Dinimizde cömertlik ve cömertliğin mana ve ehemmiyeti - kainatingunesi.com
Yazar: Prof. Dr. Ramazan Ayvallı

DÎNİMİZDE “SEHÂVET”İN MA’N VE EHEMMİYETİ

Arapçada “sehâvet” ve “cûd” kelimeleri “cömertlik” ma’nâsında kullanılmaktadır. Arabî bir kelime olan “Sehâvet: Cömert olmak; parayı, mâlı hayırlı/iyi yerlere dağıtmaktan lezzet almak” şeklinde ta’rîf edilmektedir. Aynı ma’nâya gelen “cûd” da “cömerdlik, eli açık olmak” demektir. “Cömerdlik” ise: sözlük ve ansiklopedilerde: “Dînin, vicdânın ve mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermek kendisine zor gelmemek”; “Güzel huylardan biri. El açıklığı, malı, parayı hayırlı yerlere dağıtmaktan lezzet almak, İslâmiyetin emrettiği yerlere seve seve vermek” şeklinde ta’rîf edilmiştir.

Cömertlik, “isrâf” ile “cimrilik” arasında orta bir yoldur/durumdur. Cömert olabilmek için, el ile vermek kâfî değildir. Ayrıca kalbin de verme işinden râzî olması, buna karşı çıkmaması lâzımdır.  Cimriliğin zıddı olan “Cömertlik”, iyi huyların en yükseklerindendir. Âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde övülmüştür. Mukaddes dînimiz İslâmiyette, ihsân ve infâk etme, mâlını hayırda, hak yolda harcama, çeşitli şekillerde medh ve tavsiye edilmektedir. Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki:

“Allah, ihsân edenleri sever.” [Âl-i İmrân, 134, 148; Mâide 13, 93]

“Allah, muhsinler(ihsân edenler)in ecrini zâyi’ etmez.” [Tevbe, 120; Hûd, 115]

“İhsân edenlere, Allahü teâlânın rahmeti elbette çok yakındır.” [A’râf, 56]

“Allahü teâlâ, ihsân edenlerle beraberdir.” [Ankebût, 69]

“Allah, adâleti, ihsânı ve akrabâya vermeyi emreder…” [Nahl, 90]

“…Allah, sana ihsân ettiği gibi, sen de [başkalarına] ihsânda bulun.” [Kasas, 77]

“İhsânın [iyiliğin] karşılığı ancak ihsân olur.” [Rahmân, 60]

“İhsân edenleri müjdele.” [Hac, 37]

“Ana-babaya ihsân edin.” [Nisâ, 36; En’âm, 151; İsrâ, 23]

Kur’ân-ı kerîmde, Hazret-i Yûsuf ve Hazret-i Mûsâ’ya verilen ni’metler bildirildikten sonra buyuruluyor ki: “İhsân edenleri, işte biz böyle mükâfâtlandırırız.” [Yûsuf, 22; Kasas, 14]

BİRE YEDİYÜZ ALMAK

Mallarını, Allah yolunda harcayanlara birçok müjdeler vardır. Allahü teâlâ, meâlen buyuruyor ki: “Gece-gündüz, gizli-açık, Allah yolunda mâllarını infâk edenlerin, Rableri katında mükâfâtları vardır. Bunlar için korku ve üzüntü yoktur.” [Bakara, 247]

Allah rızâsı için yapılan iyiliklerin, verilen zekât ve sadakanın karşılığı, verenin ihlâs derecesine göre, bire ondan bire yediyüze kadar, hattâ daha fazla olur. Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki: “Mâllarını, Allah yolunda harcayanların hâli, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tohuma benzer. Allah dilediğine daha fazla da verir. O vâsi’ [tâkat ve kudret sâhibidir, ihsân ettiği şeyler O’na darlık vermez] ve alîmdir [her şeyi, hâliyle, hakîkat ve özüyle bilicidir. İnfâk edenin niyetini, ihlâslı olup olmadığını ve infâk kudretini bilir].” [Bakara, 260]

