DİNLER, AKÎDELER ve DİN ile FELSEFENİN FARKI İSLÂMİYYETTE FELSEFE VAR MIDIR? - kainatingunesi.com

 

DİNLER, AKÎDELER ve DİN ile FELSEFENİN FARKI

İSLÂMİYYETTE FELSEFE VAR MIDIR?

Yukarıda, muhtelif dinlerin îman esaslarını ve hükmlerini kısaca inceledik. Şimdi de biraz İslâm dîninde felsefe var mıdır?Bunu inceliyelim:

Felsefe, her hangi bir bahs ve mevzû’ üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile incelemeler ve araştırmalarla elde ettikleri netîcelere verilen ismdir. Kısaca, (Her şeyin aslını arama ve ne için var olduğunun sebebini bulma) mânasına gelir. Felsefe, yunanca (Filozofiya = Hikmet sevgisi) demektir ve derin düşünme, arama, kıyaslama ve tedkîk esaslarına dayanır. Felsefe ile meşgûl olanların, hem ruh, hem de fen bilgilerinde çok derin bilgi sahibi olması gerekir. Fakat, bir insan ne kadar ilmi olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış netîceler çıkarabilir. İşte bunun içindir ki, felsefe, hiçbir zaman kesin netîceler vermez. Bir kere de, bunu işiten insanın kendi akıl ve mantık süzgecinden geçirmesi Îcap eder. Her felsefenin bir de zıddı vardır. Onun için, bu karşılığı da incelemek, her iki düşünceyi karşılaştırmak lâzım olur. Birçok felsefî düşüncelerin zamanla değişebileceği unutulmamalıdır. O hâlde, felsefî düşünceler, hiçbir zaman kesinlik taşımaz.

Kur’an-ı kerimde âyetler iki nev’dir. Bunların bir kısmının mânası açıktır. Bunlara (Muhkem âyetler) ismi verilir. Bir kısmının mânası ise, açıkça anlaşılmaz. Bunlar, ayrıca tefsîre, îzâha muhtaçtır. Bu âyetlere (Müteşâbih âyetler) adı verilir. Hadîs-i şerifler [Peygamberimizin sözleri] de, muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısmdır. Bunları tefsîr etmek mecbûriyeti, islâm dîninde (İctihâd) müessesesinin kurulmasına sebep olmuştur. Peygamberimiz de, bizzat ictihâd yapmıştır. Onun ve Eshâb-ı kirâmın yaptıkları ictihâdlar, İslâm bilgilerinin temelidir. İslâm dînini yeni kabûl eden kavmlerin, kendi dinlerine göre mukaddes saydıkları şeylerin islâm dînindeki hükmünün ne olduğunu, islâm dîninin bunlar hakkında nasıl hükm ettiğini sordukları zaman, islâm âlimleri bunlara cevaplar vermişlerdir. Bunlardan îtikat, îman ile ilgili mes’elelerin hâl edilmesi, cevap verilmesinden (Kelâm) ilmi meydana gelmiştir. Kelâm âlimlerinin islâmı yeni kabûl edenlere, eski dinlerinin niçin yanlış olduğunu mantıkî bir tarzda isbât etmeleri Îcap ediyordu. Kelâm âlimleri bu mes’eleleri çözmek için çok uğraştılar. Birçok hakîkatler ve çok kıymetli mantık ilmi ortaya çıktı. Bir yandan da, yeni müslüman olanlara Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, ebedî olduğunu, doğmamış ve doğurmamış olduğunu, onların anlıyacağı tarzda anlatmak ve şüphelerini ortadan kaldırmak Îcap ediyordu. Kelâm âlimleri bu işte çok muvaffak oldular. Bu mukaddes vazîfeyi yapmakta, müslüman fen adamları da, kelâm âlimlerine yardımcı oldular.Meselâ, yıldızlara kudsiyyet veren Sâbiî ve Veseniye ismindeki putperestleri, bu yanlış îtikattan uzaklaştırmak için, mantık ve hey’et [astronomi] âlimi Ya’kûb bin İshak El-Kindî senelerce uğraştı ve sonunda onlara, düşüncelerinin yanlış olduğunu vesikalarla isbât etti. Ne yazık ki, kendisi, eski Yunan filozoflarının sapık fikirlerinin te’sîrleri altında kalarak Mu’tezilî oldu. 260 [m. 873] de, Bağdâdda vefât etti.

Beşinci Abbâsî halîfesi Hârûnürreşîd zamanında, Bağdâdda (Dâr-ül-hikmet) isminde bir müessese kurulmuştu. [Hârûn Reşîd, 193 [m. 809] da Tûsta vefât etti.] Bu müessese büyük bir tercüme bürosu idi. Yalnız Bağdâdda değil, Şâmda,Harrânda, Antakyada da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Buralarda yunancadan ve latinceden eserler tercüme edildi. Hind, Fars kitapları da bunlara eklendi.Ya’nî hakîkî (Rönesans) [Eski kıymetli eserlere dönüş] ilk defa Bağdâdda başladı. İlk olarak Eflâtûnun, Porphyriosun, Aristotelesin [Aristonun] eserleri arabîye tercüme edildi. İslâm âlimleri bunları dikkat ile tedkîk ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının bazı fikirlerinin doğru, ekserîsinin de hatâlı, bozuk olduğunu isbât ettiler. Bunlar, (Muhkem) olan âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere, akla ve mantığa ters düşüyordu. Onların, fen ve din bilgilerinin çoğunda câhil oldukları, aklın, fikrin anlıyamadığı bilgilerde, daha çok yanıldıkları görüldü.Hakîkî âlimler, meselâ imam-ı Gazâlî, imam-ı Rabbânî, bu felsefecilerin en mühim îman bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfürlerine sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun bildirmişlerdir. İmâm-ı Gazâlînin (El-münkizü aniddalâl) kitabında bu husûsta geniş bilgi vardır.

