DUÂ – İBÂDET – TÂAT - kainatingunesi.com

Dua – İbadet – Taat

Tâbiîn devrinde Kûfe’de yetişen müctehid imamların büyüklerinden Saîd bin Cübeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Duâ yapılır­ken, mânevî bir zevk veriyorsa, kabul olacak demektir.”

Hindistan’ın büyük velîlerinden Muhammed Huccetullah Nakşi- bend (rahmetullahi teâlâ aleyh) yazdıkları mektuplarından birinde buyur- dular ki: “Allahü teâlâya hamd olsun. Seçtiği kullara selâm olsun. Mektu- bunuzla şereflendik. İkrâmlarınız da geldi. Duâ etmemize sebeb oldu. Hadîs-i şerîfde; “Duâ kapılarının kendisine açıldığı kimseye (yâni duâ nasib olan kimseye) kabûl kapıları ve Cennet, yâhut rahmet kapıları da açılır” buyruldu. O hâlde duâda kusur etmemelidir. Kapalı kapıları duâ anahtarı ile açmalıdır. İhtiyaçlarını Allahü teâlâdan yalvararak ve O’na sığınarak istemeli, âhiret kurtuluşunu onlarda görmelidir.

Hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Duâ müminin silâhıdır, dînin direğidir. Göklerin ve yerin nûrudur. Herşeyi Hak teâlâdan istemelidir. Ayakkabının bağı, yemeğin tuzu bile olsa.”

Duânın kabûl olması için olan şart ve edebler: Yemekte ve giymekte haramdan sakınmak, Allah’a karşı ihlâslı olmak. Duâdan önce namaz veya benzeri sâlih bir amel işlemek, abdestli olmak, temiz olmak, kıbleye karşı diz çöküp oturmak, duâ ederken Allahü teâlâya hamdü senâ et­mek, Resûlullah efendimize salevât-ı şerîfe getirmek, iki elini uzatıp, o- muzları hizâsına kaldırmak, elinde eldiven olmamak, isterken Allahü teâlânın isimleri ve sıfatları ile istemek, meselâ; yâ Rabb-el-âlemîn, yâ Ekram-el-ekramîn, yâ Erhamerrâhimîn… gibi. Avuç içleri açık olmak, e- deb üzere bulunmak, hudû’ ve huşû’ hâlinde olmak. Kendini eksik, ku­surlu, zavallı ve kırık bilmektir.

Duânın kabûl zamanları ise; Kadr gecesi, Arefe günü, Ramazân-ı şerîf ayı, Cumâ günü, gecenin ilk üçte biri, gece yarısından sonra, gece­nin son üçte biri, gecenin ortası ve seher vakitleridir. Bunlardan en ö- nemlisi Cumâ saatidir.

Ezân okunurken onu dinleyip yapılan duâ kabûl olunur. Secdede, Kur’ân-ı kerîm okuduktan sonra, Kur’ân-ı kerîmin hatminde (bilhassa hat- mi okuyanın duâsı makbûldür), Zemzem suyu içerken, ölünün ya­nında, kuş öterken, sohbet meclislerinde, yağmur yağarken, Kâbe’yi gördüğü zaman, iki mübârek Allah lafzı arası duâ kabûl yerleridir. Otur­duğu yerin de temiz olması lâzımdır. Kâbe’yi tavâf ederken, Hacer-i esved ile Kâbe’- nin kapısı arası olan Mültezem’in yanı, Altın oluğun altı ve Zemzem kuyusu yanı, Safâ ve Merve tepeleri, Sa’y edilen yerler, Safâ ile Merve arasında gidip gelirken, Arafat’la Minâ arasında bulunan Müzdelife, Arafat, Minâ, taş atmaya gelirken ve taş atarken, haccın menâsikinde, Resûlullah’ın mübârek Ravdasının yanında da duâlar müstecâbdır, makbûldür. Fâcir ve fâsık olsa da, mazlûmun duâsı mak­bûldür. Babanın, âdil pâdişâhın, sâlih ve velîlerin duâları müstecâbdır.

Allahü teâlâya duâ ederken, peygamberlerini ve sâlih kullarını da vesîle etmelidir. Duâ ederken sesini yükseltmemeli, kendisinin günahkâr, kusurlu olduğunu îtirâf etmeli, samîmî kalb ile, ciddî olarak, isteyerek ve gönül huzûru ile duâ etmelidir. Ettiği duânın mânâsını bilmelidir. Yakı­nındakilere, yâni komşularına da duâ etmelidir. Duâyı tekrar tekrar et­meli, duâ ederken ve dinlerken sık sık âmîn demelidir. Olmayacak şey için duâ etmemelidir. Duâdan sonra iki elini yüzüne sürmelidir. Duânın kabûlünde acele etmemelidir. Duâ ettim, kabûl edilmedi dememelidir. Sonra kabûl edilebilir. Yâhut kabûlü bir şeye bağlanır. Yâhut bir belâyı gidermiş olur. Bu sayılanlar duânın kabûl kısımlarıdır.

Çocukların da ana-babasına duâları, misâfirin duâsı, oruçlunun iftâr vaktindeki duâsı, müslümanın müslümana gıyâbında, yâni arkasından yaptığı duâ makbûldür. Allahü teâlânın İsm-i âzamı ile yapılan duâ kabûl olunur. Bu şekilde duâ edenin duâsını, Allahü teâlâ ânında kabûl eder. Bu da, enbiyâ sûresi 87. âyet-i kerîmesinin; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn” kısmıdır. Bu hususta başka diyenler de ol­muştur. Ama burada bu kadar yazmak yetişir.

Yâ Râbbî! Duâlarımızı kabûl eyle. Sen her şeyi işitirsin, bilirsin.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinden bir kimse duâ istediğinde şöyle duâ ederdi: “Allahü teâlâ senin kalbini dağınık etmesin. Seni, kendisinden alıkoyan her şey­den kurtarsın. Kendisine kavuşturan şeylere kavuştursun. Seni mâsivâ- dan (kendisinden başka şeylerden) kurtarıp, kendisiyle meşgul eylesin. Sana kendisiyle berâber olmaya lâyık bir edep ihsân eylesin. Kalbinden, râzı olmadığı, beğenmediği şeyleri çıkarıp, kendi rızâsını koysun. Seni kendisine ulaştıran yola kavuştursun.”

Kendisine gelip duâ talep edenlere Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri şöy- le duâda bulunurdu: “Cenâb-ı Hak, kendisine kavuşturan şeyleri yap- mayı nasib etsin! Cenâb-ı Hak zenginliğini kalbine koysun! Seni bü­tün kötülüklerden alıp, kendisiyle meşgûl kılsın! Sana büyük edep ihsân etsin! Kalbinden râzı olmayacağı şeyi çıkarıp rızâsını koysun. Seni ken­dine varan en güzel ve doğru yola iletsin.”

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri her zaman şöyle duâ ederdi: “Allah’ım sana dâimâ ve büyüklüğüne lâyık bir hamdle hamd olsun. Resûlullah e- fendimize, Ehl-i beytine, Eshâbına, O’nun yardımcılarına hayır duâlar ol- sun.

Yâ Rabbî! Yerde ve gökte sana itâat edenlere merhamet eyle. Ey kerîm olan Allah’ım! Lütuf ve keremin hürmetine bütün günahlarımızı, hatâ ve kusurlarımızı affeyle. Yaptığımız zulüm ve haksızlıklar sebebiyle olan kul borçlarından bizi kurtar. Kereminle eğriliklerimizi düzelt. Kötü­lüklerimizi iyiliğe tebdîl eyle.Ey dilediğini yok ve var eden Allah’ım! Kalan ömrümüzde bizi kötü­lüklerden koru. Râzı olmadığın, beğenmediğin şeyleri bize çirkin göster, beğendiklerini sevdir. Bizlere râzı olduğun işleri yapmayı nasîb eyle. Vefâtımıza kadar bu hâlimizi dâim eyle. İrâdelerimi- zi bu hususta kuvvet­lendir, niyetlerimizi sağlamlaştır. Bunlar için kalbimizi ıslâh eyle. Uzuvla­rımızı bu işlere sevkeyle. Bizi muvaffak kıl ve işlerimizde yardım eyle.

