Bitki dünyası - kainatingunesi.com

Bitkiler, köklerinin sahip olduğu mükemmel sistemler sayesinde topraktan ihtiyaçları olan maddeleri almaktadırlar. Kökler toprağa sıkı sıkıya bağlanarak bitkinin ayakta durmasını sağlar. Köklerin sahip oldukları üstün fonksiyonel özellikler, onların özel olarak yaratılmış olduklarının kanıtlarındandır.

Bitkilerin hayatlarını sürdürebilmeleri için fotosentez yapmaya, bu işlem için de toprak- tan alacakları suya ve minerallerine ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için de toprak altında sondaj yapan kökler ihtiyaç duyarlar. Köklerin görevi, toprağın altına bir ağ gibi hızla yayılıp su ve mineralleri çekmektir. Bununla birlikte bitki kökleri, narin yapılarına rağmen tonlarca ağırlığa ulaşabilen bitkilerin toprağa sıkıca bağlanıp tutunmalarını da sağlarlar. Köklerin toprağı tutma özelliği son derece önemlidir. Çünkü bu sayede toprak kayma- ları toprağın verimli üstü katmanlarının yağmurlara kaybı gibi insan hayatını etkileyecek olumsuz etmenler de ortadan kalkmış olur. Bu işlemleri yaparken kökler hiçbir teçhizata gerek duymazlar. Köklerin suyu çekme işlemini başlatacak gücü sağlayan bir motorları yoktur. Suyu ve mineralleri metrelerce uzunluktaki gövdeye pompalayacak bir teknik donanımları da mevcut değildir. Ama kökler çok geniş bir alana yayılarak suyu çekebilirler. Peki, kökler bu işi nasıl başarmaktadırlar?

Bitki köklerindeki basınç sistemi

Bitkiler; köklerindeki hücrelerin iç basınçları dış basınçlarından az olduğunda dışarıdan su alırlar. Başka bir deyişle bitki, topraktan ancak ihtiyaç, olduğu zamanlarda su almaktadır. Bunu belirleyen en önemli faktör, bitkinin köklerinin içinde bulunan suyun meydana getirdiği basınç miktarıdır. Bu basıncın dışarıdaki basınç miktarı ile dengelenmesi gereklidir. Bitki bunu sağlayabilmek için, içerideki basınç miktarı azaldığında kökler vasıtası ile dışarıdan su alma ihtiyacı duyar. Bunun tam tersi olduğunda ise, yani bitkideki iç basınç dışarıdakine oranla daha yüksek olduğunda bitki bu dengeyi sağlayabilmek için bünyesindeki suyu yapraklarından dışarı bırakır.

Eğer suyun topraktaki yoğunluğu normalde olduğundan biraz daha yüksek olsaydı, dış basınç çok yüksek olacağından bitki sürekli su alacak ve bir süre sonra bundan zarar görecekti. Bunun tam tersine suyun topraktaki yoğunluğu daha düşük olsaydı. Bitki hücresi dış basınç çok düşük olacağından dışarıdan hiçbir zaman su alamayacaktı. Hatta basıncı denge- lemek için bünyesindeki suyu dışarı salacak yani her iki durumda da kuruyarak ölecekti. Örüldüğü gibi bitki kökleri ne eksik ne de fazla, sadece o anki şartlarda ihtiyaç duyulanmik- tarda basınç ayarlaması yapabilecek bir den- gekontrol mekanizması ile donatılmışlardır.

Köklerin topraktan iyonları almaları

Bitki kökünde yer alan hücreler, hücre içindeki reaksiyonlarda kullanmak için topraktaki  belli iyonları seçerler. Bu son derece önemli bir işlemdir. Çünkü bitki hücreleri, kendi içlerindeki iyonların yoğunluğu, topraktaki iyonların yoğunluğundan bin kere daha fazla olmasına rağmen bu iyonları hücre içine kolaylıkla alabilirler.

Normal şartlar altında yüksek yoğunluktaki bir bölgeden, yoğunluğu daha az olan bölgeye doğru madde akışı gerçekleşir. Görüldüğü gibi bitki köklerinin topraktan iyon temininde bunun tüm tersi meydana gelmektedir. İşte bu nedenle bu işlem için yüksek miktarda enerjiye ihtiyaç vardır. İyonların hücre zarından geçişinde iki faktör etkili olmaktadır. Zarın iyon geçirgenliği ve zarın iki tarafındaki iyonların yoğunluk farkı. Bitkiler bu ayrımı nasıl yapmaktadırlar? Daha doğrusu bir bitkinin kendi kendine elementleri tanıması, ayırt etmesi ve kendisine faydalı olanları bulması mümkün müdür? Böyle bir işlemin milyonlarca yıldır her seferinde, en doğru şekilde gerçekleşmesi tesadüfen mümkün olur mu? Her birinin cevabı “imkânsız” olan bu sorular hakkında daha derin ve ayrıntılı düşünebilmek için köklerin nasıl bir seçicilik özelliğine sahip olduğunu ve bu sırada gerçekleşen olayları inceleyelim.