Hakîkî islâm âlimleri, kelâm bilgilerinde, (Müteşâbih) âyet-i kerime ve hadislerin açıklamalarında, yalnız Resûlullahın ve Eshâb-ı kirâmın ictihâdlarına uymuşlar, eski felsefecilerin bunlara uymıyan fikirlerini red etmişler, böylece islâm dînini, hıristiyanlık gibi bozulmaktan korumuşlardır. Câhil kimseler ise, filozofların her sözlerinin doğru olacağını zannederek, bunlara teslim olmuşlardır. İşte böylece (Mu’tezile) denilen bozuk bir islâm fırkası meydana geldi. Peygamberimiz islâmiyette yetmişiki bozuk fırkanın hâsıl olacağını haber vermiştir. Yunan, Hind, Fars, Latin felsefelerinden ilhâm alan, İbni Sînâ, Fârâbî, İbni Tufeyl, İbni Rüşt, İbni Bâce gibi filozoflar zuhûr ederek, bazı bilgilerde Kur’an-ı kerimin hak yolundan ayrılmışlardır. İbni Haldûn, islâm ilimlerini (Ulûm-i Nakliyye) [Tefsîr, Kiraet,Hadis, Fıkh, Ferâiz, Kelâm, Tasavvuf] ve (Ulûm-i akliyye) [Mantık, Fizik, Tabi’at, Kimyâ,  Matematik, Geometri, Mesâha,Münâzara ve Astronomi] adıyla ikiye ayırmıştır. Bunlardan birincilere (din bilgileri), ikincilerden tecrübe ile anlaşılabilenlere ise (fen bilgileri) denir. [İbni Hâldûn, 808 [m. 1406] de vefât etti.]

İmâm-ı Gazâlî rumca öğrenerek eski yunan felsefesini incelemiş, doğru bulmadığı yerlerini red etmiştir.Hârûnürreşîd zamanında islâm ilimlerine karıştırılan felsefe, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflara rehberlik etmiş, bunlar “Farabius” adını verdikleri Fârâbînin te’sîri altında kaldıklarını açıkça itiraf etmişlerdir.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî yetmişiki fırkadan ilk zuhûr eden şî’î fırkasının Dâî’leri ile savaştı. Dâî’ler, Kur’an-ı kerimin bir iç yüzü (bâtını), bir de dış yüzü (zâhiri) olduğunu iddiâ ettiler. Bunlara (Bâtınî fırkası) ismi verilmiştir. İmâm-ı Gazâlî bunların felsefelerini kolayca yıktı. Bâtınîler bu mağlubiyetten sonra, islâmiyetten daha ziyâde ayrıldılar. Mânaları açık olmıyan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânalar vererek (Mülhid) oldular. Siyâsî maksadları sebebi ile işi azıtarak, hak yoldaki (Ehl-i sünnet) müslümanlarının başına belâ oldular.

Şî’îler, Ali taraftârıyız diyerek, İslâm dînine yeni bir felsefe karıştırdılar. Muhtelif fırkaları zuhûr etti. Hâricîler önceden Ali tarafından görünüp, sonra Ona düşman oldular.Bunların îtikatına göre, (Büyük günah işleyen mümin, kâfir olur). Bunun için, Ali ve Muaviyenin kâfir olduklarını iddi’a etmişlerdir.Bu akîdeye [inanca] karşı, ortaya yeni bir akîde daha çıktı.Bunlar her şeyde akla tâbi olarak, (Müminin mümini öldürmesi gibi, çok büyük bir günah işleyen kimse hakkında insanlar, yeryüzünde, karar veremez. Onlar hakkında, ancak Allahü teâlâ, âhırette hükm edecektir. Onun için, bunlar ne mümin, ne de kâfirdir) dediler.Bu yeni akîdeye tâbi olanlara (Mu’tezile) adı verildi. Şî’î fırkasından bir de (Gâliye) [yâni taşkınlar] fırkası zuhûr etti ki, bunların akîdesine göre, Cennet ve Cehennem dünyada bulunmaktadır. Bunlar tamamen kâfirdirler. İslâmiyet ile hiçbir alâkaları yoktur.

İslâmiyeti içerden yıkmak istiyen düşmanlar, islâm ismi altında, yeni bozuk fırkalar meydana getirdiler.Bunlar arasında, Behâiyye, Kâdıyâniyye ve Teblîg-ı cemaat fırkaları şöhret buldu. 32. sayfaya bakınız!

1 –  BEHÂÎLER: Bunların reîsi Elbâb Ali isminde bir Îrânlıdır. Kendisine ayna derdi. Bu aynada Allah görünüyor derdi. Ölünce, Behâüllah, sonra bunun oğlu Abbâs reîs oldu. Abbâs 1339 [m. 1921] de ölünce, yerine oğlu Şevkı geçti.Behâullah, peygamber olduğunu söylerdi. Bunlara göre, ondokuz adedi mukaddes imiş. Her ahlâksızlık şeref imiş. Her dilde kitapları vardır. Adam aldatmasını çok iyi bilirler.

2 –  KÂDİYÂNÎLER: Bunlara Ahmedî de denir. Câmi’ul-ezher üstâdlarından, M.Ebû Zühre diyor ki, (Kâdiyânîliğin kurucusu mirzâ Ahmed, 1326 [m. 1908] de öldü. Lahor civârında Kadyan kasabasına defnedildi. Îsâ aleyhisselâm yahudilerden kaçıp Kişmîre geldi. Kişmîrde öldü derler. AhmedKâdıyânîye peygamber diyorlar. Kur’an-ı kerim, yahudilerin ve hıristiyanların hayrlı olduğunu bildiriyor. Bunun için, ingilizleri sevmek ibâdettir diyorlar. Cihâd emri bitti. Bize kâfir demiyene biz de kâfir demeyiz. Kâdiyânî olmıyana kız verilmez. Onlardan kız alınır diyorlar). Kendilerine inanmıyan müslümanlara Kitapsız kâfir diyorlar.

Dîr-i zûr medresesi müderrislerinden allâme Hüseyn Muhammed, Kâdıyânîlerin küfre sebep olan sözlerini (Erreddü alel-Kâdiyânîyye) kitabında uzun yazmaktadır. Böyle ismler altında gizlenen kâfirler, kendilerini müslüman tanıtıyorlar. Hıristiyanlarla, yahudilerle münâkaşa ederek, islâmiyetin hak din, biricik saadet yolu olduğunu isbât ediyorlar. Bunu anlıyanlar, hemen müslüman oluyorlar. Fakat Behâîler,Kâdiyânîler, Şî’îler ve Vehhâbîler, bu zevallıları aldatarak, kendi bozuk fırkalarına çekiyorlar.Nobel mükâfâtı almış olan fizikçi Abdüsselâm Kâdiyânîdir. Cenûb Afrikada, 1980 senesinde hıristiyanlara karşı mücâdele ederek, onları islâmiyete cezb eden, Ahmed Didad de, Ehl-i sünnet değildir. Yeni müslüman olanların, Ehl-i sünnetin hak yoluna, ebedî saadete kavuşmalarına mani olmaktadırlar.