ŞEYTÂN, İNSÂNIN DÜŞMÂNIDIR

Şeytân, insânın düşmânıdır; onun mâlını hayra harcamasına mâni’ olmak ister. Şeytânın vesvesesine aldanmayıp Allahü teâlânın va’dine koşmalıdır. Şeytân, insana, ya mâlını isrâf ettirerek boşa gitmesini sağlar veya cimrilik ettirerek, hayra harcamaktan alıkoyar; onu “yoksul olursun, elin daralır” diye de korkutur. Onun için, mâlı, parayı, Allah yolunda harcamaktan korkmamalıdır. Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki:

Şeytân, mâlınızı hayra sarf ettirmemek için sizi yoksullukla korkutur, cimri olmanızı ister. Allah ise, [sadaka ve zekât verene, hayra sarfedene] mağfiret, lutuf, bolluk va’deder.” [Bakara, 268] Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “İblîs, en şiddetli adamlarını [militanlarını] mâlını hayra sarf edene musallat eder.” [Taberânî]

“Sadaka vermeye engel olana la’net olsun.” [İsfehânî]

SADAKANIN FAZÎLETİ

Şimdi burada “Sadaka”nın bir ta’rîfini yapalım: Sözlüklerde “Sadaka”: “Allahü teâlânın rızâsını kazanmak niyetiyle ve karşılık beklemeden, muhtâc olanlara, fakîrlere hibe edilen mâl, para ve her türlü iyilikte, ihsânda bulunma” ma’nâsına geldiği gibi, “Zekât” ve  “Ganîmet” ma’nâlarında da kullanılmaktadır.

Yapıldıktan sonra sevâbı devâm eden hayırlı/iyi işlere, devâmlı hayra sebep olan sadakaya “sadaka-i câriye” denilir. Büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi aleyh): “Sadaka; belâları önler, ömrü uzatır, bedene sıhhat verir, mâlı arttırır” buyurmuştur.

Evliyânın gözbebeklerinden İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) da: “Ölüler için duâ ve istiğfâr ederek ve onlar için sadaka vererek, imdâdlarına yetişmek lâzımdır” buyurmuştur.

Sadakanın fazîleti çoktur. Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:

“Çok sadaka verenin rızkı bollaşır ve duâsı kabûl olur.” [İbn-i Mâce]

“İlmi olan ilminden, mâlı olan da mâlından sadaka versin” (İbn-i Sünnî)

“İnsanda 360 mafsal vardır; her gün, 360 sadaka vermesi gerekir: Birine yol göstermek bir sadaka, zahmet veren bir şeyi yoldan kaldırmak bir sadaka, ihtiyâcından fazla elbiseyi başkasına vermek bir sadaka, başkasına şerrinin dokunmasından çekinmek de bir sadakadır.” [İbn-i Sünnî]

 

MALI SARF EDERKEN ORTA YOLU TUTMALI

Kendisini ve çoluk çocuğunu perîşân edecek kadar çok sarf etmek doğru değildir. Allahü teâlâ, cömert olan sâlih kimseleri överken buyuruyor ki: “Onlar, (mallarını) sarf ederken isrâf ve cimrilik etmezler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” [Furkân, 67]

Hattâ mümkünse fakîr de, az da olsa sadaka vermelidir. Fakîrin az sadaka vermesi, zenginin çok sadaka vermesinden daha kıymetlidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Genç, sıhhatli, para yokken, fakîrliğe düşme korkusu içinde verilen sadaka, sevâp bakımından daha büyüktür.” [Müslim]

MALI HAYIRLI YERLERE HARCAMAK VE HEDİYENİN FAZÎLETİ

Peygamber Efendimiz, yemîn ederek buyuruyor ki: “Sadaka vermekle mâl, aslâ noksânlaşmaz.”[Taberânî] Ayrıca, “Bir melek, (Yâ Rabbî!) İnfâk edenin mâlının bedelini ver; cimrilik edip vermeyenin de mâlını telef et’ diye duâ eder buyurmaktadır. [İbn-i Hibbân]

Mâlımızın noksânlaşmayacağı, hattâ artacağı garanti edildiğine göre, cömertlikten korkmamalıyız. Böylece îmânımızın da kuvvetli olduğu ortaya çıkacaktır. Cömerdin îmânının kuvvetli, cimrinin ise îmânının zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cömertlik, îmân sağlamlığından ileri gelir. Îmânı sağlam olan Cehenneme girmez. Cimrilik, [îmândaki] şüpheden ileri gelir, böyle kimse de Cennete giremez.” [Deylemî]

