DOKUZUNCU BÖLÜM, İSLAMİYET İLİM DİNİDİR - kainatingunesi.com

D O KU Z U N C U   B Ö L Ü M

İSLAMİYET ve İLİM

İSLAMİYET İLİM DİNİDİR

İslamiyet, ilim dinidir. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde ilim emredilmekte, ilim adamları övülmektedir. Mesela, Zümer Suresi dokuzuncu ayetinde (Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir) buyruluyor. Resulullah efendimizin ilmi öven ve teşvik buyuran sözleri, o kadar çoktur ve meşhurdur ki, diğer dinlerde olanlar bile bunları bilmektedir. Mesela (İhyâ-ül’ulûm) ve (Mevdû’at-ül’ulûm) kitaplarında, ilmin fazileti anlatılırken (İlmi, Çin’de de olsa alınız!) hadis-i şerifi yazılıdır. Yani, dünyanın en uzak yerinde ve kâfirlerde de olsa, gidip ilim öğreniniz! Bir hadis-i şerifte de (Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz, çalışınız!) buyruldu. Yani bir ayağı mezarda olan seksenlik ihtiyarın da çalışması lazımdır ve öğrenmesi ibadettir.(Yarın ölecekmiş gibi ahirete ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerine çalışınız!) buyruldu. (Bilerek yapılan az bir ibadet, bilmeyerek yapılan çok ibadetten daha iyidir), (Şeytanın bir âlimden korkması, cahil olan bin âbidden korkmasından daha çoktur) hadis-i şerifleri ilmin önemini bizlere yansıtmaktadır.

İslam dininde kadın kocasının izni olmadan nafile hacca gidemez. Sefere, misafirliğe gidemez. Fakat kocası öğretmez ve izin vermezse, ondan izinsiz ilim öğrenmeye gidebilir. Görülüyor ki; Allahü tealanın sevdiği büyük ibadet olan hacca izinsiz gitmesi günah olduğu halde, ilim öğrenmeye izinsiz gitmesi günah olmuyor. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve selem” (Nerede ilim varsa orada Müslümanlık vardır. Nerede ilim yoksa orada kâfirlik vardır) buyurdu. İslamiyet, burada da ilim öğrenmeyi emretmektedir. Her Müslümanın önce din, sonra mesleğine ait dünya bilgilerini öğrenmesi lazımdır.

İlim hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Allahü teala bir kimseye iyilik etmek isterse, onu dinde âlim yapar ve ona doğru yolu ihsan eder.)

(Göklerde ve yerde olanlar, âlim için istiğfar ederler.)

(İman çıplaktır. Örtüsü takva, meyvesi ilim, süsü hayadır.)

(Peygamberlik derecesine en yakın olan insanlar, din âlimleridir. Çünkü din âlimleri, insanları peygamberlerin gönderildikleri şeye çağırırlar.)

(Amel etmesi için ümmetime kırk hadis-i şerifimi öğretene kıyamet günü şahit ve şefaatçi olurum.)

(Dinde âlim olanın arzusuna Allahü teala yetişir, hiç ummadığı yerden rızkını verir.)

(Ümmetimden iki kısım insan iyi olursa, insanlar da din hususunda iyi olur: Bunlar âlimler ve devlet reisleridir.)

(Kıyamet gününde üç kısım kimse şefaat eder: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehitler.)

(Âlim ile âbid [çok ibadet eden] arasında yüz derece vardır. İki derecenin arası yetmiş senelik mesafedir.)

(Allahü tealanın cehennemden âzâd ettiklerine bakmak isteyen ilim talebesine baksın! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki; bir âlimin kapısına giden ilim talebesine her adımı için Allahü teala bir yıllık ibadet sevabı yazar ve Allahü tealanın cehennem ateşinden âzâd ettiği kullarından olduğuna melekler şahitlik eder.)

(Ey Ali! Ya âlim ol veya ilim talebesi! Yahut da dinleyici ol! Dördüncüsü olma, helak olursun!)