Yâ Rabbî! Bize senden utanmayı, beğendiğin her söze koşmayı ih­sân eyle. Seçtiklerine, sevdiklerine nasîb ettiğin, beğendiğin işleri yapma ve seni devamlı anma hâlini, sırf senin için yapılan amellerin en güzelini yapmayı ömrümüzün sonuna kadar devâm etmeyi nasîb eyle. Ölümü­müzü iyi eyle. Ölümü bize ikram, ihsân, sana yakınlık ve sevinç eyle; piş- manlık ve üzüntü eyleme. Kabirlerimize neşe ve sevinç ile girmek nasîb eyle. Kabirlerimizi Cennet bahçeleri ve rahmetinin indiği yerler eyle. O- rada bizi korkudan emin eyle. Dirilteceğin güne kadar bizi emin ve kalp- leri huzurlu olanlardan eyle.

Ey mahlûkâtı, geleceğinden şüphe olmayan günde toplayacak olan Allah’ım! Bizim o günden aslâ şüphemiz yoktur. O günün korkularından emin kıl ve sıkıntılarından kurtar. O günün büyük sıkıntısını bizden kal­dır. Bizi Muhammed aleyhisselâmın yanında bulunanların arasına kat. Allah’ım! Hesâbımızı kolay eyle. Lütfunla kereminle muâmele eyle. Bize amel defterimizi sağ tarafımızdan ver. Sıratı çabuk geçen ve gıbta edi­lenlerden eyle. Tartı gününde sevâbımızı ağır kıl. Cehennem’in sesini bize işittirme. Cehennem’den ve Cehennem’e yaklaştıracak işlerden ve sözlerden kurtar. Lütuf ve kereminle bizi Cennet’te kendilerine ihsânda bulunduğun peygamber, sıddıklar, şehîdler ve sâlihler ile berâber eyle. Onlarla arkadaş olmak ne güzel.

Yâ Rabbî! Orada bizi, babalarımız, annelerimiz, yakınlarımız ve ço­luk çocuğumuzla en güzel bir hâlde berâber bulundur. Dünyâda iken bi­zimle ülfetleri, yakınlıkları olanları da bize kat. Onları umduklarına ka­vuştur. Dilediklerinden fazlasını ver. Dünyâdan îmânla ayrılan bütün mü- min erkek ve kadınlara rahmetinle muâmele eyle. Onlardan hayatta o- lanların günahlarını affeyle, tövbelerini kabûl eyle. Zulüm ve haksızlığa uğrayanlara yardım et. Hastalarına şifâ ver. Bize ve onlara nasûh tövbe etmek nasîb et. Çünkü sen, çok ihsân sâhibisin ve her şeye kâdirsin.

Yâ Rabbî! Senin yolunda cihâd edenlere yardım eyle. Hem idâreciyi hem de idâre edileni ıslâh eyle. Müslümanların işlerini üzerine alanlara, müslümanlara karşı şefkat ve merhamet nasîb et.

Yâ Rabbî! Sözlerimi birleştir. Bizden fitneyi gider. Belâlardan kurtar. Bize müslümanlar arasında ihtilaf gösterme. Bizleri sana yaklaştıran şeylerde birleştir.

Yâ Rabbî! Bizi aziz kıl, zelîl kılma. Bizi, senin rızâna götüren dünyâ ve âhiret işlerinde birleştir. Bu ancak senin yardımınla olur.

Yâ Rabbî! Bize, senden korkmayı, sana tâzim ve hürmeti, sevdikle­rine lütfettiğin mârifet ve nîmetlerini bize ihsân ve bunları devamlı eyle.

Yâ Rabbî! Bedenlerimize, bütün kardeşlerimize, bizden sonra gele­cek çoluk çocuğumuza, yakınlarımıza, sıhhat ve âfiyet ihsân eyle. Bu âfiyeti diğer bütün mümin erkek ve kadınlara da ver.”

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-İ Rûmî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir ara talebelerinin önde gelenlerinden Sirâceddîn’i ya- nına çağırdı ve ona bir duâ öğretti. Bunu hoş ve sıkıntılı zamanlarda okumasını tenbih etti: “Yâ Rabbî! Beni sana ulaştırmaya ve­sîle olan Mevlânâ’ya hasret çekiyorum. Sana vesîle olan sağlığı, sıhhati seni bol bol tesbîh etmek, anmak için istiyorum. Yâ Rabbî! Bana, ne se­nin zikrini unutturacak, sana olan şevkimi söndürecek, seni tesbih eder­ken duy- duğum lezzeti kesecek bir hastalık, ne de beni azdıracak, şer ve kötü- lüğümü arttıracak bir sıhhat ver. Ey merhamet edenlerin en merha­metlisi, merhametinle bu duâmı kabûl et.”

Mevlânâ hazretleri gece-gündüz cenâb-ı Hakk’a niyâz eder yalva­rırdı: “Yâ Rabbî! Bizim hâlimize bakarak muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsânına göre bize muâmele eyle.

Yâ Rabbî! Kerem ve lütfunla hidâyet ettiğin kalbi tekrar dalâlete, sa­pıklığa meylettirme. Belâları bizden sarf eyle, çevir ve değiştir.

Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim! O günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azâb etme.

Yâ Rabbî! Biz nefis ile şeytana köpek gibi tâbi olduksa da sen, azab arslanını bize saldırtma.

Ey Hayy, ebedî diri olan Rabbim! Taleb ve duâ üzerine nasıl olur da kerem etmezsin. Sen kerem sâhibisin.

Ey mahlûkâtın, yaratıkların, canlıların ihtiyâcını gideren Rabbim! Sen varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık de­ğildir.

Yâ Rabbî! Rûhumda bir ilim katresi var. İlâhî onu hevâ rüzgarıyla ten toprağından muhâfaza eyle.

Ey ihsânı çok olan Rabbim! Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et.

Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle. İsyân derdimize çâre eyle.

Ey yardım isteyenlerin yardımcısı! Bizi hidâyete çıkar.

Yâ Rabbî! Duâ ve yakarışlarımızda sana lâyık olmayan sözleri bil­meyerek söyleyip hatâlarda bulunmuş isek, o kelimeleri sen ıslâh et ve duâmızı kabul buyur. Çünkü sözlerin hâkimi ve sultanı ancak sensin.

Ey âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış âdetâ taş gibi olmuş olan kalbimizi mum gibi yumuşat, feryâdımızı, âh u vâhımızı, hoş eyle ki rahmetini celbetsin, çeksin.

Bizi köle gibi kullanan bu serkeş nefisten bizi satın al. O nefis bıçağı kemiğe dayandı (zulmü canımıza yetti).

Yâ Rabbî! Sana ne arz edeyim. Çünkü sen gizli ve açık her şeyi bi­lirsin.”

Fas’ta yetişen velîlerden ve hâdîs âlimi Muhammed Cezûlî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri’nin Delâil-ül-Hayrât isimli eserinde toplan- mış olan salevât-ı şerîfelerden bâzıları şunlardır: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve ezvâcihî ve zürriyyâtihî kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve bârik alâ Muhammedin ve ezvâcihî ve zürriyyâtihî kemâ bârekte alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.”

“Allahümme salli alâ Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ İbrâ- hîme inneke hamîdün mecîd.”

“Allahümme salli alâ Muhammedin-in-nebiyy-il-ümmiyyi ve alâ âli Muhammed.”

“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd. Alla- hümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd. Allahümme ve terahham alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ terahhamte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd. Allahümme ve tehannen alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ tehannente alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd. Allahümme ve sellim alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ sellemte alâ İbrâ- hîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.”

“Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârekte alâ İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.”

“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve eshâbihî ve evlâ- dihî ve ezvâcihî ve zürriyyetihî ve ehl-i beytihî ve eshârihî ve ensârihî ve eşyâihî ve muhibbihî ve ümmetihî ve aleynâ maahüm ecmaîne yâ erha- merrâhimîn.”

“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve alâ ehl-i beytihî.”

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri şöyle anlatır: “Bir gün Abdullah el-Muâvirî’ye gittim. Bana; “Ey şerîf! Başın darda kal­dığı zaman, yapacak olduğun bir duâ öğreteyim mi?” diye sordu. Ben de; “Evet.” dedim. Bunun üzerine şu duâyı öğretti: “Yâ Vâhid, yâ Ehad, yâ Vâcid, yâ Cevâd, İnfehnâ minke bi nefhati hayrin inneke alâ külli şey’in kadîr…” Abdullah el-Muâvirî bu duâyı bana öğretmek için oku­duktan son- ra başım hiç darda kalmadı, rızkım çoğaldı.”

Ebû Abdullah bin Es’ad, Ebû Abdullah Kureşî’nin şöyle anlattığını, nakletti: Bana hocam Ebü’r-Rebî bir gün şöyle dedi: “Sana bitmek tü­ken- mek bilmeyen bir hazîne öğreteyim mi?” Ben de; “Evet.” deyince, Ebü’r-Rebî bana; “Şu duâyı devamlı oku.” dedi.