Mâlı hayra harcama, başkalarına ihsânda bulunma ve hediyenin fazîleti çok büyüktür. Az veya çok sadaka vermeye gayret etmelidir. İhsân etmek ve hediye vermekle ilgili hadîs-i şerîflerden bazıları da şöyledir: “İhsân ehlinden olun.” [Ebû Dâvûd]

“İdârecilerin ihsânını, ihsân olarak kaldığı sürece alın.” [Ebû Dâvûd]

“Komşuna ihsânda bulun ki, [kâmil] mü’min olasın.” [Tirmizî]

“Vermeyene ihsânda bulunanı, Allahü teâlâ Cennete koyar.” [Hâkim]

“Hediye, Allah tarafından gönderilen güzel bir rızıktır.” [Hâkim]

“Ana-babanıza ihsân ederseniz, çocuklarınız da size ihsân ederler.” [Taberânî]

“Allahü teâlâ, ihsân sâhibidir. Öyle ise siz de ihsânda bulunun.” [İbn-i Adiy]

“İhsân kapısını açana, Allah, dünyâ ve âhiret hayrını verir.” [İbn-i Cerîr]

“Hediyeyi kabûl eden, Allah’ın gönderdiğini kabûl etmiş, reddeden de O’nun gönderdiğini reddetmiş olur.” [Râmûzü’l-Ehâdîs] Yine Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Allahü teâlâ, “Biz, mâlı insana, ibâdet etmesi için ihsân ettik” buyurdu.” [İmâm Ahmed]

 

SADAKA VERİRKEN DİKKAT EDİLECEK BAZI HUSÛSLAR

Sadaka verirken, akrabâyı görüp gözetmek daha sevâptır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Fakîre verilen sadaka bir sadaka iken, akrabâya verilen sadaka, hem sadaka, hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadakadır.” [Nesâî]

“En fazîletli sadaka, kin güden yakınına verilendir.” [Taberânî]

“Sıla-i rahim için verme kapısını açan, bolluğa kavuşur.” [İmâm Ahmed]

Sadakayı, isteyen dilencilere değil, muhtâç olup isteyemeyen fakîrlere vermek gerekir. İsteyici olan, hiçbir zaman sıkıntıdan kurtulamaz. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “İsteyici, darlığa düşer.” [İmâm Ahmed]

“Dünyâyı âhirete tercîh edenin sıkıntısı hiç eksilmez, ihtiyâçtan kurtulamaz, doymak bilmeyen bir hırsa kapılır.” [Taberânî]

Peygamber Efendimiz, yemîn ederek, “İsteyene verdiğim sadaka ateş olur” buyurunca, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), “Yâ Resûlallah, öyleyse niçin veriyorsunuz?” diye sordu; cevâbında “Ben, cimrilik yapamam” buyurdu. (Ebû Ya’lâ)

Sadakayı, riyâ korkusu varsa, gizli vermelidir. Peygamber Efendimize, “Yâ Resûlallah! Hangi sadaka daha fazîletlidir?” diye sorulunca, “Az mâldan gizli  verilen sadaka” buyurup, “Eğer sadakayı açık verirseniz güzel olur; gizli verirseniz, sizin için daha hayırlıdır” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. (Taberânî)

Bir hadîs-i şerîfte de buyuruldu ki: “Gizli sadaka, Rabbin gazabını söndürür.” [İbn-i Asâkir]

İmâm Taberânî’nin zikrettiği bir “hadîs-i kudsî”de: “Size gönderdiğim İslâm dîninden râzıyım (ya’nî bu dîni kabûl edenlerden, bu dînin emir ve yasaklarına tâbi olanlardan râzî olurum; onları severim). Bu dînde olmak ancak cömerdlikle ve iyi huylu/güzel ahlâklı olmakla tamâm olur. Dîninizin tamâm olduğunu her gün bu ikisi ile belli ediniz” buyurulmuştur.