(Tasavvuf ehli): Hak yolda olan (Ehl-i sünnet fırkasından), Sûfîler meydana çıktı. Bunlar felsefeye bulaşmadı.Kur’an-ı kerimi tâm anlıyabilmek ve hakîkî müslüman olmak için Peygamberimizin yalnız emir ve yasaklarına değil, her hâline ve ahlâkına uymalıdır dediler.

Sûfîlerin yollarının esası şunlardır:

1) Fakirlik, yâni her işte, her şeyde Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Hiç kimse ve hiçbir şey, hiçbir şeyi yaratamaz. Fakat, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olurlar. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır dediler.

2) Zühd ve takvâ, her işte islâmiyete uymaktır. Dînin bütün ahkâmına tamamen uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zamanlarını ibâdet ile geçirmektir. Bugün de sûfî kelimesi, (sofu) şeklinde, dîne çok bağlı olan kimseler için kullanılmaktadır.

3) Tefekkür, sükût ve zikir, yâni hep Allahü teâlânın varlığını, nîmetlerini düşünmek, lüzûmsuz konuşmamak, hiç kimse ile münâkaşa etmemek, mümkün olduğu kadar az konuşmak ve dâimâ Allahü teâlânın ismini zikretmektir.

4) Hâl ve makam, yâni kalbe gelen nûrlarda, kalbin, ruhun temizlenme derecesini anlamak ve kendinin haddini bilmektir.

En meşhûr ve ilk sûfî Hasen-i Basrîdir. 21 [m. 624] de tevellüd ve 100 [m. 727] tarihinde vefât etti. Hasen-i Basrî, öyle büyük bir din âlimidir ki, bütün müslümanlar büyük bir imam [müctehid] olarak tanırlar. Kuvvetli seciyesi, derin ilmi ile meşhûrdur. Vaazlarında herkesin gönlüne Allah korkusu telkîn etmeye çalışmıştır. Kendisinden birçok hadis-i şerif rivayet edilen büyük bir hadis âlimidir. Mu’tezile felsefesinin kurucusu (Vâsıl bin Atâ), önce Hasen-i Basrînin talebesi idi. Sonra, onun dersinden ayrıldı. (Mu’tezil), ayrılan demektir. (Mu’tezile)nin ikinci bir ismi, (Kaderiyye)dir. Çünkü bunlar, kaderi inkâr ederler. (Kul kendi yaptıklarının yaratıcısıdır. Allah hiçbir zaman fenalık yaratmaz. İnsanın irâde ve yaratmak kudreti vardır. O hâlde bir fenalık yapmışsa, bütün mes’ûliyyet ondadır.Bunu kader veya mukadderât ile tevil etmek imkânı yoktur) demektedirler.Hasen-i Basrînin talebesi olan ve dâimâ onun meclisinde bulunan, Vâsıl bin Atâ, kaderiyye düşüncesini ortaya çıkardı. Onun için, kadere inanan, Hasen-i Basrî, onu yanından uzaklaştırdı.

(Tasavvuf ehli)ne yâni Sôfîlere göre, Hakîkî var olan ancak Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, mutlak varlık, mutlak iyilik, mutlak güzellik sahibidir. O, gizli bir hazîne iken, kendini tanıtmak istedi. Dünyayı ve dünyada yaşıyanları yaratmasının sebebi budur. Allahü teâlâ, hiçbir mahlûka hulûl etmemiştir. (Yâni onların içinde değildir.)Hiçbir insan, ilah olamaz. Allahü teâlâ insanın sıfatlarını kendi sıfatlarına benziyen bir sûrette yaratmıştır. Fakat, bu benzeyiş o kadar azdır ki, Onun sıfatlarını deniz sayarsak, insanın sıfatları ancak onun köpüğü olur.

Tasavvufun gayesi, insanı (Marifet-i ilâhiyye)ye kavuşturmaktır. Yâni Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zâtını, yâni kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamberimiz, (Allahü teâlânın zâtını düşünmeyiniz. Onun nîmetlerini düşününüz!) buyurmuştur. Yâni, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nîmetleri düşünmelidir. Bir kere de, (Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hâtırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri, Allah değildir) buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, sâhası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlıyamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakîkate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlıyamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, islâm dîninin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, (Bid’at ehli) veya (Mürted) olmuşlardır. Bid’at ehli olanlar, kâfir değildir, müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, yetmişiki bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kur’an-ı kerimden anladıkları yanlış akîdeler, küfre sebep olmadığı için, müslümandırlar. (İslâm felsefesi diye birşey yoktur. İslâmiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur) dememiz lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerine göre, islâm bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [mânaları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir. Tasavvufun esası insanın kendini (aczini, zevallılığını) tanımaktır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce (Ulvî) aşk esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselâma uymakla kavuşulabilir. Tasavvuf yolunda ilerlerken, kalbde, birçok hâller hâsıl olur. Bu hâllerden biri, (vahdet-i vücûd) yâni (Varlık birdir. Mahlûklar, hâlıkın görünüşüdür) hâlidir. Evet Kur’an-ı kerimde beyan buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecellî eder. Fakat, bu tecellî yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellîsidir. Akıl ile alâkası yoktur. Tasavvuf ehli, Allahın tecellîsini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm bir felaket değil, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allaha dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesîlesidir. Büyük mütesavvıf, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî ölüme, (Şeb-i Âruz = Düğün gecesi) adını vermektedir. [Celâlüddîn-i Rûmî, 672 [m. 1273] de Konyada vefât etti.]Tasavvufta, keder ve Ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecellîler vardır. Mevlânâ, (Bizim dergâhımız Ümitsizlerin dergâhı değildir) diyor. Sözleri aynen şöyledir:(Bâzâ, Bâzâ, Her ançe hestî Bâzâ), (Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, mecûsîlerden, puta tapanlardan da olsan gel! Bizim dergâhımız Ümitsizlik dergâhı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan bile, gel!) Bu sözler, onüçüncü asırda  yaşamış, Baba Eftal Kâşîye de nisbet edilmektedir. Tasavvuf ehli arasında, imam-ı Rabbânî, Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylanî, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî gibi büyük velîler, Sultan Veled, Yûnus Emre, Bağdâdlı Mevlânâ Hâlid gibi Hak âşıkları vardır. Yukarıda bildirilen (Vahdet-i vücûd), tasavvufun gayesi, sonu değildir. Gayeye götüren yolculuklarda, kalbde hâsıl olan ve akıl ile, fikir ile, madde ile ilgisi olmıyan bilgilerdir. Bunlar kalbde bulunmaz, kalbde görünürler. Onun için, vahdet-i vücûd yerine (Vahdet-i şühûd) demelidir. Kalb, temizlenince, ayna gibi olur. Kalbde görünenler, Allahü teâlânın zâtı değildir. Hattâ sıfatları da değildir. Sıfatlarının zılları, sûretleridir. Allahü teâlâ kendi, görme, işitme, bilme gibi sıfatlarının sûretlerini, benzerlerini, insanlara vermiştir. Verdikleri Onunkiler gibi değildir. Onun görmesi, ezelîdir, ebedîdir. Her zaman, her şeyi görür. Vâsıtasız, âletsiz devamlı görür. İnsanın görmesi böyle değildir. Bunun için, Onun görmesi hakîkî görmektir. İnsanın görmesi, o görmenin sûreti, zıllidir, diyoruz. Görmesinin zılli gözde, işitmesinin zılli kulakta tecellî ettiği gibi, sevmesi, bilmesi ve başka birçok sıfatlarının zılleri de, insanın kalbinde tecellî eder, hâsıl olur. Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması lâzım olduğu gibi, kalbin de, bu tecellîye kavuşabilmesi için, hasta olmaması lâzımdır.