İLİM  ÇEŞİTLERİ

İslam ilimleri iki kısımdır. Birincisi “Din bilgileri”, ikincisi “Fen bilgileri”dir. İslam âlimi olmak için, her ikisini de öğrenmek lazımdır. Din bilgilerinden lazım olanları öğrenmek ve yapmak her Müslümana lazımdır. Yani “Farz-ı ayn”dır. Fen bilgilerinden lazım olanları yalnız bu işe ayrılmış olanların öğrenmeleri ve yapmaları lazımdır. Yani “Farz-ı kifaye”dirler. Bu iki farzı yerine getiren millet, muhakkak ilerler ve medeni olur. Orta Çağ’daki Müslümanlar, bunun için medeniyet rehberi olmuşlardı.

Din Bilgileri: Din bilgisi; iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Bu üçünden biri noksan olursa, din bilgisi tamam olmaz, yok demektir. Bu bilgilere “Naklî İlimler” denir.

Din bilgileri dört kaynaktan alınmıştır. Bu dört kaynak; Kur’an-ı Kerim, Hadis-i şerifler, Kıyas-ı fukaha ve İcma-ı ümmettir. Din bilgiler de sekiz büyük kısma ayrılır. Bunlar; tefsir ilmi, hadis usulü ilmi, hadis ilmi, kelam ve kelam usulü ilmi, fıkıh ve fıkıh usulü ilmi, tasavvuf, yani ahlak ilmidir. Erkek ve kadın her Müslümanın bu sekiz bilgiden kelam, fıkıh, tasavvuf, ahlak bilgilerini, lüzumu kadar öğrenmesi farz-ı ayndır, öğrenmemesi günahtır.

Fen Bilgileri: Bunlara “Tecrübî ilimler” de denir. Bir şehirde bu bilgileri bilen bir âlim bulunmazsa, şehirde bulunanların hepsi günaha girer.

Din bilgileri zamanla değişmez. İman bilgilerinde fikir yürüterek yanılmak, yanlış düşünmek özür olmaz, suç olur. Fıkıhtaki işlerde, İslamiyetin gösterdiği özürlerle; İslamiyetin bildirdiği değişikliklerden, kolaylıklardan istifade olunur. Kendi düşüncesi, görüşü ile değişiklik yapılamaz. Fen bilgilerinde değişiklik, yenilik, ilerlemek her zaman mümkündür. Bunları kâfirlerden de arayıp bulup öğrenmek, yapmak lazımdır.

İSLAMİYET ve FEN BİLGİLERİ

İslamiyet, fen ilimleriyle uğraşılmasını Müslümanlardan istemektedir. Fen “Mahlukları, hadiseleri görmek, inceleyip anlamak ve deneyip benzerini yapmak” demektir. Fen bilgilerinde, sanatta ilerlemeye çalışmak ve en modern harp silahlarını yapmaya uğraşmak, farz-ı kifayedir. Müslüman olmayanlardan daha çok çalışmamızı, dinimiz emretmektedir. O halde İslamiyet; fenni, tercübeyi, müsbet çalışmayı emreden dinamik bir dindir.

İslamiyetin hükümlerini iyice kavramış ve bugünkü medeniyetin temelini teşkil eden, fen kollarının tarihçesini incelemiş bir fen adamı pek açık olarak görür ki; tarih boyunca hiçbir zamanda, hiçbir teknik başarı, hiçbir fennî hakikat, İslamiyete karşı durmamış, daima ona uygun bulunmuştur. Nasıl uygun olmasın ki; tabiatı incelemek ve madde ile kuvvet üzerinde çalışmak ve bu hususlardaki her işte akla güvenmek, İslamiyetin emrettiği şeydir. Allahü teala, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde (Sizden evvel gelip geçenlerin hayatlarını, gittikleri yolları ve başlarına gelenleri gözden geçirip onlardan ders alınız! Yerleri, gökleri, canlıları, cansızları ve kendinizi inceleyiniz! Gördüklerinizin içini, özünü araştırınız! Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hakimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız!) buyuruyor.