Allahü teâlâ, Mâide sûre-i celîlesinin 3. âyet-i kerîmesinde de: “… Bugün sizin dîninizi ikmâl ettim/kemâle erdirdim (dîninizin hükümlerini tamâmladım), üzerinize olan ni’metimi tamâmladım ve dîn olarak da İslâm dînini (verip ondan) hoşnûd/râzî oldum…”  buyurmuştur.

İmâm Buhârî’nin “el-Edebü’l-Müfred”inde zikrettiği bir hadîs-i şerîfte, Sevgili Peygamberimiz (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm): “Sehâvet/cömertlik, Cennet’te bir ağaçtır. Cömerd olan onun bir dalını yakalamıştır. O dal onu, Cennet’e götürmeden bırakmaz. Cimrilik de Cehennem’de bir ağaçtır. Cimri de bu ağacın bir dalını yakalamıştır. O dal da, o adamı, Cehennem’e götürmeden bırakmaz” buyurmuştur.

“Et-Tarîku’s-Sâlim” isimli kitapta da, yine aynı ma’nâda: “Cömerdlik, Cennet ağaçlarından bir ağaçtır; dalları dünyâya uzanmıştır; kim ondan bir dal tutarsa, o dal onu Cennet’e çeker” hadîs-i şerîfine yer verilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz, bir hadîs-i şerîflerinde:  “Ancak iki kişiye gıpta edilir (imrenilir):

1- Allahü teâlânın mâl verdiği ve onu hak yolda (veya hayırda) harcamaya muvaffak kıldığı kimse,

2- Allahü teâlânın ilim verdiği, o ilmiyle amel eden ve onu başkalarına da öğreten kimse” buyurmuşlardır.

Allahü teâlâ, Hazret-i İbrâhîm’i (aleyhisselâm), yemek vermesinden ve misâfir-perverliğinden dolayı övmüştür.

Hazret-i Osmân (radıyallahü anh), çok cömerd olduğundan dolayı, “hesapsız Cennet’e gidecek” diye müjdelenmiştir.

Hazret-i Alî (radıyallahü anh), çok fazla parası olmadığı hâlde, birçok cömertlik yapmıştır. Allahü teâlâ, onu Kur’ân-ı kerîmde övmüştür. Kıyâmete kadar onun cömertliğinden, mertliğinden, cesûrluğundan söz edilecektir.

Bir hadîs-i şerifte: “Cömerdin yemeği şifâ, cimrininki hastalıktır” (Dârekutnî) buyurulmuştur. Büyük âlim ve velîlerden İmâm-ı Gazâlî’nin “İhyâu Ulûmi’d-Dîn” isimli eserinde zikredilen bir hadîs-i şerîfte:  “Cömertlik bütün ayıpları örter” buyurulmuştur.

Cömerdin az ibâdeti, cimrinin çok ibâdetinden üstün olduğu gibi, cömert câhil de, cimri âlimden üstündür. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Aman cimrilikten son derece sakının! Sizden öncekileri cimrilik helâk etmiştir.” [Müslim] “Allahü teâlâ cömerdi, gece-gündüz ibâdet eden cimriden daha çok sever.” [Tirmizî]

“Cömert, Allah’a, insanlara, Cennete yakın, Cehennemden uzaktır. Cimri ise bunun aksinedir.” [Tirmizî] “Bir kulun kalbinde cimrilikle îmân bir arada bulunamaz.” [Nesâî]

“Allah katında cömert bir câhil, cimri âlimden daha üstündür. Çünkü cimrilik en ağır hastalıktır.” [Dârekutnî]

Cömert olmaya çalışmalı, cimrilikten sakınmalıdır! Cömerdin îmânı kuvvetli, cimrinin îmânı ise zayıftır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Cömertlik îmân sağlamlığından ileri gelir. Îmânı sağlam olan Cehenneme girmez. Cimrilik, şekten/şüpheden meydâna gelir. [Îmânda] şüphesi olan da Cennete giremez.” [Deylemî]

“Cömert olun ki, Allahü teâlâ da size cömertlik etsin! İyi bilin ki cimrilik küfürdendir, küfrün yeri de Cehennemdir.” [Deylemî]