Okumamı istediği duâ şöyle idi: “Yâ Allah, yâ Vâhid, yâ Mûcid, yâ Cevâd, yâ Bâsit, yâ Kerîm, yâ Vehhâb, yâ Ze’t-Tavl, yâ Ganî, yâ Mugnî, yâ Fettâh, yâ Razzâk, yâ Alîm, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Rahmân, yâ Ra- hîm, yâ Bedîassemâvâti vel-ard, yâ Ze’l-celâli vel ikrâm… Yâ Hannân, yâ Mennân infehnî minke bi nafhat-i hayrin tugnînî bihâ ammen sivâk… in testeftihü fekad câekümü’l-feth… İnnâ fetehnâleke fethan mübînâ… Nas- run minellahi ve fethun karîb… Allahümme yâ Ganî, yâ Hamîd, yâ Mub- dî, yâ Muîd, yâ Vedûd, yâ ze’l-arşil-Mecîd, yâ Fe’âlen limâ yürîd, ikfinî bihelâlike an harâmike ve agninî bi fadlike ammen sivâke ihfaznî bimâ hafizte bihizzikr… Vensurnî bimâ nasarte bihirrusül… İnneke alâ küllî şey’in kadîr…” Sonra bana şöyle dedi. “Her kim bu duâyı namazlar­dan ö- zellikle Cumâ namazından sonra okursa, Allahü teâlâ onu her türlü kötü- lükten muhâfaza eder. Düşmanlarına karşı muzaffer kılar, ona um­madığı yerlerden rızıklar verir, geçimini kolaylaştırır. Borcu dağlar kadar büyük ve kabarık olsa dahi, Allahü teâlânın lütfu keremi ve inâyeti ile öder.”

Mısır’ın büyük velîlerinden Ebüssü’ûd Ebü’l-Aşâir el-Bâzinî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dostlarından birisine yazdığı uzun bir mektubunun tercümesi şöyledir: “Ey kardeşim! Allahü teâlânın se­lâmı, rahmeti ve bereketi, senin üzerine olsun! Ey dostum, benden sana duâ etmemi istemişsin. Evet, doğru ve haklı bir istek! Fakat bu kulun, duâsı kabûl olmaktan yana ümîdi azdır. Fakat böyle olsa da, arzunuza uyarak duâ etmem gerekiyor.

Ey kardeşim! Allahü teâlâ, kendi zikrini sana ilhâm etsin. Nîmetlerine karşı şükretmeni nasîb eylesin. Senin kalbine, O’nun kaderine karşı râzı olmayı yerleştirsin. Seni, yardımından ve sevgisinden mahrum bırakma­sın. Nefsinin kötülüklerine karşı, senin vekîlin olsun. Yarattıklarından herhangi birine seni muhtaç bırakmasın. Seni, sözünde ve işinde doğru olanlardan ve ahdine vefâ gösterenlerden eylesin. Allahü teâlâ seni, zâ­tını sadâkat ve edeb ile taleb edenlerden eylesin. Resûlünü de tasdîk edip, sünnetine uymak isteyenlerden yapsın. İyi amelleri işleyerek, her­kesin eziyetine katlanıp kimseye eziyet etmeden âhireti taleb edenlerle birlikte bulundursun. Senin için cenâb-ı Hak’tan dileğim, seni dâimâ zikri ile meşgûl eylemesidir. Kalbinde kendi korkusunu bulundurup titreyen­lerden eylesin. İhlâs sâhibi olup, kendi rızâsını düşünerek amel edenler­den kılsın. Zâtının birliğini tasdîk edenlerden eylesin. Hak teâlâyı nefs- lerine üstün ve vazifelerini, nefsinin haklarından önde tutanlardan eyle- sin. Çünkü böyle kimseler, kalblerini kin, hased ve her türlü kötü huy- lardan temizlemişlerdir. Onların kalblerinde, Allah’tan başkasına yer yok- tur. Onların, Rablerinden tek talebi, O’nun râzı olduğu dîni üzere bu­lunmaktır. Bu kimseler, şahsî arzuları için herhangi birşey tercih etmez­ler. Onlar, kendilerinin sebeb olduğu bir sıkıntıya kimsenin düşmesini istemezler ve hiçbir şeyi kendilerine tahsis etmezler.

Rablerinden, başka şeyler için istekte bulunmazlar. Ona kavuş­maktan başka şeye sevinmezler. Dünyâ olarak kaybettiği hiçbir şeye üzülmezler. Sonra bu kimseler, bütün ümmet-i Muhammed’e karşı şefkat ve merhamet doludurlar. Onlara dâimâ yumuşak davranırlar. Hiç kimseyi incitmezler, kırmazlar. Onlar, bu ümmetten olan herkese nasîhat eder­ler. Hiç kimseyi ayıplamazlar. Kendilerine bir şey sorulunca, sorana bildikleri kadarını öğretirler ve hiç kınamazlar. Bir ayıbından ötürü kimseye kız­mazlar. Müslümanların ayıplarını dâimâ örtücüdürler. Bütün hareketle­rinde ve duruşlarında Allahü teâlânın emir ve yasaklarına tâbi­dirler. Dâimâ O’nun rızâsını gözetirler. Bunların gazâba geldiği, öfkelen­diği olursa, bu hal, kin ve hasedlerinden değildir. Öfkelenmelerinde, kötü bir temennîleri, arzuları yoktur. Nefslerinin hevâsına, arzusuna uymaksı­zın, sâdece Allahın rızâsını düşünerek kızarlar. Bunlar, dîn-i İslâmın em­rettiği şeyden başkasını kimseye emretmezler. Güçleri yettiğince her iş­lerini emr-i ilâhiyyeye uygun yaparlar. Allah yolunda bulunurlarken, kim­senin ayıplamasından korkmazlar. Öyle ki, bir zâlimin zulmünü gördük­leri za­man, Allah rızâsı için o zâlime ve yaptığı zulme kızarlar. Aslâ zâli­min ha­tırını düşünüp ona tâzim ve hürmette bulunmazlar. Zâlimin mevkii ne olursa olsun böyledir. Allahü teâlâdan, zâlimleri acze düşürüp zulüm yapmamaları, bundan tövbe etmeleri ve tövbelerini kabûl buyurması için duâ ve niyâzda bulunurlar. Bu büyük insanlar, Allahü teâlânın gönderdiği kitaba, (yâni Kur’ân-ı kerîme) ve Peygamber efendimizin sözlerine uy­mayı tavsiye ve telkinde bulunurlar. Onların dünyâya düşkünlükleri yok­tur. Zühd ve takvâ üzeredirler. Halka el açmazlar. Bütün varlıklarıyla Al­lah’a yönelmişlerdir. Onlar, ancak Allahü teâlânın râzı olduğu ve güzel gördüğü şeylere bakarlar ve aslâ nefslerinin hoşlandığı ve Rablerinin gazablandığı şeylere dönüp bakmazlar. Allahü teâlâ, seni de bunların zümresine ilhâk buyursun!