İLİM NASIL ÖĞRENİLİR?

İnsanın bir şeyi bilmesi, üç vasıtadan birisi ile olur. Bunlar ise şunlardır:

1- Duygu Organları: His organları göz, kulak, burun ve deri olmak üzere beştir. Bunlar sıhhatli olduğu zaman, bir şey hakkında elde ettiği bilgiye güvenilebilir. Gözde renk körlüğü olduğu zaman gördükleri yanlıştır. Sinir sisteminin bozukluğunda veya nezle grip olunduğunda derinin duyarlılığı azalır.

2-Akıl: Akıl ile bilmek iki şekilde olur: Düşünmeden hemen bilinirse “Bedihi bilgi” denir. Düşünmekle bilinirse “İstidlali bilgi” denir. Her şeyin, kendi parçasından büyük olduğu bedihîdir. Hesapla elde edilen bilgiler istidlalîdir.

His organları ve akıl ile birlikte hasıl olan bilgilere “Tecrübî bilgi” denir. Bunlar, çeşitli deneyler sonucu elde edilen bilgilerdir. Aklî ilimler, yani fen bilgileri his organları ve akıl ile tecrübe edilerek elde edilir.

3- Güvenilir Haber: Buna “haber-i sadık” da denir. Güvenilir haber ikidir: a) Tevatür haberleri: Her asrın güvenilen insanlarının hepsinin söylemesidir. b) Peygamber haberleri: Allahü tealanın, vahiy yoluyla, peygamber olarak seçtiği kimseye bilgi vermesi ve onun da insanlara naklettiği bilgilerdir. Din bilgileri, nakil yoluyla gelen bilgilerdir.

İmam-ı Gazali (El-Münkızu-anid-dalal) kitabında diyor ki: “Akıl ile anlaşılan şeyler, his organları ile anlaşılanların üstünde olduğu ve bunların yanlışını çıkardığı gibi, akıl da peygamberlik makamında anlaşılan şeyleri kavramaktan acizdir. İnsanın inanmaktan başka çaresi yoktur. Akıl, anlayamadığı şeyleri nasıl ölçebilir. Bunların doğru ve yanlış olduğuna nasıl karar verebilir?”

Hiçbir akıl, ahiret bilgilerini bulamayacağı, çözemeyeceği içindir ki, Allahü teala, her asırda, dünyanın her tarafına Peygamber göndermiş; en son ve kıyamete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya peygamber olarak da Muhammed aleyhisselamı seçmiştir. Bütün peygamberler, akıl ile bulunacak dünya işlerine dokunmayıp yalnız bunları araştırmak, bulup faydalanmak için çalışmayı emir ve teşvik buyurmuş, kendileri dünya işlerinden her birinin, insanları ebedî (sonsuz) saadete veya felakete nasıl sürükleyebileceklerini anlatmış ve Allahü tealanın beğendiği ve beğenmediği şeyleri açık olarak bildirmişlerdir. Sevgili Peygamberimizin din kitaplarında yazılı ilim, sıhhat (sağlık), fen, ahlak, adalet ve bütün saadet kollarını kavrayan ve bin dört yüz seneden beri dünyanın her tarafından gelmiş; ilim, tecrübe ve akıl sahiplerini hürmet ve hayranlıkta bırakan ve hiçbirisinde kimse tarafından bir kusur ve hata bulunamamış olan emirleri ve sözleri, böyle olduğunu ispat etmektedir.

  ÂLİMİN KIYMETİ BÜYÜKTÜR  

İlim çok şerefli olup, Allahü tealaya yakın olma vesilesidir. Bütün ilimlerin başı Allah korkusudur. Nitekim Allahü teala, (Ancak âlim olanlar Allah’tan korkar!) buyuruyor.