Cömert, gayr-i müslim bile olsa, Cehennemdeki azâbı, diğer kâfirlerinki kadar şiddetli olmaz. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

“Cömert kâfir, Cehenneme girerken, Allahü teâlâ, [Cehennemde vazîfeli meleklerin en büyüğü olan] Mâlik’e, “Bunu, dünyadaki cömertliği nisbetinde Cehennemin azâbı hafîf olan tarafına koy” buyurur.” [Deylemî]

Cömerdin kazancı, mâlı bereketli olur. Cömertliği nispetinde mâlı artar. Misâfirin rızkı ile geldiği, kırk gün bereket bıraktığı, sadaka vermekle mâlın eksilmeyeceği hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir.  Her devirde, her yerde yemek vermek çok iyidir. Dünyâda hiçbir iş, cömertlikten ve yemek vermekten daha iyi değildir. Hadîs-i şerîflerde: “Allahü teâlâ, cömerde cömert davranır”, “Cömerdin îmânı kuvvetlidir” ve “En kıymetli amel, bir mü’mini, yemek yedirmek veya başka bir ihtiyâcını görmek sûretiyle sevindirmektir” buyurulmuştur.

Ebû Saîd Muhammed Hâdimî (rahmetullahi aleyh) ise şöyle demiştir:  “Sehâvet/ Cömertlik, iyi huyların en yükseklerindendir.”

 

CÖMERTLİĞİYLE MEŞHÛR HÂTİM-İ TÂÎ, HÂLÂ UNUTULMAMIŞTIR

Bir kimsenin ni’meti varsa ve başkalarına dağıtıyorsa, o kişi sultân olmasa da, halk ona saygı duyar. Dünyâda ad kazanmış ve kazanmakta olan herkes, bu şöhreti aş-ekmek, para-pul, mal-mülk vermekten elde etmişlerdir. Onun için, her gün yemek vermekte kusûr etmemek gerekir.

Hâtim-i Tâî, cömertliği ve misâfir-severliği yüzünden, Sahâbe-i kirâm ve diğer müslümânlar arasında övülmüş, cömertliği dillere destân olmuş, “Esha’l-Arab: Arapların en cömerdi” diye anılmıştır. Dünyâ durdukça, onun cömertliğinden bahsedilecektir.

Abdullah bin Sa’d (Hâtim-i Tâî), altıncı asrın sonunda, yedinci asrın başında yaşamış, cömertliğiyle meşhûr bir Arap şâiri ve kabîle reîsidir. Peygamberimizin devrine yetişmiş, ancak onun Peygamberliğini açıklamasından önce vefât etmiştir, ama oğlu Adî (Adiyy) İslâmiyetle şereflenmiştir. Asıl ismi Abdullah bin Sa’d olduğu hâlde, çok cömert olduğu için “Hâtim”, Tayy kabîlesinden ve o kabîlenin reîsi olduğu için de “Tâî” lakabıyla anılmaktadır.

Hâtim-i Tâî, Arap, Îrân ve Türk edebiyâtında zenginlik, cömertlik, hayır severlik timsâli olarak kullanılır. “Hayra verilen mâl, isrâf olmaz” derdi. Gerçekten çok cömert idi. Öyle ki, kabîlesinin yerleşmiş olduğu yerin etrâfındaki tepelere ateş yaktırarak, yolunu şaşıranların kendisine gelip misâfir olmalarını sağlardı.  Bir muhârebede müslümanlara esîr düşen Hâtim-i Tâî’nin kızı, Peygamberimize gelerek; “Eğer lutfedip beni bağışlarsanız, hakkımda, Arap kabîlelerinin hasetçilerini sevindirmemiş olursunuz. Zîrâ ben öyle bir kabîle başkanının kızıyım ki, babam esîrleri âzâd eder, açları doyurur, çıplakları giydirir, insanlara alçak gönüllülükle davranır, dört yanındakileri korurdu” deyince, Peygamberimiz [onun Hâtim-i Tâî’nin kızı olduğunu anlayınca] kendisini hemen serbest bıraktı. Ona, elbise, binek hayvanı ve yol azığı da verdi.  Hâtim-i Tâî’nin oğlu Adî (Adiyy) de, bilâhare Huzûr-ı Saâdet’e gelerek ikrâm gördü. Resûlullah Efendimiz onu evine götürdü. Kendisi yere otururken Adî (Adiyy)’e minder ikrâm etti. Ona İslâmiyeti telkîn etti, o da îmânla şereflendi.