Ey kardeşim! Allahü teâlâdan dilerim ki, seni, râzı olmadığı, beğen­mediği âdetleri, modayı terkedip, O’na ibâdet ve tâatı muhâfaza eden­lerden eylesin. Onlar nefslerini beğenmezler. Ondan râzı olmazlar. Nefslerini, her yaptığı kendi aleyhine olan çok ahmak bir mahlûk olarak bilirler ve ona tâbi olmazlar. Onların nefes alıp vermeleri de, her şeyleri de Rableri içindir. Kendilerinde kin ve düşmanlık yoktur. Kimsenin hak­kını yemezler. Peygamber efendimizi çok severler, O’na tâbi olurlar. O’nun akrabâsının, Ehl-i beytinin ve Eshâbının hepsine hürmet ederler ve hepsini çok severler. Hepsini fazîletli bilirler. Geçmişteki büyük zâtla­rın fazîleti ve üstünlüklerini kabûl ederler. Onlar kendi arzularına ve he­veslerine göre hareket etmezler. Müslümanları bid’atlere, dinde sonra­dan meydana çıkarılan, uydurulan hurâfelere sevketmezler. Dînin emir­lerine riâyetsizlik etmezler. Allahü teâlâya, meleklerine, kitaplarına, pey­gamberlerine, âhiret gününe îmân eden kimseye karşı onların kalb- lerinde sû-i zân, müslümanlar hakkında kötü düşünmek yoktur. Kalb- lerinde, sâdece şefkat ve merhamet vardır. Dünyanın süslü ve al­datıcı şeylerinden hoşlanmazlar. Dünyânın, azîzini azîz, zenginini zen­gin, mül- künü mülk, rahatını rahat saymazlar. Sıhhatte olan kimseyi de âfiyette saymazlar. Bunlar için mühim olan; âhiret izzeti, âhiret zenginliği ve âhiret rahat ve saâdetidir. Dünyâya dalmış olanlara da acırlar. Bir şe­yin uygun olup olmadığını, nefse uygun olması ile ölçmezler. Nefsin hakka, doğruya uymasına gayret ederler. Onlar, rızıklarına Allahü teâlânın kefîl olduğunu bildikleri için, rızık husûsunda endişe etmezler. Allahü teâlâdan başka hiçbir mahlûktan korkmazlar. Bu güzel vasıfları hiç değişmez. Güzel ahlâk üzere bulunurlar. Her zaman nefslerine mu­hâlefet ederler, onun hiçbir arzusunu yerine getirmezler. Allahü teâlâyı çok sevdikleri gi- bi, insanlara da O’nu sevdirmeye, onların, Allahü teâlânın nîmetlerini hatırlamalarına vesîle olmaya çalışırlar. Onlar, Allahü teâlâya itâat üzere bulunurlar. O’nun sonsuz nîmetlerini îtiraf ederek, O’na şükrederler. O’na ibâdetteki hatâlarından dolayı da kırıklık ve piş­manlık içinde af ve mag- firet dilerler. İnsanların mallarında hiç gözleri yoktur. Başkasının malla- rına ellerini uzatmazlar. Âzâları ile insanlara eziyet vermekten çok uzak- tırlar. Onlarla berâber bulunan müslümanlar çok rahat olurlar. Onlar kö- tülüğe kötülükle mukâbelede bulunmazlar. Bi­lakis affederler ve üzerinde durmazlar. Senin de bu güzel hasletlere sâhib olman için Allahü teâlâya duâ ederim. Allahü teâlâ nasîb eylesin! Âmin (Allah’ım kabûl eyle.)”

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Gönlün ferah olup duânın mak­bûl olmasını istersen, şu beş şeyi terk etme:

1) Dünyâya harîs olmayan, her işi Allah rızâsı için yapan âlimlerle berâber ol.

2) Gece namazı kıl! Kazâya kalmış namazlarını, geceleri de kazâ ederek bir an önce öde! Farz namazı kazâya kalan kimsenin, sünnet ve nâfile namazları kabûl olmaz. Yâni sahîh olsa da sevap verilmez. Âlimle­rimiz buyuruyor ki, şeytan, müslümanları aldatmak için, farzları ehemmi­yetsiz gösterip, sünnet ve nâfileleri yapmaya sevk eder.

3) Tegannî etmeden Kur’ân-ı kerîm oku.

4) Namazlarını tam olarak, vaktin geldiğini bilerek ve evvel vaktinde kıl.

5) Helâl ye. Helâl yiyenin duâsı makbuldür. O halde helâli, haramı öğrenmek lâzımdır.

Hasan-ı Basrî hazretleri Mekke-i mükerremede duânın kabûl olduğu yerleri şöyle bildirdi: 1) Tavafta, 2) Mültezemde (Hacer-i esved ile Kâbe-i muazzamanın kapısı arasındaki kısım), 3) Altın oluğun altında, 4) Kâbe-i muazzamada ve onun içinde, 5) Zemzem kuyusunun yanında otururken ve Zemzem suyu içerken, 6) Safâ ve Merve’de, 7) Safâ ile Merve ara­sında, 8) Tavâf edip iki rekat tavâf namazı kıldıktan sonra Makâm-ı İbrâ­him arkasında, 9) Arefe günü Arafat’ta, 10) Bayram gecesi güneş do­ğuncaya kadar Müzdelife’de, 11) Mina’da, 12) Şeytan taşlama ânında.

Dokuzuncu yüzyıldaki hadîs âlimlerinin meşhûrlarıdan Abdullah bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Sana, büyüğümüz, küçüğümüz tövbe ederiz. Tövbelerimizi, doğru kıl. Bizi tövbesine uymayanlardan eyleme, Allahım!”.

Abdullah bin Abdülazîz Ömerî hazretlerine duâların kabûl olması ile ilgili olarak sorduklarında Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîflerini nakletti: “Allahü teâlâya yalvarıp duâ etmeden önce ma’rufu (iyiliği) em­redip, münkerden nehyediniz. Günahınıza pişman olup, Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilemeden önce, elbette Allahü teâlâ sizin duâlarınızı ka­bul etmeyecek. O zaman af ve mağfiret de olunmayacaksınız. Yahûdî âlimler ve hıristiyan din adamları emr-i ma’ruf ve nehy-i an-il-münkeri terkettikleri için, Allahü teâlâ onları, kendi peygamberlerinin lisânı üzere lânetleyip, umumî bir belâ vermiştir.”

Tâbiîn devri âlim ve evliyâsından Abdullah bin Ebû Huzeyl el-Anezî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vaktin büyük nîmet olduğunu bilir ve za- manın boşa geçirilmesini istemezdi. Ebû Ferve anlatır: İnsanların en çok neden sakınması gerektiği sorulduğunda; “Yâ Rabbî! Faydasız ilim­den, ürperip yumuşamayan kalbten, kabûl olmayan duâdan, doymayan nefis- ten sana sığınırım.” diyerek Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfi ile cevap verdi.

Evliyânın tanınmışlarından ve Tâbiînden Abdullah bin Gâlib (rah- metullahi teâlâ aleyh) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım arzularımızın dü­şük- lüğünden, kötülüğünden, amellerimizin noksanlığından, ecelimizin yak- laşmasından, sâlih kulların aramızdan ayrılmasından sana sığınırız.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir rüyâsını şöyle anlatır: “Bir gece rüyâmda sevgili Peygamberi­mizi gördüm. O’na; “Kalbimdeki hevânın, nefsin istek ve arzularının yok olması ve bundan kurtulmak için nasıl duâ edeyim?” diye sordum. Bu­yurdular ki: “Her gün kırk kere hulûs-i niyetle, yâ Hayyû, yâ Kayyûm, yâ lâ ilâhe illâ ente es’elüke en tuhyiye kalbî bi-nûri ma’rifetike edeben, der­sen, kalbindeki hevâ kaybolur.”

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya duâ edip bana üç şeyi nasîb etmesini istedim.

Birincisi pekçok dost ve büyük zâtlarla görüşüp sohbet ettiğim Şunû- ziyye Câmiinde vefât etmek.

İkincisi vefât edip, dünyadan ayrılırken dünyalık bir şeyim olmasın istedim. Şu altımda serili olan hırkamdan başka bir şeyim yok! Ben vefat edince onu da altımdan alıp satın. Parasıyla bir şeyler alın ve fakirlere verin…

Üçüncü isteğim de şu idi: Ben vefât ederken yanımda sevmediğim kimse bulunmasın. Burada bulunanların hepsini seviyorum. Şu anda a- ranızda sevmediğim kimse yok. Elhamdülillah bu arzumun üçü de oldu.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) duâsı makbûl olanlardandı. Muhtâc olanlar, ondan duâ is­terlerdi. Bir gün bir âmâ gelip; “Bana duâ buyurun da, Allahü teâlâ gözle­rime görme kuvveti versin!” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâya yalvarıp duâ eyleyince derhal gözleri görmeye başladı.

Mısır’da yetişen âlim ve velîlerden Abdullah ibni Vehb (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine; duânın kabûl edilmesi, husu­sunda soruldu. O zaman şu hadîs-i şerîfleri okudu: “Kul günâh veya kat’-ı rahm (sılayı rahmi terk) dâvâsında bulunmadıkça ve acele etmedikçe duâsı kabul edilir.” Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah, acele etmek nedir?” diye sorunca; “Duâ ettim de kabul edildiğini görmedim der ve o anda vaz geçerek du- âyı bırakır.” buyurdular.

Tâbiîn devri velîlerinden Abdullah bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok sıcak bir günde bir kâfile ile hacca gidiyordu. Susuzluğu çok şiddetli idi. Ellerini açıp; “Yâ Rabbî! Sen hararetimi ve susuzluğumu gi­derirsin.” diye duâ edince, başı üzerinde bir bulut belirip üzerine yağmur yağdı. Elbisesi ıslandı ve susuzluğu gitti. Lâkin kâfilede bundan başka­sına bir damla yağmur düşmedi.