Kalbi hastalıktan kurtaran ilâc, üç şeyden yapılır. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îman etmek, ibâdetleri yapmak ve haramlardan sakınmaktır. İslâmiyetten ve tasavvuftan haberi olmıyan kimseler, dîni, dünya kazançlarına âlet ediyorlar. Bu yobazlar, tasavvufa, hattâ ibâdetlere, mistik bir hareket olarak, müzik sokmuş, müzik âletlerinin nağmelerine göre vücûd hareketleri yapmak gibi husûslara, âyin demişlerdir. [Mevlevî âyinleri gibi.] Başlarında mezar taşına benzeyen beyaz uzun külâhları (sikkeleri) ile dönen mevlevîler, sağ ellerini semaya kaldırırlar ve sol ellerini semadan aldıklarını dünya yüzüne göndermeyi belirtmek için, aşağı indirirler. İslâm dîni ile hiçbir alâkası olmıyan ve âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bulunmıyan böyle âyinleri, tarîkat olarak, İslâmiyet olarak tanıtıyorlar. Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri, böyle âyinler yapmadı. Onların zamanlarında tasavvuf vardı. Fakat böyle tarîkatçılık yoktu. Şimdi, bu âyinleri görmek için dünyanın her tarafından birçok insan gelmektedir. Yabancı dillerde tasavvuf hakkında yazılan eserler çoktur ve hepsinde bu bid’at, bozuk yollardan bahs olunmaktırlar. İmâm-ı Gazâlî hem kelâm âlimi, hem de hakîkî tasavvufun mütehassıslarından idi. Kanûnî Sultan Süleymânın şeyhulislâmı büyük din âlimi Ebüssü’ûd Efendi (896 [m. 1490]-982 [m. 1574]) nin tasavvuf ehline karşı çok sert davrandığı, hattâ onların idamı için fetvâ verdiği söylenir. Bu doğru değildir. Ebüssü’ûd Efendi, tasavvuf ehli için değil, bunların içine karışan sapık tarîkatçılar için ve (Tasavvufta yüksek dereceye varanlar için, din teklîfleri kalkmıştır. Onlar için helâl ile haramın farkı yoktur) diyenler için sert davranmış ve bunların fitne çıkarmak, İslâmiyeti yıkmak günahları için, idam edilmelerine fetvâ vermiştir.

İslâm ilimlerine felsefe karıştıranları red edenlerin başında, Peygamberimiz bulunmaktadır. Meşhûr olan bir hadis-i şerifinde, (Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak. Yetmişikisi Cehenneme gidecek, yalnız birisi kurtulacak. Bunlar benim ve eshâbımın yolunda olanlardır) buyurdu. Gelecekten haber veren bu hadis-i şerif, büyük bir mucizedir. Resûlullahın haber verdiği gibi oldu. İslâm bilgilerine felsefeyi karıştırarak, Eshâb-ı kirâmın yolundan ayrılan yetmişiki fırkayı ve bunların felsefelerini, (Ehl-i sünnet) âlimleri uzun bildirmişler, yukarıdaki hadis-i şerifin ışığı altında, bunları vesikalarla red etmişlerdir. Bu büyük âlimlerden biri, Seyyid Şerif Cürcânîdir. Tasavvufta vilâyet derecesine yükselmiş olan bu derin âlim, 816 [m. 1413] da Şirâzda vefât etmiştir. (Şerh-i Mevâkıf) kitabının çok yeri bu vesikalarla doludur. Kelâm ilminin en yüksek derecesinde bulununan Sa’deddîn-i Teftâzânî de çok kıymetli (Şerh-i akâid) kitabında, bid’at felsefesini kökünden yıkmıştır. 792 [m. 1389] da Semerkandda vefât etmiştir. 548 [m 1153] de Bağdâdda vefât etmiş olan Muhammed Şihristânînin (El-milel ven-nihâl) kitabı ise, başından sonuna kadar, bu reddiyyelerle doludur. Bu arabî kitap ve türkçe tercümesi, tekrar tekrar bastırılmıştır. UNESCO tarafından Avrupa dillerine tercüme ve neşredilmiş, İslâmiyetin aslında felsefe bulunmadığını ve islâm felsefesi sözünün doğru olmadığını bütün dünya anlamıştır.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî hem tasavvufu, hem de metafiziği incelemiş, (El-münkız) ve (Et-tehâfütül-felâsife) kitaplarında, felsefecilerin yalnız akla dayandıklarını, çok yanıldıklarını, tasavvufcuların ise, yalnız âyet-i kerimlere ve hadis-i şeriflere tâbi olarak hakîkî îmana ve ebedî saadete kavuştuklarını bildirmiştir. Yukarıda müslüman olduklarını bildirdiğimiz, yetmişiki bid’at ehlinin felsefelerini incelemiş, bunların yunan filozoflarının te’sîrleri altında kaldıklarını görmüştür. (Bid’at ehli) denilen müslümanların akîdelerinin hakîkate, yâni Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uygun olmadığı görülür. Bunların yunan felsefesinden almış oldukları parçalara, 20. Asırda  artık îtibar edilmemektedir. Bid’at sahibi müslümanların akîdeleri birbiri ile kıyâs edilecek olursa, görülür ki, Allahü teâlânın birliği, büyüklüğü, her şeyin Ondan geldiği, Onun her şeye hâkim, kâdir olması, islâm dîninin en hakîkî ve en son din olması, Kur’an-ı kerimin Allah kelâmı oluşu ve Muhammedın Onun son Peygamberi bulunması husûsunda hepsi ittifaklıdır. Hepsi bunları bildirmektedirler. İnsanı, hıristiyanlar gibi, (günahkâr) değil, kudsî bir varlık sayarlar. Bunun için, yetmişiki bid’at fırkasının hepsi mümindir, müslümandır. Böyle olmakla berâber, akıl ile dîni ve felsefeyi bir tutmaktadırlar. Bunun için, îmanlarında farklılıklar vardır. Muhtelif felsefelere bağlı oldukları için, aralarında mânasız ayrılıklar, mücâdeleler baş göstermiştir. Bunların hangisinin haklı olduğu ancak ilim ile ve hadis-i şerifler ile karşılaştırmakla ortaya çıkar, yoksa zor kullanarak, birbirine düşman olarak, birbirini bozuk sayarak değil!

İslâm âlimlerine göre, islâmiyet beş şeye saldırmağı men etmiştir. Bunlar; 1) Can, 2) Mal, 3) Akıl, 4) Nesl, 5) Dindir. O hâlde, sırf kendi inandığı felsefe doğrudur diye, mala, cana kıyan, hiçbir nasihate önem vermeyen, bid’at sahibi bir kimsenin, yâ dîni, yâ da aklı yoktur.

Şimdi bid’at sahiplerinin îman bilgilerine karıştırdıkları felsefelerini bir tarafa bırakarak, Kur’an-ı kerimden seçtiğimiz âyetlerle, Allahü teâlânın hakîkî müslümandan ne istediğini ve ona ne emirler verdiğini bir kere daha tedkîk edelim. Çünkü, İslâmiyetin aslında felsefe yoktur. Yetmişiki bid’at fırkası, felsefeyi islâm dînine karıştırmış, islâmiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemaat) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü islâmiyet, akl-ı selîmin kabûl edeceği bilgilerdir. İslâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dînini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamaya kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona îman ihsân edeceği, İsmâ’îl Hakkı Bursevînin (Ruh-ul-beyan) tefsîri altıncı cüz’ sonunda yazılıdır. [İsmâ’îl Hakkı 1137 [m. 1725] de vefât etti.] Ehl-i sünnet âlimleri, yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid’at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, islâm dînini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak istiyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yûnüs sûresi 44.  âyetinde meâlen, (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. İnsanlar nefslerine zulmediyorlar) buyurulmuştur.

Ra’d sûresinin 11. âyetinde meâlen, (Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.

Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde meâlen, (Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır) buyurulmuştur.

O hâlde, nasıl bir insan olmalıyız? Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde, kendine inananları tarif etmektedir. Furkan sûresinin 63-73.  âyetlerinde meâlen, (Rahîm olan Allahü teâlânın kulları, yer yüzünde gönül alçaklığı ile vakar ve tevâzu ile yürürler. Câhiller, onlara sataşacak olursa, bunlara [sağlık ve selâmet sizin üzerinize olsun gibi] güzel sözler söylerler. [Yâni, büyük bir yumuşaklık gösterirler.] Onlar geceleri secde yapar ve kıyâmda dururlar [yâni, namaz kılarlar.] Onlar, yâ Rabbî, Cehennem azâbını bizden uzaklaştır. Cehennem azâbı devamlıdır ve çok şiddetlidir. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır derler. Birşey verdikleri zaman, isrâf etmezler. Cimrilik de yapmazlar. İkisi ortası bir yol tutarlar. Kimsenin hakkını yimezler. Allaha şerîk koşmaz, Ondan başkasına yalvarmazlar. Allahın dokunulmasını haram ettiği cana kıyıp, haksız olarak kimseyi öldürmezler. [Ancak suçluları cezâlandırırlar.] Zinâ etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa günah işlemiş olur. Kıyâmet günü azâbı kat kat olur. Orada zelîl ve hakîr olarak ebedî bırakılır. Ancak, Allah, tevbe eden ve doğru îman eden ve ibâdet yapan, faydalı iş yapanların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah, af ve merhamet sahibidir. Kim tevbe eder, amel-i sâlih işlerse Allahü teâlâya [tevbesi makbûl ve Onun rızasına kavuşmuş olarak] döner. Onlar yalan yere şâhitlik yapmazlar. Faydasız ve zararlı işlerden kaçınırlar. Kendilerine âyetler okunduğu zaman, kör ve sağır davranmazlar, [dikkat ile dinlerler. Bu âyetlerle kendilerine yapılması emredilen şeyleri yaparlar.]) buyurulmuştur.

Mâide sûresinin 8. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olunuz!) buyurulmuştur.

Mâide sûresinin 89.  âyetinde meâlen, (Allah rastgele ettiğiniz yeminlerden değil, bile bile [yalan olarak] ettiğiniz yeminlerden hesap sorar) buyurulmuştur.

Nahl sûresi, Bekara sûresi ve daha birçok sûrelerde meâlen, (Allah, sabr edenlerle berâberdir. Sabr ediniz. Sabr et, sabr Allah içindir) buyurulmuştur.

Bekara sûresinin 217. âyetinde meâlen, (Fitne çıkarmak, öldürmekten daha kötüdür) buyurulmuştur.

Bekara sûresinin 262. âyetinde meâlen, (Verdiğin malı başa kakma!) buyurulmuştur.

Bekara sûresi 271.ci âyetinde meâlen, (Sadakaları gizli vermek daha iyidir) buyurulmuştur.

En’âm sûresi 151. ve Furkan sûresi 68. âyetlerinde meâlen, (Cana kıymayın) buyurulmuştur.