Müslümân olan Adî bin Hâtim(radıyallahü anh)’in bildirdiği hadîs-i şerîfler, Kütüb-i Sitte’de (6 mu’teber hadîs kitâbında) mevcuttur.

Cömertlikten birçok güzel huy doğar. Bunlardan sekizi meşhûrdur:

  1. Kerem: Herkese faydalı işleri, para yardımı yapmasını sevmektir.
  2. Îsâr: Kendi muhtâc olduğu malı, muhtâc olan başkasına verip, yokluğuna kendisi sabretmektir. İyi huyların çok kıymetlisidir. Bu huy, Kur’ân-ı kerîmde övülmüştür. Eshâb-ı kirâmın hâli böyleydi. Makâlemizin sonunda bu konuda bir misâl de zikredeceğiz.
  3. Affetmek: Düşmândan veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü yeterken, yapmamaktır. Kötülüğe iyilikle karşılık vermek, aftan iyi olur.
  4. Mürüvvet: Muhtâc olanlara lâzım olan şeyleri vermektir. Başkalarına iyilik etmesini sevmektir.
  5. Vefâ: Tanıdıklara, arkadaşlara geçim işlerinde yardımcı olmaktır.
  6. Müsâvât: Tanıdıkları, arkadaşları ni’metlerine ortak kılmak, iyi geçinmektir.
  7. Semâhat: Vermesi lâzım ve şart olmayan şeyleri seve seve vermektir.
  8. Müsâmaha: Terk etmesi lâzım olmayan şeyleri, başkasına faydalı olmak için terk etmektir. Başkasının kabâhatini görmemek demektir. [Ebû Saîd Muhammed Hâdimî, el-Berîkatü’l-Mahmûdiyye fî Şerhi’t-Tarîkati’l-Muhammediyye]

Hindistânlı âlimlerden Mevlânâ Muhammed Rebhâmî (rahimehullah), “Riyâdu’n-Nâsıhîn” adlı eserinde: “Peygamber Efendimiz, insanların en cömerdi idi. Kendisinden bir şey istenip de, yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsânları vardı ki, Rûm imparatorları, Îrân şâhları o kadar ihsân yapamazlardı. Fakat kendisi sıkıntı içinde yaşamayı severdi…” ifâdelerine yer vermiştir.

Evliyânın önde gelenlerinden Bâyezîd-i Bistâmî (kuddise sirruh) da: “Bir kimsenin, Allahü teâlâya muhabbetinin (sevgisinin) gerçek olup olmadığının alâmeti, kendisinde deniz misâli cömerdlik, güneş misâli şefkat, toprak gibi tevâzu (alçak gönüllülük) olmasıdır” buyurmuştur. Yûsuf Sinânüddîn (rahimehullah) isimli âlim de: “Cömerdlik, isrâf ile cimrilik arasında orta bir durumdur. Âzâ ile (uzuvlarla) vermek kâfî değildir. Ayrıca kalbin de verme işinden râzî olması, buna karşı çıkmaması lâzımdır” şeklinde bir ta’rîf yapmıştır.

 

CÖMERDLİĞİN ZIDDI OLAN “CİMRİLİK”

Cömerdliğin zıddı “cimrilik”tir. Cimrilik; “verilmesi îcâb edeni vermemektir” şeklinde tanımlanmıştır. “Cimrilik” hakkında kitaplarda şu kıymetli bilgiler yer almaktadır:

“Cimrilik: Paraya, mala aşırı düşkünlük sebebiyle malı tutup dînin ve aklın bildirdiği yerde harcamamak; cömertliğin zıddıdır.”

 Yine: “Cimrilik: Dînin ve vicdânın, mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermemek; vermek kendisine zor gelmek; bahîllik, pintilik” demektir.