Büyük velîlerden ve hadîs âlimi Abdüla’lâ Kureşî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) Cehennem’den çok korkardı. Göz yaşları içinde secdeye ka- panır ve şöyle duâ ederdi: “Yâ Rabbi! Düşmanlarının nefretini arttırdı­ğın gibi senin için olan huşûmuzu, korkumuzu arttır. Sana secde eden yüzümüzü Cehennem’de ateş ile örtme.”

Mısır evliyâsından Abdülazîz Dîrînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) duâ­larında Allahü teâlâya şöyle münâcâtta bulunurdu: “İlâhî! İhsân ve ikrâm ederek bize kendini tanıttın. Nîmetlerin deryâsına bizleri daldırıp garket- tin. Her an nîmetlerin deryâsında yüzmekte, onlardan istifâde et­mekte- yiz. Bizleri râzı olduğun, beğendiğin yer olan Cennetine dâvet et­tin. Seni hatırlamak, emirlerini yapmak sebebiyle, bizlere sonsuz nîmet­ler hazır- ladın, ihsân ettin. Ne büyüksün yâ Rabbî!

Yâ İlâhî! Biz kendimize zulmettik. Nefsimizin kötülüğü her yanımızı kapladı. Gaflet denizi kalblerimizi doldurdu. Her hâlimizle perişanlığımız apaçık. Bizim bu hâlimizi en iyi bilensin.

Yâ İlâhi! İsyânımız ve günahımız, senin azâbını bilmemek, duyma­mak sebebiyle değildir. Lâkin âsî nefsimiz bize, azâba düşürecek işleri yaptırdı ve günahları işletti. Senin günahları örtüp, yüzümüze vurmaman sebebiyle şımardık. Bu yüzden çok günah işledik. Senin af ve magfireti- ne güvenip, günahlara daldık. Şimdi yaptıklarımızın cezâsı ola­rak, bize hazırladığın azâb ile karşı karşıyayız. Cehennem azâbından bizi şimdi kim kurtarabilir. Senden başka kim bize bir kurtuluş ipi uzatabi­lir. Âhiret günü, senin huzûrunda mahcûb bir duruma düşecek bu hâli­mize yazıklar olsun. Yarın çirkin amellerimiz karşımıza çıkarıldığında ayıblanmamıza esefler olsun.

Yâ Rabbî! Bizim günahlarımızı affet. Kusûrlarımızı bağışla. İbâdetle­rimizdeki kusurlarımızı af ve magfiret eyle. Yâ İlâhî! Bilmeyerek yaptıkla­rımızı affet ve bizi aklıselîm sâhibi kıl. Sen, Rabbimizsin, sana inandık. Sen günahları affedersin, affedicisin.”

Suriye’de yetişen evliyâdan Seyyid Abdülhakîm Hüseynî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) tedâvî için Ankara’ya nakledildi. Burada iken bâzı siyâset adamları ve parlamenterler kendisini ziyâret ederek duâsını iste- diler. Onlara hitâben; “Hâlis niyetle dîn-i mübîne, İslâm dînine her kim hizmet etmek isterse Allahü teâlâ onu muvaffak kılsın…” diye duâ etti.

Evlîyanın önderlerinden ve İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdül- hâlık Goncdüvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlânın in­dinde duâsı makbûl kimselerden idi. İnsanlar ve cinler duâsına kavuş­mak için, uzak yerlerden gelirlerdi.

Bir gün Abdülhâlık Goncdüvânî’nin huzûruna uzak yerden bir misâ­fir, biraz sonra da yanlarına, güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi. Abdülhâlık hazretlerinden duâ isteyip hemen ayrıldı. Misâfir; “Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu.” dedi. O da; “Bizi ziyârete gelip duâ isteyen bir melek idi.” buyurdu. Misâfir hayret etti ve; “Efendim! Son nefeste îmân selâmeti ile gidebilmemiz için bize de duâ buyurur musunuz?” diye niyâzda bulundu. Bunun üzerine Abdülhâ- lık Goncdüvânî hazretleri:

“Her kim farzları eda ettikten sonra duâ ederse, duâsı kabûl olur. Sen, farz olan ibâdeti yaptıktan sonra duâ ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duânın kabûl olmasına vesîle olur.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Ebü’l-Hacer Hâmid Hirânî anlatıyor: Duâ hakkında şöyle buyurdular:

“Allahü teâlâdan dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; “Ben isti­yorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyece­ğim.” deme. Duâya devâm et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gön­derir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nîmetini ihsân eder. Eğer Allahü teâla senin için fakirlik ve hastalık dile­miş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana râzı ve memnûn olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kur­tulmak için duâ edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini ba­ğışlama hâline çevirir. Eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin İdrîs (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir kısım talebelerine bir yere gitmelerini emretti. İçlerinden birini de, sün- net üzere, emîr, başkan yaptı. Onlar da yola çıktılar. Cidde’ye yak­laştık- larında azıksız ve parasız kaldılar. Onların emîri gece rüyâsında Ahmed bin İdrîs’i gördü. Ahmed bin İdrîs kendisine bir mektup verip; “Bunu al, Allahü teâlânın izniyle yoluna devâm et.” buyurdu. O da alıp cebine koy- du. Sabahleyin emîr olan kişi rüyâsını hatırlayıp arkadaşlarına anlattı. E- lini de cebine soktu. Oradan bir mektup çıkardı. Mektubun üze­rinde zor- luk ve sıkıntı zamanlarında okunup da faydası görülen “Rabbi yessir ve- lâ tüassir Rabbi temmim bilhayr. Yâ Kerîm” duâsı yazılıydı. Hepsi buna çok sevindiler. Sonra okuyup yollarına devâm ettiler. Hiçbir sıkıntı gör- meyip arzu ettikleri her şeye kavuştular.

Ahmed bin İdrîs hazretlerinin talebelerinden biri, Mekke-i mükerre- mede vefât etti. Onu Muallâ kabristanlığına defnettiler. Defin es­nâsında orada bulunan keşf sâhibi bir talebe, Azrâil aleyhisselâmın Cennet’ten bir yaygı ve büyük kandiller getirdiğini ve kabri göz alabildi­ğine genişlet- tiğini gördü. Bu hâle gıpta edip; “Keşke, öldüğümde benim için de Rab- bim böyle bir ikrâmda bulunsa.” dedi. O zaman Azrâil aleyhisselâm; “Siz- den herbiriniz, Allahü teâlânın sevgili kulu olan hoca­nız Ahmed bin İd- rîs’in devamlı okumuş olduğu salevât-ı şerîfeler bere­ketiyle böyle ikrâm ve ihsânlara kavuşacaksınız.” buyurdu. O büyük salevât da şöyledir: “Al- lahümme innî es’elüke bi nûri vechillahil azîm. Ellezî melee erkân’el azîm bi kadri azameti zâtillahil azîm fî külli lemhatin ve nefesin adede mâfî ilmillahil azîm salâten dâimeten bi devâmillahil azîm, Ta’zîmen li hakkıke yâ Mevlânâ yâ Muhammed yâ zel hulukil azîm ve sellim aleyhi ve alâ âlihî mislü zâlike vecma’ beynî ve beynehû kemâ Cema’te beyner’rûh-ı ven-nefsi zâhiren ve bâtınen yakazaten ve menâmen. Vec’alhü yâ Rabbi rûhan lezzâtî min cemî’il vücûhi fid-dünyâ kablel âhira yâ Azîm.”

Büyük velî ve âlimlerden Ahmed bin Muhammed Hânî el-Esrem (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Hocam Ahmed bin Hanbel’in, meclisten kalktığı zaman “Sübhânekellahümme ve bihamdike” dediğini işitir, devâmını anlayamazdım. Sadece dudaklarının hareketini görür­düm. Fakat zannediyorum, mecliste yapılan hatâlara keffâret olması için Resûlullah efendimizden rivayet edilen şu mübârek sözleri söylüyordu: Sübhânekellahümme ve bihamdike, eşhedü enlâ ilâhe illâ ente, estagfi- rüke ve etûbu ileyk.”

Anadolu velîlerinden Ahmed Mürşidî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisini doğru yoldan ayırmaması, günahlarını affetmesi, ayıp ve kusurlarını gizlemesi için sık sık Allahü teâlâya duâ ederdi. Bu duâların­dan biri şöyledir: “Yâ Rabbî! Bizi kötü huylardan koru. Bize, işlerimizi ihlâs ve içtenlikle yapmayı nasîb eyle. Yâ Rabbî! Bize ihlâs ile amel et­meyi nasîb kıl! Yâ Rabbî! Sen ayıplarımızı gizleyicisin, kulların günahla­rını bağışlayacak da sensin. Çeşitli suçları ile Ahmed kapına geldi. Bü­tün sevâbı, senin vahdâniyetini, birliğini bilmesinden ibârettir. O senin sevgili Habîbinin sallallahü aleyhi ve sellem ümmetindendir. Bütün gece ve gündüz isteği rahmetinle Cennet’indir. Ettiğim isyanlara pişman olarak sana sığınıp umut kapına geldim. Ey yüceler yücesi Rabbim! Sen bizi kapından ayırma.