A’râf sûresinin 31. âyetinde meâlen, (Allah mallarını isrâf edenleri sevmez) buyurulmuştur.

A’raf sûresinin 56. âyetinde meâlen, (Bozgunculuk yapmayın!) buyurulmuştur.

Tevbe sûresinin 7. âyetinde meâlen, (Allah, sözleşmeleri bozmaktan sakınanları sever) buyurulmuştur.

İbrâhîm sûresinin 26. âyetinde meâlen, ([Küfre sebep olan çirkin söz söylemeyiniz.] Çirkin kelâm, rüzgârın yerden kopardığı, kökü olmıyan çirkin bir ağaca benzer) buyurulmuştur.

Nahl sûresi 90. âyetinde meâlen, (Allah, adaleti, iyilik yapmağı, akrabâya bakmağı emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve haddini aşmağı men eder. [İhsân, tasavvuf demektir. Allahü teâlâya, görür gibi ibâdet etmektir]) buyurulmuştur.

İsrâ sûresinin 23-24.  âyetlerinde [ve Ahkâf 15] meâlen, (Anana, babana öf deme, onları azarlama! Onlara tatlı söyle, onlara acıyarak alçak gönüllülük göster. Rabbim, onlar beni küçükken yetiştirdikleri gibi, sen de, onlara merhamet et diye duâ et!) buyurulmuştur.

İsrâ sûresi 26. âyetinde meâlen, (Akrabâna, yolcuya, düşküne hakkını ver! Elindekini isrâf etme!) buyurulmuştur.

İsrâ sûresi 28. âyetinde ise meâlen, ([Eğer fakirlere verecek şeyin yoksa, onlara birşey veremiyeceksen], hiç olmazsa onlara tatlı söz söyle) buyurulmuştur.

Tâhâ sûresinin 131.ci âyetinde meâlen, (O kâfirlerden, kendilerini imtihan etmek için bol bol rızık verdiğimiz kimselere bakma! [Dünyalıkları onları azâba götürecektir!] Rabbinin sana verdiği rızık, daha iyi ve daha devamlıdır) buyurulmuştur.

Rûm sûresinin 31. ve 32. âyetlerinde meâlen, (Dinde ayrı ayrı fırkalara ayrılıp her fırka, kendisini doğru yolda sanarak sevindiği [ ve diğer fırkalara düşman olduğu] kimselerden ve müşriklerden olmayınız!) buyurulmuştur.

Şûrâ sûresi 13.  âyetinde meâlen, (Dine bağlı kalın! Tevhîd ve îmanda ayrılığa düşmeyin!) buyurulmuştur.

Câsiye sûresinin 18-19.cu âyetinde meâlen, ([Şehvetlerine uyan] câhillere tâbi olma! Onlar, seni Allahın azâbından kurtaramazlar. Zâlimler islâma olan düşmanlıklarında birbirinin dostudur. Allahdan korkanların dostu ise Allahdır) buyurulmuştur.

Feth sûresinin 29.  âyetinde meâlen, (Allah, inanıp emirlerini yapanlara, mağfiret ve büyük ecr vaat etmiştir) buyurulmuştur.

Hucurât sûresinin 9.  âyetinde meâlen, (Eğer müminlerden iki fırka birbiri ile harp ederse, aralarını düzeltiniz) buyurulmuştur.

Şûrâ sûresi 40. âyetinde meâlen, (Kötülüğün karşılığı, yine aynı şekilde kötülüktür. Ama, kim affeder ve barışırsa, Allah ona büyük mükâfat verir) buyurulmuştur.

Hucurât sûresi 6. âyetinde meâlen, (Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, [Araştırmadan karar vermeyin!] Yoksa bilmeden bir millete [veya kimseye] fenalık edersiniz ve sonra ettiğinize nâdim olursunuz) buyurulmuştur.

Hucurât sûresinin 10.  âyetinde meâlen, (Ey müslümanlar, siz birbirinizin din kardeşisiniz. İki kardeşinizi barıştırın. Allahdan korkarsanız, size merhamet eder) buyurulmuştur.

Hadîd sûresinin 23.  âyetinde meâlen, (Allahın size verdiği nîmetlerle şımarmayınız! Gayb ettiğiniz maldan ötürü üzülmeyiniz! Allah, kendini beğenen kibrli kimseleri sevmez) buyurulmuştur.

İsrâ sûresinin 35. âyetinde meâlen, (Bir şeyi ölçerken, tartarken ölçüyü tam tut!) buyurulmuştur.

Rahmân sûresi 9.  âyetinde meâlen, (Tartmayı doğru yapın! Tartıyı eksik tutmayın!) buyurulmuştur.

Mutaffifîn sûresinin 1-5. âyetlerinde meâlen, (İnsanlardan kendileri bir şey alırken tam alan, fakat onlara kendileri birşey ölçüp tartarken verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay hâline! Onlar, büyük bir gün için tekrar dirileceklerini zannetmiyorlar mı?) buyurulmuştur.

Bu meâl-i şerifler yanında, Allahü teâlâ, kulun ne kadar dikkat ederse etsin, insan olarak, yine kusurlar yapabileceğini bilmekte, bunlara karşı adalet ve merhamet ile muamele edeceğini Kur’an-ı kerimde beyan buyurmaktadır.

Nahl sûresinin 61. âyetinde meâlen, (Eğer Allahü teâlâ insanları küfür ve günahlarından ötürü dünyada cezâlandıracak olsaydı, yer üzerinde bir canlı kalmazdı) buyurulmuştur.

Ankebût sûresinin 7. âyetinde meâlen, (İnanıp hayrlı iş işleyenlerin kötülüklerini, and olsun, örteriz, onları yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırırız) buyurulmuştur.

Zümer sûresinin 35. âyetinde meâlen, (Allah, îman edenlerin kötülüklerini örter, onlara işledikleri şeylerin en güzellerinin karşılığını verir) buyurulmuştur.

Şûrâ sûresinin 25-26. âyetlerinde meâlen, (Allah kullarının tevbesini kabûl eder. Günahlarını affeder. İnanıp hayrlı iş işleyenlerin duâsını kabûl eder. Ama inkâr edenler için, çetin azâb vardır) buyurulmuştur.

Muhammed sûresinin 2. âyetinde meâlen, (Allah, îman edip hayrlı iş işleyenlerin ve Muhammed aleyhisselâma gönderdiği Kur’ana inananların günahlarını örter ve hâllerini düzeltir) buyurulmuştur.

Necm sûresinin 32. âyetinde meâlen, (Allah, sâlih amel işliyenlere, Cennetini verecektir. Onlar, küçük günahlardan ve büyük günahlardan ve fuhuşlardan sakınanlardır. Senin Rabbinin affı boldur) buyurulmuştur.

Nâzi’ât sûresi 40. âyetinde meâlen, (Kim Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzularından men ederse, varacağı yer şüphesiz Cennettir) buyurulmuştur.

Sebe’ sûresinin 17. âyetinde meâlen, (Biz nankörlerden başkasına cezâ mı veririz?) buyurulmuştur.

İşte, İslâm dîninin esası, insanların kalbine büyük bir ferahlık veren, ruhunu temizleyen ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılan Allahü teâlânın bu yüksek emirlerini yerine getirmektir. Felsefe esasları ise, ancak insan düşüncelerinden ibârettir. Bunları ancak kendilerini red etmek için okumalı, fakat, ancak Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde ve islâm âlimlerinin kitaplarında zikredilen Allahü teâlânın emirlerini kabûl edip, onları yerine getirmelidir. Hakîkî müslümanlık budur. Allahü teâlâ, müslümanların farklı inanışta olmalarını, fırkalar kurmalarını, aralarında îman farkı olmasını men etmiştir. Hele, müslümanların gizli toplantılar yapmasını, gizli cemiyetler kurmasını, iftirâ, gîbet gibi haram olan şeylerle meşgûl olmalarını yasaklamıştır. Bu husûstaki âyet-i kerimelerin meâl-i âlîleri şöyledir:

Mücâdele sûresinin 9-10.  âyetlerinde meâlen, (Ey îman edenler! Gizli konuştuğunuz zaman, günah işlemeği, düşmanlık etmeyi ve Peygambere [ve dolayısıyla müslümanları idare eden makamlara] karşı gelmeyi fısıldaşmayın! Ancak iyilik yapmağı ve Allaha karşı gelmekten sakınmağı konuşun. Öyle gizli toplantılar, müslümanları üzmek için şeytanın istediği şeydir) buyurulmuştur.

Câsiye sûresinin 17. âyetinde meâlen, (Din husûsunda onlara açık alâmetler verdik. Onlar ise, kendilerine ilim geldikten sonra, birbirini çekememezlikten ötürü tefrikaya [ayrılığa] düştüler. Rabbin bunların birbirinden ayrı düşündükleri husûslar hakkında, kıyâmet günü, şüphesiz aralarında hükm edecektir) buyurulmuştur.

Rûm sûresinin 32. âyetinde meâlen, (Dinlerinde tefrikaya [ayrılığa] düşüp, fırka fırka olan ve her fırkasının da kendi inançlarını beğenip sevindiği müşriklerden olmayın!) buyurulmuştur.

Hadîd sûresinin 20. âyetinde meâlen, (Bilin ki, dünya hayatı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda öğünme, daha çok mal ve çocuk sahibi olma davâsından ibârettir. Bu ise, şu yağmura benzer ki, kara topraktan çıkardığı yeşillikler, ekincilerin hoşuna gider. Bu nebâtlar, sonra kurur. Sapsarı olduğu görülür. Sonra çöp olur. Âhirette ise, [Dünyaya düşkün olanlara] çetin ve sonsuz azâb vardır. [Dünyalıkları Allahın emirlerine uygun olarak kazananlara ise,] orada Allahın rızası ve affetmesi vardır. Dünya hayatı, sâdece aldatıcı, geçici bir devredir) buyurulmuştur.

Dünyanın, âhireti kazanmak için bir vâsıta olduğunu, bundan daha güzel anlatacak hangi söz vardır? Bunun için, dünya zevklerine kapılıp, doğru yoldan çıkacak yerde, dînimizin emirlerine iki elle sarılalım. Îmanı ve din bilgileri doğru olup, sapıklara aldanmamış olan bir müslüman, dürüst bir insan, kanûnlara sâdık bir vatandaş, hakîkî bir âlim, vatansever bir kimse olur. Kendine de, milletine de faydalı olur.

İslâmiyet, insana kıymet ve önem verir. Allahü teâlâ, Tîn sûresinin 4.  âyetinde meâlen, (Ben insanı en güzel şekilde yarattım) buyurmakta, insan hayatına çok önem vermekte, (Cana kıymayın!) diye emretmektedir. Hıristiyanların insanı, (günahla kirlenmiş bir çirkef) olarak tarif etmesini, islâm dîni şiddet ile red etmiştir. Bütün insanlar, müslüman olmaya elverişli olarak dünyaya gelirler. Sâf ve temiz olarak doğarlar. Bundan sonra artık, kişinin her yaptığı kendinedir. Zümer sûresi 41. ve Yûnus sûresi 108. âyetlerinde meâlen, (Doğru yolda giden kendi lehinedir, sapıtan kendi zararına sapıtmış olur) buyurulmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, onlara en sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselâmı Peygamber ve en büyük kitabı olan Kur’an-ı kerimi de rehber olarak göndermiştir. Kur’an-ı kerimin ve Peygamberimizin çok açık olarak gösterdiği doğru yoldan gitmiyenler, bunu beğenmedikleri için, şüphesiz cezâlarını göreceklerdir.

Sâd sûresinin 87. âyetinde meâlen, (Kur’an ancak, bütün insanlar için bir nasihattır) buyurulmuştur. İsrâ sûresinin 15. âyetinde meâlen, (Kim doğru yola girerse, kendi lehine girer. Kim, kendi aklına uyarsa, sapıtırsa, kendi zararına sapıtır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz Peygamber göndermedikçe azâb etmeyiz) buyurulmuştur.

Biz, Allahü teâlânın bizi doğru olan îmana kavuşturması için duâ etmeliyiz. Bu da, ancak en hakîkî, en son din olan müslümanlık dînine ve bu dîni doğru olarak bildiren (Ehl-i sünnet)âlimlerinin kitaplarına iki elle sarılmakla olur.

Allahü teâlâ, insanları mümin, müslüman yapmaya mecbûr değildir. Onun merhameti sonsuz olduğu gibi, azâbı da sonsuzdur. Adaleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebepsiz olarak ve o istemeden, îman ihsân eder, verir. Kendi akl-ı selîmine uyarak, ahlâkı ve işleri iyi olanlara da, doğru olan, makbûl olan îmanı vereceği yukarıda bildirilmişti. Bir insanın îmanlı ölüp ölmiyeceği son nefeste belli olur. Bütün ömrü îman ile geçip, son günlerinde îmanı giden, îmansız ölen kimse, kıyâmette îmansızlar arasında olur. Îman ile ölmek için, her gün duâ etmek lâzımdır. Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, Peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lâzım olan şeyleri, kullarına bildirdi. Îman, Peygamberin bildirdiklerini tasdik etmek demektir. Peygamberi tasdik etmiyen, inkâr eden, kâfir olur. Kâfirler, Cehennemde sonsuz yanacaktır. Peygamberi “” işitmiyen kimse, Allahü teâlânın var ve bir olduğunu düşünüp, yalnız buna îman eder ve Peygamber işitmeden ölürse, bu da Cennete girecektir. Bunu düşünmeyip, îman etmezse, Cennete girmiyecek. Peygamberi “” inkâr etmediği için, Cehenneme de girmiyecektir. Kıyâmet günü, hesaptan sonra, tekrar yok edilecektir. Cehennemde sonsuz yanmak, Peygamberi işitip de, inkâr etmenin cezâsıdır. Böyle âlimler arasında (Allahü teâlânın varlığını düşünmeyip îman etmiyen Cehenneme girecektir) diyenler varsa da, bu söz Peygamberi işittikten sonra düşünmiyen demektir. Aklı olan kimse, Peygamberi “” inkâr etmez. Hemen îman eder. Aklına uymayıp, nefsine, şehvetlerine uyar, başkasına aldanır ise, inkâr eder. Muhammed aleyhisselâmın amcası olan Ebû Tâlib Onu, kendi öz çocuklarından daha çok sevdiğini, her vesîle ile izhâr etmiş ve Onu medh için kasîdeler yazmıştır. Muhammed aleyhisselâmın, onun ölüm döşeği yanına gelip, îman etmesi için, çok yalvardığı hâlde, an’anesinden ayrılmamak için, îman etmekten mahrum kaldığı, tarihlerde uzun yazılıdır. An’aneye, modaya uymak hastalığı, nefslerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefslerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük saadetlerden, kazançlardan mahrum kalmışlardır. Bunun içindir ki, bir hadis-i kudsîde, Allahü teâlâ, (Nefslerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünkü, nefsleriniz, bana düşmandırlar!) buyurdu. Hıristiyan doğmuş, hıristiyan terbiyesi almış [daha doğrusu, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış] bir kimse, kolay kolay bu te’sîrden kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dînini değiştirecek olursa, hor görmesi, âilesinin kendisinden uzaklaşması bahs konusu olabilir. Fakat, bütün bunlar, birer sebep olmakla berâber en büyük noksanlardan birinin de, son zamanlarda müslümanların kendi temiz, mantıkî dinlerini bilmemeleridir. Bazı din câhillerinin ve yetmişiki bid’at fırkasından birine kaymış olan sapıkların, islâmiyet hakkında yanlış verdiği bilgiler, bozuk tefsîrler ve fen yobazlarının, fen perdesi altındaki, inkârcı yazıları ve iftirâları, müslüman olmıyanlar üzerinde çok fena te’sîr yapmakta, onları bu tertemiz, berrak, mantıkî ve insânî hak dinden soğutmaktadır. Hâlbuki biz, ne zaman bir okumuş hıristiyanla bu kitapta yazılı husûsları görüşsek, onun islâmiyete karşı büyük hayrânlık duyduğunu görüyoruz. Hakîkî müslümanlar arasına karışmış olan yetmişiki bid’at ehlini bir yana bırakırsak, bundan bir asır evvel, islâmiyet ile hıristiyanlığı tâm tarafsız ve ilmî vesikalara bağlı bir tarzda karşılaştırmış olan Harputlu İshak efendi gibi Ehl-i sünnet âlimleri çok zuhûr etmiştir. Ne yazıkki, bunların eserleri, yabancı dillere çevrilmemiş, başka din mensûbları, onların kitaplarını okuyamamıştır.

İslâm dînini yanlış tanıtmak husûsunda, Ehl-i sünnet olmıyan islâm devletlerinin, büyük zararları olmaktadır. Dünyada bugün adedi 40’ı bulan islâm devletlerinin bir kısmında bulunan sapık din adamları, bütün dünyada, islâm dîni hakkında yanlış bilgi ve kanaat meydana gelmesine sebep olmaktadırlar. Ehl-i sünnet olmıyan memleketlerde, Kur’an-ı kerim yanlış tefsîr edilmekte, hattâ bazı Peygamberler [meselâ Âdem aleyhisselâm] inkâr edilmektedir. Şüphesiz, zamanla bu memleketlerin idarecileri doğruyu öğrenecek ve bu yanlış hareketlerden vazgeçerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazmış oldukları milyonlarca kıymetli kitabın gösterdikleri doğru yolu bulacaklardır.

Îmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır. Bir kimse, ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki, (İnanmamak için elinde senedin vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mani oluyor?) Elbet vesika gösteremiyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir. Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, ( sonsuz olarak ateşte yanmak ) korkunç felaketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çâresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin îman etmesi lâzımdır. Îman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalb ile, ihlâs ile, samîmî olarak inanmak kâfîdir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da bir ihtimal vermesi, zannetmesi akıl îcâbıdır, insanlık îcâbıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegâne ve kat’î çâresi olan (ÎMAN) nîmetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?

Senâüllah Pânî-pütî, (Hukûk-ul-islâm)kitabında buyuruyor ki, (Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, râzı olduğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muhammed aleyhisselâm bildirdi. Hulefâ-i râşidînin çalışmaları ile, her tarafa yayıldı. Eshâb-ı kirâmdan bazıları, bazı bilgileri işitmişlerdi. Bu bilgilerin hepsini topladılar. Eshâb-ı kirâmın bu husûsta üzerimizdeki hakları çok büyüktür. Bunun için hepsini sevmemiz, övmemiz ve itaat etmemiz emrolundu). Bu kitap fârisî olup, Lahorda ve 1410 [m. 1990] da İstanbulda Hakîkat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.