Köklerin seçiciliği

Kökler, ihtiyaçları olan iyonları kendi bünye- lerindeki yüksek yoğunluğa rağmen kök hücrelerinden geçirerek pompalarlar. Bunun için istenilen iyonları çeken ve istenmeyenleri geri iten bir tanıyıcı sistem olması zorunludur. Bu da iyon pompalarının sadece basit birer pompa olmadıklarını, iyonları seçme özelliğine de sahip olduklarını göstermektedir. Ayrıca bitki- lerin topraktan seçilmiş iyonları emerek kul- lanması, onların tüm canlılar için neden değerli bir mineral besin kaynağı olduğunu da açıklamaktadır. Örneğin nitrojen, topraktan fazla alınması durumunda yüksek ısıda kolay kırılmaya ve güçsüz büyümeye sebep olabilir, az alınması durumundaysa bitkilerde sararma, kırmızılık- ların ve morlukların oluşması, az tomurcuklanma ve geç büyüme gibi sonuçlar doğurabilir.

Fosfor eksikliğindeyse, büyüme yavaşlar. Renk koyulaşır. Bazı bitkilerdeki yapraklarda kahverengileşme ve morarma oluşur, yine tomurcuklanma azalır ve alttaki yapraklar dökülür, çiçek açımı azalır. Körpe bitkilerin gelişmesi ve tohumlanma için fosfor çok önemli bir elementtir.

Bitkiler bu iyon seçici mekanizmaya sahip olmasalardı ne olurdu? Topraktan sadece gerekenleri değil de her türlü minerali alsalardı ya da gereğinden daha az ya da fazla mineral alsalardı neler olurdu? Hiç kuşkusuz ki şu anda yeryüzünde bulunan kusursuz dengede önemli bozulmalar meydana gelirdi.

Görüldüğü gibi Allahü teâlâ, bitki köklerini, bitkinin ihtiyaç duyduğu tüm maddelerle birlikte ve mükemmel yaratmıştır. Bitkiler de hayvanlar gibi Allah’ın iradesiyle hareket ederler. Allahü teâlâ bir âyetinde şöyle buyurmaktadır. “Bitki ve ağaç (O’na) secde etmektedirler.” (Rahman suresi 6. âyet meali)

Glukoz

Bu kimyasal reaksiyonda altı su molekülü ile altı karbondioksit molekülü, güneş ışığının enerjisi sayesinde birleşmektedir. Ortaya çıkan ve glukoz olarak adlandırdığımız molekül, yüksek enerji içerir ve tüm besinlerin temek taşını oluşturur.

Kısacası bitkiler fotosentez yaptıklarında, güneşten gelen enerjisi kullanarak besin üret- miş olurlar. Dünya üzerindeki tek besin üretimi, bitkilerin gerçekleştirdiği bu olağanüstü kimyasal işlemdir. Diğer tüm canlılar bu kaynaktan beslenir. Otobur hayvanlar bitkileri yediklerinde bu güneş kaynaklı enerjiyi almış olurlar. Etobur hayvanlar ise bitkileri yemiş olan otobur hayvanları yemekle yine güneş kaynaklı enerjiyi elde ederler. Biz insanlar da hem bitkiler hem  hayvanlar aracılığında yine aynı enerjiyi alırız. Bu nedenle, yediğimiz her elma, patates, çikolata ya da biftek, aslında bize güneşten gelen enerjiyi verir.

Üstteki formüle dikkat ederseniz, fotosentezin glukoz yanında bir de altı oksijen molekülü açığa çıkardığını görürsünüz. Bitkiler, bu şekilde hayvanlar ve insanlar tarafından sürekli “kirletilen” atmosferi temizlerler.
Kısacası, fotosentez olmaz, bitkiler olmaz, bitkiler olmadığında ise hayvanlar ve biz insanlar da var olamayız. Üzerinde bastığınız çimlerin, pek önemsemediğiniz ağaçların ya da salata malzemesi yaptığınız bitkilerin de- rinliklerinde gerçekleşen ve henüz hiçbir laboratuvarda taklit edilemeyen bu kimyasal reak- siyon, hayatın temel şartlarından biridir.

Peki, acaba güneşin ışığı fotosentez için özel olarak tasarlanmış mıdır? Yoksa bitkiler, kendilerine ne tip ışık gelirse gelsin, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe sahip midir? Bu sorunun cevabı elbette güneş ışığının fotosentez için özel olarak yaratılmış olduğudur.

Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu konuda şunları yazmaktadır. ‘Fo-tosentezi gerçekleştiren molekül klorofildir… Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün güneş ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık işe yaramayacaktır… Eğer bu molekül ve güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve güneşe baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz