Cennet'te Allahü teâlânın görülmesi ve rü'yet zevki - kainatingunesi.com

Cennet’te Allahü teâlânın görülmesi ve rü’yet zevki:

Allahü teâlâyı mü’minler Cennet’te nasıl olduğu bilinmeyen bir görme ile göreceklerdir. Nasıl olduğu bilinmeyeni, anlaşılmayanı görmek de, nasıl olduğu anlaşılmayan bir görmek olur. Belki gören de, nasıl olduğu bilinmeyen bir hâl alır ve öyle görür. Bu bir muamma, bir bilmecedir ki bu dünyâda, evliyanın büyüklerinden seçilmişlere bildirilmiştir. Bu derin güç mes’ele, herkese gizli iken bunlara hakîkat olmuştur.

Bunu Ehl-i sünnetten başka, ne mû’minlerin fırkaları, ne de inanmıyanların bir ferdi anlıyamamışdır. Bu büyüklerden başkası, Allahü teâlâ görülemez demiştir. Bunlar bilmedikleri şeyleri, gördükleri şeylere benzeterek düşündükleri için yanılmıştır. Böyle benzemelerin, ölçmelerin bozuk netîce vereceği meydandadır. Bugün birçok kimse de bu yanlış ölçü ve benzetmekten dolayı imânlarını gayb edip ebedi felâkete sürükleniyor. Bu gibi derin mes’elelerde îmân şerefine kavuşmak, ancak Muhammed aleyhisselâmın sünnetine (yâni getirdiği dîne, islâmiyet’e) uymak ile nasîb olur. Allahü teâlâyı Cennet’te görmeğe inanmak şerefinden mahrum olanlar, bu saadete kavuşmakla nasıl şereflenebilir? “İnkâr eden, mahrum kalır” sözü meşhurdur. Cennet’te olup da görmemek uygun değildir. Çünkü islâmiyet, Cennet’te olanların hepsi görecektir diyor. Bir kısmı görecek, bir kısmı görmeyecek demiyor.

Allahü teâlâyı mü’minler Cennet’te, cihetsiz olarak, karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihâtsız, yâni bir şekilde olmayarak göreceklerdir. Allahü teâlâyı âhırette görmeğe inanırız. Nasıl görüleceğini düşünmeyiz. Çünkü O’nu görmeği akıl anlıyamaz. Buna inanmaktan başka çâre yoktur.

Cennet de, her şey gibi, Allahü teâlânın mahlûkudur. Allahü teâlâ mahlûklarının hiç birisine girmez, birinde bulunmaz. Fakat mahlûklarının bâzısında O’nun nurları zuhur eder. Bâzısında ise o kabiliyet yoktur. Ayna karşısındaki cisimlerin görünüşleri zuhur ediyor. Taşta toprakta ise etmiyor. Allahü teâlâ her mahlûkuna aynı nisbette ise de mahlûklar birbirlerinin aynı değildir. Allahü teâlâ, dünyâda görülemez. Bu âlem, onu görmek nimetine kavuşmağa elverişli değildir. Dünyâda görülür diyen yalancıdır, iftiracıdır. Doğruyu anlıya-mamıştır. Bu dünyâda bu nîmet nasîb olsaydı herkesten önce Musa aleyhisselâm görürdü. Peygamberimiz (s.a.v.) mîrâcda bu devletle şereflendi ise de, bu: dünyâda değildi. Cennet’e girdi ve orada gördü. Yâni âhırette görmüş oldu. Dünyâda görmedi. Dünyâda iken, dünyâdan çıkıp âhırete karıştı ve gördü.

Cennet’teki bu görmeği anlatmak mümkün değildir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerimde Kıyâme sûresinin 22 ve 23. âyetlerinde meâlen; “Yüzler o gün ter-ü tazedir. Rablerine bakacaklardır”, Mutaffifîn sûresinin 15. âyet-i kerîmesinde; “Hayır, onlar îman etmezler. Şüphesiz ki onlar o gün Rablerini görmekten katiyyen mahrumdurlar” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme hakkında, İmâm-ı Şafii ve imâm-ı Mâlik hazretleri buyurdular ki: “Bu âyet-i kerîme, mü’ minlerin Cemâl-i ilâhiyi göreceklerine bir delildir.”

Cerîr bin Abdullah el-Becelî (r.a.) diyor ki: “Resül-i ekremin huzurunda bulunmakla şereflenmiştik. Ay, tam on dördünde idi. Resûl-i ekrem aya bakarak; “Siz Rabbinizi şu ayı görür gibi, görünüşünde bir leke olmadığı gibi görürsünüz. Gücünüz yetiyorsa sabah ve ikindi namazlarına devam edin” buyurdu ve meâlen; “Güneş doğmadan evvel ve batmadan evvel Rabbini ham d ile teşbih et” âyetini okudular.”

Cennet ehli, nîmetler içinde iken bir ses duyulur. Bu sesi Cennet’in yüksek ve alçak, yakın ve uzağında olanların hepsi işitir. Der ki: “Ey Cennet ehli! Hepiniz makam ve yerlerinizden memnun musunuz?” Hepsi birden, evet diyerek razı ve memnun olduklarını bildirirler. Allahü teâlâya yemin ederiz ki, bize iyi yerleri ihsan eyledi. Bulunduğumuz yerlerin değişmesini istemeyiz. Yâ Rabbî, senin nidanı işittik, ona doğru sözle cevap verdik; yâ Rabbî, mübarek cemâline bakmak isteriz, bize kendini göster. Çünkü senin yüksek katında en üstün sevabımız ve büyük mükâfat ve karşılığımız, mübarek cemâline bakmaktır derler.

Bu hâlde Allahü teâlâ. Darüsselâm adındaki Cennet’e, süslen ve kullarımın beni gör-melerine   hazırlan   diye   emreder. Dârüsaelâm, Allahü teâlânın emrine uyarak süslenir ve görecek olanlar için hazırlanır Allahü  teâlâ  meleklerden  birine, kullanma söyle, gelip beni görsünler buyurur Allahü teâlânın bu yüksek emri üzerine, o melek, Allahü teâlânın katından ayrılıp yüksek ve tatlı bir sesle seslenir ve der ki: “Ey Cennet ehli ve ey Allahü teâlânın sevgili kulları, Rabbinizi görünüz.” Bu sesi Cennet’te bulunanların yüksekleri ve aşağıları işitip, hep birden bineklerine atlayıp, beyaz misk ve sarı za’ferândan yüksek bir tepenin üstüne çıkarlar. Orada kapının yanında selâm verirler. Selâmlarında; “Esselâmü aleynâ min Rabbinâ” diyerek, izin isterler. Kendilerine Allahü teâlâ taralından izin çıkınca, Dârüsselâm’ın kapısından girmek isterler.  Bu  hâlde Arş’ın altından Mesire adında bir rüzgâr esip, misk ve za’ferân tepelerl üzerinden geçerek, kaldırmış olduğu misk ve za’ferânı cenâb-ı Hakk’ı göreceklerin üzerlerine saçıp, onlann elbise, baş ve boyunlarını güzel kokularla kokulu yapar. Bu hâl ile Dârüsselâm’a girer. Arş ve Kürsi’ye bakarlar. Henüz tecellî olmadan ve üzerlerine bir nur parlamadan; “Sübhâneke Rabbena, kuddû-sün Rabbül-melâiketi verrûh, tebârekteveteâ-leyte emâ nenzuru vecheke” diyerek, Allahü teâlâyı tesbîh ve takdts ile cemâlini kendilerine göstermesi için yalvarırlar.

Bu durumda, Allahü teâlâ nurdan perdelere; “Çekiliniz” diye emredince, birbiri arkasında olan nur perdeleri kalkar. Hattâ yetmiş perde kalkar. Her perde, bir sonrakinden nur bakımından yetmiş kat kuvvetlidir. Bu hâlde Allahü teâlâ onlara tecellî eyler. Onlar Hakk’ın dilediği kadar secdeye kapanırlar. Secdede; “Sübhâne lekel hamdü vettesbîhu ebeden.” (Bizi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e koydun. Cennet ne güzel yerdir. Senden tamamen razıyız, sen de bizden razı ol) derler. Hamd, tesbîn ve takdis ederler. Allahü teâlânın kendilerinden razı olmasını isterler. Bu hâlde Allahü teâlâ onlara; “Kullarım, ben sizden her hâlinizle razıyım. Şu an amel zamanı değildir. Ancak cemâlimi görmek, ondan lezzet almak ve nîmetlerin zamanıdır, ihsan ve yüz gösterme zamanıdır, istediğinizi dileyin vereyim. Temenninizi arzedin ki, fazlasını ihsan ediyim” buyurur.

Cennet ehli, o zaman tekbir ile başlarını secdeden kaldırırlar. O’nu görürler. Fakat Allahü teâlânın nurunun çokluğundan, O’na bakamazlar. Bu durumda Allahü teâlâ onlara; “Merhaba ey kullarım, ey asfiyâm (seçilmişlerim) ey ahbabım, ey evliyam, ey seçkin kullarım” buyurur ve onlan neşelendirir.

Allahü teâlâ, Cennet’tekilere hitaben; “Geliniz, makamlarınıza oturunuz” buyurduğunda, önce resuller gelip minberler üzerine otururlar. Sonra nebîler gelir, kürsîler üzerinde otururlar. Sonra sâlihler gelip, kıymetli örtüler üzerine otururlar.

Bu hâlde onlara, inci ve yakutla süslü yetmiş türlü renkle renklendirilmiş nurdan sofralar kurulur. Allahü teâlâ, o sofraların hizmetçilerine, onları yediriniz buyurur. Onlara ziyafet için konan her sofra üzerinde, inci ve yakuttan yetmiş bin tabak vardır. Her tabakta yetmiş çeşit yiyecek vardır.

Allahü teâlâ; “Ey kullarım, yiyiniz” buyurur. Onlar da, Allahü teâlânın dilediği mikdarda yerler. Birbirlerine, bizim esas makâmımızdaki yiyecekler, bu yiyeceklerin yanında rü’yâ gibi kalır derler. Allahü teâlâ hizmet edenlere, kullarıma su veriniz diye emreder. Sofrada hizmet görenler, onlara Cennet şarâbı getirirler. Cennet ehli ondan içip, birbirlerine, bizim makâmımızdaki şarablanmız, bunların yanında rüya gibidir derler.

Allahü teâlâ, yine sofrada hizmet edenlere kullarıma meyveler ikram ediniz buyurur. Hizmet görenler meyve getirirler. O meyveleri yedikleri zaman, yine birbirlerine, bizim kaldığımız yerdeki meyveler, bunlann yanında rüya gibidir derler.

Allahü teâlâ onlara, kullarımı yedirip içirdiniz ve onlara meyva verdiniz. Şimdi hülleler giydiriniz buyurur. Hizmetçiler, hülleler giydirirler. Yine birbirlerine, şu giydiğimiz hüllelerin yanında, kendi makamımızda giydiklerimiz rü’ yâ gibi kalır derler.

Hulleleri ile kürsîleri üzerinde otururlarken, Allahü teâlâ onlara Arş’ın altından bir rüzgâr gönderir. O rüzgâra Mesire denir. O rüzgâr onlara Arş’ın altından, kardan beyaz, misk ve kâfur getirir. Onlann elbise, yaka ve başlannı çok güzel kokutur. Sonra önlerindeki sofraları üzerlerinde yemekler olduğu hâlde kaldırırlar. Allahü teâlâ onlara hitaben; “Şu anda benden dilediğinizi isteyiniz vereyim, arzunuzu beyân edin, fazlasını ihsân edeyim” buyurduğunda, hepsi birden; “Ey Rabbimiz, senden istediğimiz, ancak, zâtının bizden razı olmasıdır” derler. Allahü teâlâ; “Ey kullarım, ben sizden razıyım” buyurur.

Bu durumda Cennet’tekilerin hepsi Sübhânallah ve Allahü ekber deyip, secdeye vardıklarında. Allahü teâlâ, kullarım, başlarınızı secdeden kaldırınız, bugün amel günü değildir. Bugün cemâlime bakınız, nimetlerime kavuşmanız, sevinç ve lezzet içinde olmanız îcâbeden gündür buyurur. Bu hâlde, Rablerinin nuruyla, yüzleri nûrlanmış ve parlamış olup, başlannı secdeden kaldırırlar.

Allahü teâlâ onlara; “Menzil ve makamlarınıza dönünüz” buyurmasıyla, oradan ayrılıp giderlerken, hizmetçilerini, binekleri hazırlamış bekler vaziyette bulurlar. Sonra bineklerine binerler. Onlardan isteyen, ‘köşklerine kadar cemâat ve cem’iyyetle beraber gider. Sonra diğerleri de, bu şekilde diledikleri köşklerine giderler. Bunlardan biri köşküne vardığında, zevcesi onu güler yüz ve tatlı sözle karşılayıp; “Şu anda bana, şimdiye kadar sende görmediğim bir güzellik, nur, koku, elbise, hulle ve süsle geldin” der.

Bu anda Allahü tealanın katından bir melek yüksek sesle; “Ey cennet ehli! Bunun gibi size,her zaman sonsuz nimetler verilecektir”diye seslenir.

 

  1. Tefsîr-i Taberî
  2. Tefsîr-i Kurtubî
  3. Tefsîr-i Kebîr
  4. Tefsîr-i Mazharî
  5. Garâib-ül Kur’ân
  6. Hâşiyetü Şeyhzâde aleyhisselâm’l Beydâvî
  7. Şihâb Hâşiyesi
  8. Rûh-ül Beyân
  9. Keşşâf Tefsîrî
  10. Cemel Hâşiyesi
  11. Tefsîr-i Ebüssü’ûd
  12. Râmûz-ul Ehâdîs şerhi; cild-2, sh.175, cild-3, sh.677, 699, cild-4, sh.652
  13. Buhâri
  14. Müslim
  15. Feth-ül Bâri; cild-6, sh.207, 226
  16. Gunyet-üt tâlibîn; sh.161, 173
  17. Şerh-u Mevâkıf (Seyyid Şerif Cürcâni); cild-3, sh.230, 231
  18. İhyâu ulûmiddîn
  19. Künh-ül ahbâr; cild-1, sh. 70, 294
  20. Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediye; sh. 25, 26, 29, 56, 57, 65, 94, 103, 315, 929
  21. Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 208, 210
  22. İslâm Alimleri Ansiklopedisi
  23. Tezkire-i Kurtubî; sh.139, 174