Yâ Rabbî! Bize doğru yolu göster. Sen kerîmsin. Kötü hallerden bizi selim kıl. Nefsimize ruhsat verme. Akıl ile selâmete erelim. Dâimâ alçak gönüllü olmamızı nasîb eyle! Âmin.”

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yanına bir gün birisi gelip duâ istedi. “Benim şimdi bir gün­lük nafakam var, onun için duâm kabûl olmaz. Onu bitirdiğim zaman gel, sana duâ edeyim.” buyurdu ve öyle yaptı.

Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin yanına büyüklerden biri, duâ et­mesi için bir hasta getirdi. Hasta birkaç gün kaldığı hâlde, Ahmed Rıfâî hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine hizmetçisi Yâkûb; “Efendim! Bu hasta için duâ etmemenizin sebebi nedir?” deyince; “Ey Yâkûb! Cenâb-ı Hakk’ın izzetine yemîn olsun ki, Allah katında, benim kabûl olunacağı vâd olunan yüz hâcetim vardır. Şimdiye kadar hiçbirini dilemedim.” ce­vabını verdi. Yâkûb; “Bir tânesi bu biçâreye sarf edilse nasıl olur?” de­yince, Ahmed Rıfâî hazretleri; “Sen benim edebe aykırı hareket eden bir kimse olmamı mı istiyorsun?” buyurup; “Dikkat ediniz, halk ve emir O’na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi Allah çok yücedir.” (A’raf sûresi:54) meâlin­deki âyet-i kerîmeyi okudu, sonra; “Ey Yâkûb, aslında fakîr olan bir kişi, bir hâcet istirhâm edip, kabûle mazhâr olduğu zaman, eski vekar ve şe­refinden de bir kademe kaybeder.” buyurdu. Hizmetçisi; “Efendim, na­mazlardan sonra her zaman duâ ettiğinizi görüyorum.” deyince de, Ahmed Rıfâî; “O başka, bu başkadır. Namazlardan sonra yapılan, ilâhî emre uymak için yapılan kulluk duâsıdır. Bu ise hâcet duâsıdır ve husûsî şartları vardır.” buyurdular. Bu konuşmadan iki gün sonra o hasta şifâ buldu.

Türkistan’da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hikmet denilen şiirler yazmıştır. Bu şiirler; Dîvân-ı Hikmet’te toplanmıştır. Bu manzumelerin konularından birisi şudur:

Allahü teâlâya tâat, kulluk ile ibâdet ve zikrin önemi ve bunlardan zevk alma:

Ne hoş tatlı Hû yâdı, seher vakti olanda

Baldan tatlı Hû adı, seher vakti olanda

 

Seher vakti kalkanlar, canın fedâ kılanlar

Aşk oduna yananlar, seher vakti olanda

 

Seher vakti hoş saat, kalkana olur râhat

Açılır devlet, saâdet, seher vakti olanda

 

Her gün yanar bu canım, kullukta yok dermanım

Sen bağışla günahım, seher vakti olanda

 

Evliyânın büyüklerinden Alâeddîn Âbizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) birgün hastalanmıştı. Hastalığın tesiri ile öyle hâlsizleşti ki, tâkati kesildi. Yanındakiler o gece vefât edeceğini zannettiler. Hastalığının verdiği şid­detli elem ile kendinden geçmiş olan Alâeddîn Âbizî, o hâlde uyuyakaldı. Rüyâsında hocası Sa’deddîn hazretlerini gördü. Hocası, “Bismillâhi Has- biyallahü, Tevekkeltü alellahi Va’tesamtü billâhi fevvadtü emrî ilallâhi Mâşâallahü Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” duâsını öğretti. Bu duâyı okuyarak uyandı. Bu duânın bereketi ile, üzerinde hastalıktan hiç bir eser kalmadığını hissetti. Abdest alıp, gâyet dinç ve rahat olarak sabah namazını kıldı.

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Alevî bin Muhammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında Milibar bölgesinde (Hindistan) bir çeşit sinek zu­hur edip, insanın kulağına girer girmez rahatsızlığa sebeb oluyordu. Pekçok ilaç kullanılmasına rağmen sinekleri kovmak mümkün olmadı. İnsanlar kulaklarını pamukla tıkamağa başladılar. Bu da çâre olmadı. Si­neklerin çocuklara verdiği zarar daha büyük olup anne ve babalar, ko­rumak için başlarında bulunmak ve uyumamak mecbûriyetinde kalıyor­lardı. Nihâyet durumu Seyyid Alevî bin Muhammed hazretlerine arzet- tiler. Seyyid hazretleri ellerini açıp; “Yâ Rabbî! Şu dertli kullarına selâmet ihsân eyle.” diye duâ edince o bölgede bu çeşit sinek bir daha görülme- di.

Mısır evliyâsından Ali Havâs Berlisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) meyve ağaçları çiçek açtığı zaman, onlara zarar verecek bir durum olun- ca, o gece uyumaz, göz yaşları döker, Allahü teâlâya, meyvelere za­rar verecek o hâlin kalkması için yalvarırdı.

Ali Havâs, müezzinin okuduğu ezânı duyduğu an, olduğu yerde sar­sılır, Hak teâlânın heybet ve azametinden titreyerek, erir gibi olur ve hu­zûr-i kalble tam bir huşû’ içinde müezzinin dâvetine icâbet ederdi.

Evliyânın büyüklerinden Ali İsfehânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yururdu ki: “Allahü teâlâ hepimizi, yaptığımız iyi ameller ile gururlan­maktan muhâfaza etsin.”

Büyük velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Ali bin Muhammed bin Beşşâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir sohbetinde Ahmed Bermekî, odanın en uzak kısmında oturdu. Sükûnet içerisinde, orada bu- lunanlarla birlikte sohbeti dinledi. Sohbetin sonunda, Lâ ilâhe illallah, de- di ve “O Balık sâhibini (Yûnus’u) da hatırla ki o, (dînini kabûl etmeyen kavmine) öfkelenerek gitmişti de, kendisini hiç bir zaman sıkıştırmaya­cağımızı sanmıştı. Derken (yutan balığın karnındaki) karanlıklar içinde: “Senden başka hiç bir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan tenzîh e- derim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum.” diye duâ etmişti.” meâlindeki Enbiya sûresinin seksen yedinci âyet-i kerîmesini okuyup; “Yâ Rabbî! Sen, kendisini balığın karnında hapsettiğin zaman, sâlih bir kulun olan Zu’n-Nûn= Yûnus aleyhisselâm karanlıkta sana; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn (Senden başka hiç bir ilâh yok- tur, seni bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Gerçekten ben, hak­sızlık edenlerden oldum.)” diye nasıl duâ edip yalvarmışsa, ben de sana öyle yalvarıyorum. Yâ Rabbî! Senin yüce kelâmın haktır. Sen sâlih bir kulun olan Yûnus’un bu duâsına karşılık; “Biz de onun duâsını kabûl et­tik. Kendisini kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ sûresi: 88) buyurdun. Allah’ım! Onun duâsını nasıl kabûl edip, içerisinde bulunduğu sıkıntılı durumdan, rahmetinle onu nasıl kurtarmış­san, duâla- rımızı kabûl buyurup, sıkıntılı ve elem verici durumlardan bizi muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! Sen Erhamürrâhimînsin (merhamet edenlerin en mer- hametlisisin). Sonra, on kere yâ Rabbî!” dedi. Fakat o, her yâ Rabbî de- diği zaman, Ahmed Bermekî içinden; “Yâ Rabbî! Bana genişlik, rahatlık ihsân et.” diyordu. Daha sonra Ali bin Beşşâr’ın semâya doğru yönelmiş, sanki kendisine bir şeyler söyleniyor da, onları dinler bir du­rumu olduğu- nu gördü. Sonra Ahmed Bermekî’ye doğru döndü.

“Yazık sana, utanmıyor musun? Allahü teâlâdan Cennet’ini iste. Yi- ne O sana, insanlara muhtaç olmayacak kadar rızık ihsân eder. Hâl­buki sen devamlı, dünyâyı, rahatı ve genişliği istiyorsun.” Allahü teâlânın izni ve bildirmesiyle, içinden geçeni öğrenmişti. Ondan sonra ona emret­tiği gibi Allahü teâlâdan Cennet’ini istedi.

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Muvaffak (rahmetullahi teâlâ aleyh) hacca gitmişti. Arafât Ovasında hacıların yalvarmalarını, içli iniltilerini duyunca; “Yâ Rabbî! Bu kardeşlerim içinde haccı kabûl olmayan birisi varsa, kendi haccımın sevâbını ona hediye ettim.” diye duâ etti. Daha sonra Müzdelife’ye gitti. O gece rüyâsında kendisine; “Ey Ali bin Muvaf­fak! Rabbinin üzerine cömertlik mi yapıyorsun? O, buradakiler ve geride bıraktıklarını ve yakınlarının hepsini af ve mağfiret etti.” buyruldu. Bu hâl Rabbine olan sevgi ve muhabbetini daha da arttırdı.

Meşhûr velîlerden Ali Müzeyyen (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri ile ilgili olarak, Câfer Huldî şöyle anlatmıştır: “Ali Müzeyyen’i dâvet ettim. Sohbet sırasında bana faydalanacağım bir şey söyle dedim. Bu­yurdular ki: “Bir şeyin kaybolduğu zaman yâhut da bir kimseyle buluş­mak istediğin zaman şu duâyı oku: “Yâ câmiannâsî liyevmin lâ raybe fîhi. İnnellahe lâ yuhlif-ül-mîâd. İcmâ’ beynî ve beyne…” duânın sonuna istediğin şeyin adını ilâve et. Allahü teâlâ aradığın şeyi veya insanı bul­manı nasîb eder. Ben bu duâyı okuyup ne istedimse duâm kabûl olun- du.”

Nakşibendî büyüklerinden Alvarlı Muhammed Lütfi (rahmetullahi teâlâ aleyh) yani Efe hazretleri, İslâmiyetin aleyhine cereyanların geliştiği ve pekçok müslümanın perişan olduğu o günlerde dertlerini daha çok şi­irle dile getirdi. Hac ettiği günlerden birinde Rabbine şöyle yakarmakta­dır:

Alîl, zelîl bu yollara düzüldük

Hakîr fakîr denî râha süzüldük

Hâlimiz ne olur ya Rab üzüldük

 

Ey keremler kânı huccâcı affet

Rahmet-i Rahmân’a muhtâcı affet!

 

Gönderdin Habîb’in âleme rahmet

Sen eyledin bizi Habîb’e ümmet

Senden özge kimden görek merhamet

 

Ey keremler kânı huccâcı affet,

Rahmet-i Rahmân’a muhtacı affet.

 

Hürmet-i Ahmed’e bağışla bizi

Âl-i Muhammed’e bağışla bizi

Vüs’at-i rahmete bağışla bizi

 

Ey keremler kânı huccâcı affet,

Rahmet-i Rahmân’a muhtâcı affet.

 

Efe hazretlerinin huzûruna girenler büyük bir ferahlık duyarlar ve mânevî bir lezzete kavuşurlardı. Onu görmek için; içlerinde paşalar, bü­rokratlar, müftüler de dâhil olmak üzere, Türkiye’nin dört bir yanından in­sanlar gelirdi. Onu gören, tanıyan herkes kendisinin Peygamber efendi­mizin ahlâkı ile ahlâklandığını ve her hâlini O’na uydurduğunu söyler­lerdi.

Tâbiînden ve evliyânın meşhurlarından Âmir bin Abdullah Anberî (radıyallahü anh) duâ isteyen birine; “Allahü teâlâya itâat et, emirlerine uy, sonra duâ et, kabûl eder.” buyurdular.

Âlim ve evliyâdan Amr bin Mürre (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin talebesi Selîm bin Rüstem anlatır: “Amr bin Mürre’nin huzûrunda ders okuduğum sırada hep; “Yâ Rabbî! Beni, seni tanıyanlardan ve em­rine uyanlardan eyle!” diye duâ ederdi.”

Tâbiîn devrinin büyük velîlerinden Atâ Süleymî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım! Dünyâdaki garipliğime acı. Ölüm ânında bana merhamet eyle. Senin huzûruna çıktığımda rahmetinle mu­âmele et.”

Büyük velîlerden ve tâbiînin meşhurlarından Avn bin Abdullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Sizce, çok önemli olan hâcetle­rinizi, isteklerinizi farz namazlarda isteyiniz. Çünkü farz namazlarda ya­pılan duâ, farz namazın nâfileye üstünlüğü gibidir.

Gâziantep velîlerinden Aydî Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamâ­nında Antep’in bir mahallesinde bir kadın doğum yaparken çok zor du­rumda kalmıştı. Yanında bulunan kadınlar, kocasına; “Aydî Baba’ya (rahmetullahi teâlâ aleyh) git de hanımının kurtulması için duâ etsin.” dediler. Adam; “O deli ne yapabilir?” diye düşünmesine rağmen Aydî Baba’nın yanına gitti. Durumu anlattı. Aydî Baba gözlerini kapayıp biraz murâkabeden sonra; “Git. Nur topu gibi bir oğlun oldu. Allahü teâlâ onu sâlih kullarından eylesin.” dedi. Adam yine kalben inanmayarak evine gitti. Evdeki kadınlar bir erkek çocuğu olduğunu müjdelediler. Adam, Aydî Baba hakkındaki bu düşüncelerine tövbe etti.

 

HOCASININ DUÂSI

 

Pâdişâh Ahmed Hanın, gördüğü bir rüyâyı,

Güzel tâbir edince, Azîz Mahmûd Hüdâyî,

 

Memnun olup bin altın gönderdi kendisine,

Maddî sıkıntıdaydı, mübârek de o sene.

 

Zîrâ bir çocukları, olacaktı o ara,

Gerekli masraf için, elinde yoktu para.

 

Hanımı diyordu ki: “Bıraktın kâdılığı,

Dağıttın elindeki, ne varsa dünyâlığı,

.

Şimdiyse, çok yakında, çocuğumuz olacak.

Bez parçası bile yok, bu çocuğu saracak.”

 

O böyle söylenirken, çalındı kapı birden,

Azîz Mahmûd Hüdâyî, açmak için giderken,

 

Buyurdu ki: “Ey hâtun, kendini üzme artık,

Belki de Hak teâlâ, gönderdi bir dünyâlık.”

 

Açıp da gördüler ki, hakîkaten sultandan,

Çok büyük hediyeler, gelmişti tam o zaman.

 

Hem öyle çok idi ki, hanımı etti hayret,

Sırf bir kese içinde, altın vardı bin adet.

 

Ertesi gün pâdişâh, bizzat gelip kendisi,

Ellerini öperek, olmuştu talebesi.

 

Bir gün de Sultan Ahmed gitmişti Üsküdar’a,

Çarşıda üstâdını, görmüş idi bir ara.

 

Kendisi at üstünde, üstâdı yaya idi,

Görünce edebinden, hız ile yere indi.

 

Bindirdi hocasını, hemen kendi atına,

Geçiverdi kendi de, edeple rikâbına.

 

Allah’ın velî kulu, Hüdâyî hazretleri,

Pâdişâhın atında, biraz gitti ileri,

 

Ve dünyâyı titreten, Pâdişâh Sultan Ahmed,

Hocasının ardından, yaya gitti bir müddet.

 

Sonra o mübârek zât, râzı olmadı buna,

Hemen attan inerek, buyurdu ki sultana:

 

“Bir gün benim üstâdım, Üftâde hazretleri,

Mübârek ellerini, uzatarak ileri,

 

Bana cân-ü gönülden, eylemişti bir duâ

Buyurmuştu:”Sultanlar, yürüsün rikâbında.”

 

Sırf hocamın bu sözü, yerine gelsin diye,

Rızâ göstermiş idim, atınıza binmeye.”

 

Pâdişâhı, atına, bindirip hemen tekrar,

Kendi, yaya olarak, yürüdü eve kadar.

 

Azîz Mahmûd Hüdâyî, hürmetine İlâhî

Onun şefâatine, kavuştur bizi dahi.

 

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: “Gençliğimde Allahü teâlâya yalvarıp; “Yâ Rabbî! Bana yardımını ihsân et. Bu yolun ağırlığını çekme- ye kuvvet ver. Bu yolda ne kadar riyâzet, nefsin isteklerini yap­mamak ve mücâhede, nefsin istemediği ne varsa yapayım.” diye duâ et­tim. Allahü teâlâ duâmı kabûl buyurup, bana öyle bir kuvvet ve kudret ih­sân etti ki bu yolun ne kadar zahmet ve meşakkati varsa hepsine katlan­dım. Ne yapmak lâzımsa Allahü teâlâya hamd olsun yaptım. Şimdi ihti­yâr hâlim- de, riyâzetten ve nefsimle mücâdeleden kurtulmuş bulunuyo­rum… Evli- yâ-i kirâmın rûhlarına teveccüh ediyor, hepsinin rûhâniyetlerinin eserini görüyordum.”

