederiz. Sen git Resulullaha arz et,
Eshabıyla birlikde evimizi şereflendirsinler” dedi.
Hazret-i Alî, “Ey Resûlullahın kızı. Ey Habîbullahın kerîmesi! Ne ikrâm ederiz, hangi
taâmı yediririz?” Hazret-i Fâtıma buyurdu ki, “O Habîbullahdır. Ona Allahü teâlâ ikrâm
eder ve taâm verir, sen merak etme.”
Hazret-i Alî, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına
varıp, “Yâ Resûlallah! Kerîmeniz Fâtıma-tüz-zehrâ sizi evine davet eder. Eshâb-ı kirâm
da berâber buyursunlar der” diye arz etti.
Hazret-i Fâtıma, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin dergâhına teveccüh edip, “Yâ Rabbî! Muhakkak senin Habîbin bugün miskîn kulunun evine geldi. Sen onlara ikrâm
eyle, ni’metler ver. Ben fakîr, onlara ikrâm etmeğe ve ni’met vermeğe kâdir değilim,
gücüm yetmez” diye yalvardı. Bir çömleği vardı. Ateş üzerine [ocağa] koydu. Allahü
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kendi lutüf ve keremi ile o çömleği taâm ile doldurdu.
Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâm ile berâber kalkıp, devletli
ve saâdetli hazret-i Fâtıma’nın, mübârek evlerine geldiler.
Hazret-i Fâtıma “radıyallahü anhâ” validemiz, o taâmı Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine getirdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri ve Eshâb-ı güzîn o taâmdan yediler. Resûlullah hazretleri buyurdular ki,
“İş bu taâm, Cennet taâmlarındandır.” Ondan sonra hazret-i Fâtıma “radıyallahü
teâlâ anhâ” evine girip, secde eyledi, “Yâ Rabbî! Benim kölem yokdur ki âzâd edeyim.
Velâkin dilerim ki, ümmet-i Muhammedin günâhkârlarından bir miktarı-
nı, Cehennem ateşinden âzâd eyleyesin!” diye dua etti.
Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm geldi, “Yâ Resûlallah! Senin kızın Fâtıma-tüz-zehrâ
günâhkâr ümmet için, münâcât etdi. Allahü teâlâ buyurdu ki: (Habîbime selâm eyle
ve de ki, Fâtımanın evine gelenlerin her bir adımına yüz er ve yüz kadın Cehennem
azâbından âzâd eyledim.)”
Bizi müslüman olmakla ve Muhammed aleyhisselâmın ümmeti olmakla şereflendiren
Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne, âline, ezvâcına ve eshâbına ve evlâdına ve
uyanlara selâm olsun.
Sultân-ı Eshiyâ, Hazret-i Aliyyül Mürtedâ
Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü vecheh”, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin, (Fakîrlik ile öğünürüm!) buyurduklarını işitdikden sonra,
dünyaya aslâ iltifât etmedi. Meselâ, mübârek eline bin altın geçse, bir dânesi ertesi
güne kalsın, demezdi. O gün hepsini fakîrlere dağıtırdı. Hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” “Sultân-ı Eshiyâ: Cö-
merdlerin sultânı” buyururlar idi.
Bir gün hazret-i Alî eve geldiğinde, “Yâ Fâtıma-tüz-zehrâ, yâ Hayrünnisâ! Hiç zevcin
ve helâlin için yiyecek bir nesne var mıdır? Zîrâ çok acıkdım” dedi. Hazret-i Fâtıma
“radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, “Yâ Ebel-Hasen! O Allahü tebâreke ve teâlâ
hakkı için ki, şu ânda yiyecek hiçbir şey yokdur. Lâkin mendil ucunda bağlı altı akçe
vardır. O akçeleri alıp, pazara gidip hem kendiniz için bir nesnecik alınız. Hem de Hasen
ve Hüseyn meyve istemişlerdi. Onlar için de bir miktar meyve alınız” dedi.
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” o altı akçeyi alıp, pazara gitdi. Yolda giderken,
bir kimse gördü. Bir müslümanın elinden tutup, “Artık seni bırakmam, katlanmağa
dermânım kalmamışdır. Yâ hakkımı ver. Yâ gel senin ile mahkemeye gidelim” diyordu.
O dertli adam ise, durmadan, “Bir kaç gün daha lutf edip, bana mühlet ver” diye yalvarıyordu.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunların çekişmelerini görünce, yanları-
na varıp, süâl buyurdular ki, “Davanız kaç akçedir?” Dediler ki, “Altı akçedir.” Hazret-i
Alî kendi kendine dedi ki, bu müslümanı bu elemden kurtarayım. Nihâyet, hazret-i
Fâtımaya bir yol ile cevâb veririm. O altı akçeyi verip, o müslümanı ızdırâbdan kurtardı.