Allahü tealadan korkmanın alameti; ilmi arttıkça Allah’tan korkmanın da artmasıdır. Sevgili Peygamberimiz “İlmimi artır” diye duada bulunmuştur. Âlimin üstünlüğünü bildiren hadis-i şeriflerde buyruldu ki:

(Bir kimse, bir âlimi sever ve arada bir ziyaretine giderdi. Allahü teala, bir meleği insan şeklinde onun yoluna gönderdi. Melek sordu:

-Nereye gidiyorsun?

-Filan âlimi ziyarete gidiyorum.

-Bir yakınlığınız var mı?

-Hayır, yok.

-Onunla görülecek bir dünya işiniz mi var?

-Hayır, yok.

-O halde niçin gidiyorsun?

-Onu seviyor, Allah rızası için onun ziyaretine gidiyorum.

-Bilesin ki ben meleğim ve sana müjde veriyorum: O âlimi sevdiğin için, Allahü teala seni affetti.)

Yine Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:

(Âlimin yüzüne bir kere bakmak, Allahü teala katında gündüzleri oruç, geceleri namazla geçen altmış yıllık ibadetten daha sevgilidir.)

(Lokman hazretleri, çocuğuna şöyle nasihat verdi: [Âlimlerle otur, hikmet sahiplerinin sözlerini dinle!’ Muhakkak ki Allahü teala, bahar yağmuru ile toprağa hayat verdiği gibi, ölü kalpleri hikmet nurları ile diriltir].)

Âlimler, hidayet yıldızlarıdır. Hadis-i şerifte, (Yeryüzünde âlimler, karanlık gecede denizde ve karada olanların, onlar vasıtasıyla yolunu buldukları gökteki yıldızlar gibidir. Yıldızlar örtülünce yollarını kaybederler) buyruldu. Âlim kalmayınca da insanlar yollarını böyle şaşırırlar.

Yine hadis-i şerifte buyruldu ki, (Hangi şehre veya köye bir âlim, yahut ilim talebesi girse, oradaki halkın yemeklerinden yemese, suyundan içmese, belki bir taraftan girip diğer taraftan çıksa, Allahü teala, onun bu şehir veya köye ayak basması ile, kabristanlarından kırk gün azabı kaldırır. Eğer ona ikram ederler, misafirperverlik gösterirlerse, o mezarlıktan kırk yıla kadar azabı kaldırır.)

 MENKIBE: Faydalı İlim Nedir?

Büyük İslam âlimi Şakik-i Belhi hazretleri, uzun yıllar okuttuğu talebesi Hatim-i Es’am’a sordu:

-Kaç senedir benden ilim tahsil ediyorsun?

-Otuz üç senedir.

-Nelerden istifade ettin?

-Sekiz şey istifade ettim.

-Ben ömrümü sizin yolunuzda, sizlerin talim ve terbiyenizde harcadım. Sen ise sadece sekiz şey istifade ettiğini söylüyorsun!

-Evet Hocam! Doğrusunu isterseniz sekiz şey istifade ettim.

-Nedir bu sekiz şey?

                Birincisi, halka baktım, herkes kendine bir arkadaş, bir dost seçmiş. Herkesin dostu, kabre kadar arkadaş oluyor. Definden sonra çekip geliyor. Düşündüm, ben böyle bir dost bulmalıyım ki, devamlı arkadaşım olsun, kabirde de beni yalnız bırakmasın. Böyle bir arkadaş ise ancak sâlih amel olurdu. Ben de onu seçtim.

-Güzel seçmişsin. Diğerlerini de söyler misin?

                İkincisi, halka baktım, çoğu nefsinin hevasına esir olmuş. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de, nefsini heva ve hevesten alıkoyan kimsenin yerinin cennet olduğu bildirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’in hak olduğunu bildiğim için nefsi emmareye muhalefet ettim. Ona esir olmadım, onunla mücadele edip Hakk’ın emrine boyun eğmek mecburiyetinde bıraktım. Nefsim kötülük işleyemez hale geldi.

-Allah, seni mübarek etsin.

                Üçüncüsü, halka baktım, dünyanın faydasız meşgalesi içinde boğulmuş, didinip duruyorlar. Bir şey kazandık zannederek onunla seviniyorlar. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de, insanların kazandıkları ne kadar çok olursa olsun tükeneceği, fakat Allah’ın katındakilerin ise baki olduğu bildirilmektedir. Senelerdir kazandıklarımın tükenmemesi için, ahiret azığı olarak hep baki kalmak üzere Allahü tealaya emanet ettim. Yani dine hizmet eden müesseselere ve diğer hayır hasenata verdim.

-Çok güzel etmişsin, dördüncüyü de söyle!

Dördüncüsü, halka baktım, kimisi şerefi, akrabasının çokluğunda görüyor, kimisi kibirlenmekle şeref sahibi olacağını zannediyor, kimisi sülalesi ile iftihar ediyor. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de, şereflilerin; takva sahipleri olduğu bildirilmektedir. Yani bütün haramlardan kaçarak Allah’ın emrine uymaktır. “Takva sahibi kimse, Allah’ın emirlerine uyduğu için günah işlemez ve devletin kanunlarına uyduğu için de suç işlemez. Vatanını, milletini, bayrağını sever. Herkese iyilik eder. Kimseye zararı dokunmaz. Din ve fen bilgilerini öğrenerek insanlığın saadeti için çalışır.” Ben de takva sahibi olmayı seçtim.

-Çok güzel yapmışsın. Beşinciyi de söyle!

Beşincisi, halka baktım, bazısı mal ve makam sevgisi yüzünden birbirine haset ve buğzediyorlar. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de; taksimatın ezelde yapıldığını ve bunu kimsenin değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini bildiğim için hiç  kimseye haset etmedim. Hakk tealanın taksimatına razı oldum. Kimseye buğzetmeden helalinden kazanmaya çalıştım.

-Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun.

Altıncısı, halka baktım, bazıları nefsani garaz ve şeytanî vesveseler yüzünden birbirine düşmanlık ediyor. Halbuki Allahü teala “Şeytan sizin düşmanınızdır” buyuruyor. Şeytanı kendime düşman bildim. Onun hilesine aldanmamaya çalıştım. Allah’ın emrine uyarak doğru yolda yürümeye gayret ettim.

-Güzel etmişsin Ey Hatim, yedinciyi de söyle!

Yedincisi, halka baktım. Bazısı dünyevi ihtiyaçlarını kazanmak için nefsine esir düşerek haram ve şüpheli şeylerden kaçmıyorlar. Allah’ın benim rızkıma tekeffül ettiğini bildim. Bu bakımdan harama el uzatmadım ve rızkımın helal yoldan gelmesine çalıştım. Yaratılış gayeme uygun olarak kulluk vazifeme devam ettim.

-Güzel etmişsin, sekizinciyi de söyle Ey Hatim!

Sekizincisi, halka baktım. Kimi malına mülküne, kimi mesleğine, kimi sanatına, kimi bileğine güveniyor. Kimi diplomasına, kimi oğluna kızına, kimi kendine bırakılan mirasa güveniyor. Hasılı herkesin güvendiği bir şey vardır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de, tam bir tevekkül ile Allah’a güvenip dayanan kimseye, Rabbimizin kâfi geleceği bildirilmektedir. Sebeplere sarılarak tam bir tevekkül ile Allah’a itimat edip Ona güvendim. O, bana kâfi gelir. O ne güzel bir vekildir.

-En güzelini yapmışsın Ey Hatim! Allahü teala, seni muvaffak etsin. Hakikaten dört kitapta mevcut olan ilim ve marifetin bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bu sekiz usul ile amel eden kimse dünya ve ahiret saadetini kazanmış olur. Allahü teala, seni mübarek kılsın Ey Hatim!