İbâdetlerini yapmayan, Peygamber Efendimizin ism-i şerîflerini duyduğu hâlde salevât okumayan ve müslümân kardeşine rastlayıp da selâm vermeyen kimsenin de cimri olduğu bildirilmiştir.  En büyük cimrilik ise, Kelime-i tevhîdi inanarak söylememek sûretiyle, İslâm dînine girmeyi terk etmektir. Yine mâlından hayırlı yerlere ve fakîrlere harcamak isteyen kimseye; “Malını tut, ihtiyâçlar çok, belki bir gün ihtiyâcın olur. Elindeki mâlı hayır yerlere harcarsan fakîr olursun” diyerek başkasının yapacağı hayra mâni olmak da en büyük cimriliklerdendir.  Yine en büyük cimrilikten birisi de, Allahü teâlânın akıl ve anlayış verdiği kimsenin, Allahü teâlâya kulluk vazîfesini yapabilecek kadar ilim öğrenmekten geri durması ve câhil kalmasıdır. Cimriliğin ayrı bir çeşidi daha vardır ki o da ilimde kıskançlık yapıp öğrenmek isteyene öğretmemektir.  Cimrilik kötü huylardan olup, cimri kimse, dünyâda ve âhirette kötülenir. Kötü huylar kalbi ve rûhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin, rûhun ölmesine sebeb olur.

Cimriliğin sebebi, uzun yaşama arzûsu ve aşırı mâl sevgisidir. İnsanın devâmlı ölümü anması, ölünce bütün mâllarını bırakacağını hâtırına getirmesi, cimrilik hastalığının ilâcıdır.

Cimrilik kötü olduğu gibi, isrâfa kaçan aşırı cömertlik de doğru değildir. Cömertlikte en uygun olanı, orta yoldur.  Mâlı korumak ne kadar mühim ise, saçıp savurmak da o kadar kötüdür. Kişinin vermesi vâcib (lâzım) olduğu şeyleri, meselâ zekâtını, çoluk-çocuğunun nafakasını vermemesi cimriliktir. Bunlara bu şeyleri vermek zor ve ağır gelir. Böyle kimseler, tabîat bakımından cimridirler. İmkânı varken darlık çekmek, muhtaçmış gibi bulunmak çirkindir. İmkânı varken, mâlı sevmekten dolayı, ihtiyaçlarını yerine getirmeyip, darlık ve ihtiyâç içerisinde bulunmak mürüvvet (insanlık) perdesini yırtar.

Allahü teâlâ, bilgisiz cömerdi, cimri âbidden daha çok sever. En fenâ hastalık, cimriliktir. Cimri olanlar, her ne kadar zâhid (dünyâdan el çekmiş) olsalar da, Cennet’e giremezler. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: “Allahü teâlânın fazlından/kendilerine ihsân ettiği mâlda bahîllik/cimrilik edenler (onun zekâtını vermiyenler), iyilik ettiklerini, zengin kalacaklarını mı sanıyorlar? (Hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar.) Hâlbuki kendilerine kötülük yapmış oluyorlar. (Bu, kendileri için bir şerdir/kötülüktür).  O mâlları Cehennemde azâb âleti olacak (yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, baştan ayağa kadar onları sokacaktır). Göklerin ve yerin mîrâsı Allahü teâlânındır.” (Âl-i İmrân sûresi, 180)

Peygamber Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden öncekilerin helâkına sebeb oldu.” (Tebyînü’l-Mehârîm)

“Cimri olanlar, her ne kadar zâhid (dünyâya rağbet etmiyor) olsalar da, Cennet’e giremezler.” (ez-Zevâcir)

“İki huy mü’minde bir araya gelmez: Cimrilik ve kötü ahlâk.” (Hilyetü’l-Evliyâ)