Ondan sonra hazret-i Alî bir zaman ne cevâb vereyim diye tefekküre vardı. Bir miktar
zaman üzüldüler. Sonra yine düşündü ki, hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ”
seyyidetün-nisâdır. Resûlullahın kızıdır. Ne diyecek, dedi. Eli boş saâdethânelerine
gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” ko-
şarak gelip, zan etdiler ki babaları yemiş getirdi. Gördüler ki, boş geldi; bir nesne getirmedi.
Ağlamağa başladılar. Sonra hazret-i Fâtıma’ya buyurdular ki, “Yâ Hayrünnisâ!
O altı akçe ile bir müslümanı habsden kurtardım.” Hazret-i Fâtıma buyurdu ki, “Güzel
yapdın, yâ İmâm. Elhamdülillah ki, bir müslümanı bunun gibi elemden kurtardın.”
Böyle buyurmakla berâber, mübârek hâtırları bir miktar mahzûn olur gibi oldu. Bizim
ihtiyâcımız çok idi. Niçin böyle yapdın diyecek iken, öyle demeyip, hemen Allahü teâlâ
hazretleri bize kâfîdir, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Fâtımanın gamının
olduğunu ve iki şehzâdenin ağladıklarını görünce; mübârek gönüllerine üzüntü
gelip, bu elem ile dışarı çıkdı.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına varıp, cemâl-i
şerîflerini müşâhede ederek, bu gamdan kurtulayım niyyeti ile gitdi. Zîrâ bir kimsenin yüzbin
gamı olsa, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mübârek cemâ-
line nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gitdikden başka, kalbine birçok sürûrlar
ve safâlar hâsıl olurdu. Onun için hazret-i Alî, Sultânı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin mübârek ayaklarına yüz sürmeğe gitdi. Biraz gitdikden sonra, yolda
bir kişiye rast geldi. Elinde bir besili deve tutar idi. Hazret-i Alîye dedi ki, ey yiğit, bu deveyi
satarım, alır mısın. Hazret-i Alî buyurdu ki, “Hâzır akçem yokdur.” O şahıs dedi ki, “Sana
veresiye veririm.” Hazret-i Alî, “Ne kadara verirsin?” Dedi ki, “Yüz akçeye veririm.” Hazret-i
Alî, “Makbûlümdür, aldım.” O da râzı olup, öyle olsun dedi. Deveyi hazret-i Alîye teslîm
eyledi. Hazret-i Alî, deveyi eline alıp, biraz gitdikden sonra bir başka şahsa daha rast geldi.
Dedi ki, “yâ Alî, bu deveyi satar mısın?” Hazret-i Alî, “Evet satarım” dedi. O şahs, “Üç yüz
akçeye bana verir misin?” “Hemen verdim” dedi. Deveyi o şahsa teslîm eyledi. O şahıs da
üçyüz akçeyi hazret-i Alîye tamamen verip, deveyi alıp-gitdi.
Hazret-i Alî de sevinip, doğru pazara gitdi. Yiyecekler ve yemişler alıp, saâdethânelerine
vardı. Kapıyı açıp, içeri girdiğinde şehzâdeler sevinip, yemişi ve ni’metleri aldı-
lar. Yemeğe başladılar. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i
Alîye “Bu akçeyi nereden aldın*” diye sordu. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” meydana
gelen hâdiseyi anlatdı. Ondan sonra yemeği yiyip, neş’elendiler. Sonra, Allahü
Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd ve senâ ve şükr etdiler.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, “Yâ Hayrünnisâ! Şimdi ben, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” meclisine gideyim” dedi. Saâdet ile kalkıp, devlethâneden
dışarı çıkdı. Biraz gitmişdi ki, karşıdan Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
göründü. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile otururken
buyurmuşdu ki, “Varayım, Alî ile Fâtıma’yı göreyim.” Saâdet ile kalkıp, gelirken,
hazret-i Alî ile karşılaşıp, tebessüm ederek, buyurdular ki,
“Yâ Alî! Deveyi kimden satın aldın. Kime satdın.” Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” arz etti ki, “Allahü teâlâ ve Resûlü bilir.” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” buyurdu ki, “Yâ Alî! Sana deveyi satan Cebrâîl aleyhisselâm idi.
Satın alan İsrâfîl aleyhisselâm idi. O deve Cennet develerinden idi. Yâ Alî!
Sen o müslümanın sıkıntısını giderdiğin için, Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri dünyada yerine elli hasene verdi. Âhiretde vereceğinin hesâbını
Allahü teâlâ hazretlerinden gayri kimse bilmez.”