İslâm âlimlerinin de bu konuda çok güzel sözleri vardır:  “Cimriliğin altında; mâl sevgisi, uzun emel ve çoluk-çocuk sevgisi yatmaktadır.” (Bâhilî) “Âlimlerden bâzıları cimriyi ipekböceğine benzetmişlerdir. Bu böcek gâyet kısa olan hayâtında nefsini korumak için bütün çabasını harcıyarak bir koza yapar. Sonunda yaptığı kozanın içinde ölür de, o kozadan başkaları faydalanırlar.” (Ahmed Rif’at)  “Dînin borç ettiğini vermeyenler daha çok cimridirler. Zekâtı vermeyen, çoluk-çocuğunun nafakasını (geçimini) te’min etmeyenler veya bunları yük sayarak yapanlar böyledirler. Bunlar tabîatlarında cimridirler. Zoraki cömerd olmağa çalışırlar veya mallarının döküntüsünü yâhûd istemiyerek orta derecede vermek isterler. Yiyeceği çok olduğu hâlde, aç komşusuna vermemek, önünde yemek varken uzaktan bir fakîrin geldiğini görüp yemeği saklamak, mürüvvete aykırı olup, cimriliktir.” (İmâm-ı Gazâlî)

Peygamberimizin komşusu olan ihtiyâr bir kadın vardı. Kızını, Resûlullah Efendimize gönderdi. “Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok, bana namazda örtünecek bir elbise gönder” diye yalvardı. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) o anda, başka elbisesi yoktu. Mübârek sırtlarındaki entariyi çıkarıp, o kadına gönderdi. Namaz vakti gelince, elbisesizlikten dolayı mescide gidemedi. Eshâb-ı kirâm da bu hâli işitince, “Resûlullah o kadar cömertlik yapıyor ki, gömleksiz kalıp, mescide cemâate gelemiyor. Biz de her şeyimizi fakîrlere dağıtalım” dediler. Allahü teâlâ, hemen İsrâ sûresinin 29. âyetini gönderdi. Önce meâlen; “Ey habîbim, hasîslik etme, bir şey vermemezlik de yapma” buyurup, sonra da; “Sıkıntıya düşecek (ve namazı kaçırarak, üzülecek) kadar da dağıtma! Sadakada ortalama davran” buyurdu.

 

CÖMERDLİKTEN DE İLERİ DERECE OLAN “ÎSÂR”

Konumuzla ilgili bir terim/ta’bîr/ıstılâh daha vardır; o da îsârdır. “Îsâr: Başkasının ihtiyâcını kendi ihtiyâcından önce düşünmek. Muhtac olduğu hâlde, elindeki malı muhtâc din kardeşine verip, yokluğa katlanmak” demektir.

Bu konuda İslâm âlimleri kıymetli bilgiler vermişlerdir:

“Resûlullah’ın Eshâbının hâli cömerdlikten de öte, îsâr idi.” (İmâm-ı Rabbânî)

“Kerem ve ihsân sâhiblerinin âdeti, îsâr etmektir.” (İmâm-ı Rabbânî)

“İnsana lâzım olan şeylerde îsâr yapılır. Kurbet ve ibâdetlerde îsâr yapılmaz. Meselâ

tahâretlenecek kadar suyu, setr-i avret edecek kadar örtüsü olan, bunları kendisi kullanır. Muhtâc olanlara vermez.” (İbn-i Nüceym-i Mısrî)

“Îsârın en güzel örneği, Peygamber Efendimizin mübârek sohbetinde yetişen Eshâb-ı

kirâmda (radıyallahu anhüm) görülmüştür. Bir misâlle bu makâlemizi bitirelim.

Eshâb-ı kirâmdan Huzeyfe (radıyallahu anh) şöyle anlatmıştır: “Yermük savaşında yaralılar arasında amcamın oğlunu arıyordum. Yanımda biraz su vardı. Onu buldum, “su ister misin?” deyince, “isterim” dedi. Tam suyu vereceğim sırada biraz ilerden bir yaralı “Su!” diye inledi. Amcamın oğlu îsâr edip suyu ona götürmem için işâret etti. Gittim baktım ki, Hişâm bin Âs. Suyu tâm ona vereceğim zaman, biraz ilerden bir başka yaralı; “Su!” diye feryâd etti. Hişâm bin Âs da îsâr edip suyu ona götürmem için işâret etti. Bu sefer suyu ona vermek için yanına gittim. Yanına varıncaya kadar vefât etti. Hişâm’ın yanına geri döndüm. O da vefât etmiş! Amcamın oğlunun yanına koştum, onu da vefât etmiş buldum. Su elimde kaldı. Allahü teâlâ hepsine rahmet etsin [ve şefâatlerine nâil eylesin].” (İmâm-ı Gazâlî)