Endülüs’te yetişen velîlerden Bekâ bin Mahled (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin duâsı makbul idi. Bir gün Bekâ bin Mahled’in yanına bir kadın geldi; “Oğlum esir düştü. Onu kurtaracak elimde bir imkânım yok.” dedi. Bekâ bin Mahled; “Sen git. Onun durumuyla Allahü teâlânın izniyle ilgilenirim.” buyurdu. Sonra başını öne eğip Allahü teâlâya duâ et- ti. Bir müddet sonra kadın, oğlu ile geldi. Oğlu, başından geçenleri şöyle anlattı: “Rum memleketlerinden birine esir olarak düştüm. Bir işle meşgûl iken elimdeki kelepçe çözüldü ve yere düştü. Görevliler, demir zinciri tek- rar bağladılar. Fakat biraz sonra kelepçe tekrar çözülüp düştü. Bu durumdan şaşkına dönen vazîfeliler, papazlarını çağırdılar, durumu onla- ra anlattılar. Bunları dinleyen papazlar; “Onu salıverin. Allah’ın sev­gili bir kulu onun için duâ etmiş, ne yapsanız faydasız.” dediler. Bunun üzerine, bana yiyecek verip salıverdiler. Ben de memleketime döndüm.”

Tâbiîn tanınmışlarından büyük velî Bekr bin Abdullah Müzenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) dâimâ şöyle duâ ederdi: Yâ Rabbî! Senin yar­dımın olmazsa, maksuduma eremem, kötü şeyden nefsimi koruyamam. Ben ve işlerim senin kudretin altındayız. Sana çok, çok muhtâcız yâ Rabbî! Allah’ım! Bizi öyle bir rızıkla rızıklandır ki, onun vâsıtasiyla sana çok şükür edebilelim. Yâ Rabbî! Her an her yerde sana muhtâcız.

Allah’ım! Bize rahmet hazînelerinden birini aç. Rahmetinden sonra bize dünyâ ve âhirette hiç azâb etme. Allah’ım! O geniş ihsânından bize helâl ve temiz rızık ihsân et. Rızık verdikten sonra bizi, senden başka­sına muhtaç eyleme, Allah’ım! Merhametine ve ihsân ettiğin helâl rızka, ihsânına karşı şükrümüzü artır. Biz sana muhtâcız. Senin yardımın ve ihsânın ile ancak başkasına muhtâc olmaktan kurtuluruz.”

Tâbiînin meşhurlarından ve büyük velî, fıkıh âlimi Ebû İdrîs Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh)   buyurdular ki: Yemenli bir zât şöyle duâ edi­yordu. “Allah’ım! Benim bakışımı ibret, susmamı tefekkür, konuşmamı zikir yap.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed Cerîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden birisi anlatır: Ebû Muhammed Cerîrî’- nin vefâtı senesi, Karâmita sapıkları ile yapılan muhârebede ben de bu- lunuyordum. Savaş bittikten sonra, müslümanların bulunduğu kâ­filenin yanına döndüm. Yaralılar arasında Ebû Muhammed Cerîrî’yi gör­düm. Çok halsizdi. Yüz yirmi yaşlarındaydı. “Ey efendim! Allahü teâlânın bu belâyı üzerimizden def etmesi için duâ etseniz.” dedim. “Duâ, belâ gel- meden önce yapılır. Belâ geldikten sonra râzı olmaktan ve sabret­mekten başka çâre yoktur.” buyurdular.

Evliyânın meşhurlarından ve Tâbiînin büyüklerinden Ebû Müslim Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) her ânı değerlendirir, devamlı ibâdet, tâat ile meşgul olurdu. Yaşı ilerleyip vücûdu zayıf düştüğünde; “Yaptığı­nız tâatlardan birazını azaltsanız.” dediler. Bunu söyleyenlere; “Siz bir atı yarış için gönderseniz, yarışı tamamlayıp hedefe ulaşmadan atın sürü­cüsüne, buna yumuşak davran ve kendi hâline bırak demezsiniz değil mi?” dedi. “Evet.” dediler. İşte ben de hedefi gördüm. Fakat henüz ge­çemedim. Her vaktin bir gâyesi vardır. O vakit geçince bir şey hâsıl olur. Bütün vakitlerin hedefi ise ölümdür. Bütün zaman geçer, sonunda ölüm gelir.” diye cevap verdi.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Duâmın kabûl olacağını bilsem, yalnız devlet başkanı için duâ ederdim. Çünkü, devlet başkanı iyi olursa, şehirler ve insanlar kötü­lüklerden ve belâlardan emin olur.”

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi, büyük velî İbn-i Cevzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün münâcâtında buyurdular ki: “Yâ İlâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehennem’e atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muha­faza etmeğe çalıştım.

Yâ Rabbî! Senin için dökülen göz yaşlarına rahmet et! Sana kav-şamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrâhim bin Edhem (rahmetullahi teâlâ aleyh) her zaman şöyle duâ ederdi: “Yâ Rabbî! Beni günah alçaklığından, sana tâat ve ibâdet lezzetine ulaştır.”

İbrâhim bin Edhem hazretlerine şöyle sordular: Allahü teâlâ; “Ey kul- larım, benden isteyiniz, kabûl ederim, veririm.” (Mü’min sûresi: 60) buyuruyor. Halbuki istiyoruz vermiyor? Cevâben buyurdular ki: “Allahü teâlâyı çağı- rırsınız O’na itâat etmezsiniz. Kur’ân-ı kerîmi okursunuz, gösterdiği yolda gitmezsiniz. Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerinden faydalanır­sınız. O’na şük- retmezsiniz. Cennet’in ibâdet edenler için olduğunu bilir­siniz, hazırlıkta bulunmazsınız. Cehennem’i âsiler için yarattığını bilirsi­niz, ondan sakın- mazsınız. Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını gö­rür, ibret almazsı- nız. Ayıbınıza bakmayıp başkalarının ayıplarını araştı­rırsınız. Böyle olan kimseler, üzerine taş yağmadığına, yere batmadıkla­rına, gökten ateş yağmadığına şükretsinler. Daha ne isterler? Duâlarının neticesi, yalnız bu olursa yetmez mi.”

Hindistan’da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebeleriyle berâber bir yol­culuğa çıkmıştı. Bir kervansarayda konakladıkları sırada, talebelerine âniden şöyle buyurdu: “Bu gün buraya bir belâ geleceğini ve herkese si­râyet edeceğini görüyorum. Arkadaşlarımız birbirlerine söylesinler her­kes; Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihî şey’ün fil-ardı velâ fissemâi ve hüvessemî’ul-alîm, ve Eûzü bi-kelimâtillâhittâm-mâti min şerri mâ halak duâlarını tekrar tekrar okusunlar. Çünkü, bu duâyı kim okursa, Allahü teâlânın inâyeti ile kendisi ve malı korunur.” Bunu söyledikten iki saat geçmeden kervansarayın bâzı kısımlarında yangın çıktı. Bir türlü söndü­remediler ve malların çoğu yanıp telef oldu. Bu arada İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden Mevlânâ Abdülmümin Lâhorî’nin de malları yandı. Ona; “Sana hiç kimse okunması îcâbeden duâları söylemedi mi?” buyurdu. Arkadaşları ona bu duâların okunması gerektiğini söylemeyi unutmuşlardı.

Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Ey Allah’ım! Ey kusurlardan uzak olan sonsuz kudret sâhibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumu öyle büyült, öyle büyült ki, Cehennem’i ağzına kadar doldursun. Böylece başka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım.” Hazret-i Ebû Bekir de böyle duâ ederlerdi.

Yine buyurdular ki: “Günahlara bir defâ, tâatlere ise bin defâ tövbe etmek lâzımdır. Yâni yaptığı ibâdet ve tâatlere bakıp kendini beğenmek, o ibâdeti hiç yapmamak günahından bin kat daha fenâdır.”

Mısır velîlerinden Bennân el-Hammâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu- yurdu ki: “Allahü teâlâ semâyı yedi kat yarattı. Her katta mahlûklar ve melekler yarattı. Bunlar O’na ibâdet ve itâat ederler. Birinci kat, yâni dün- yâ semâsında bulunanların ibâdeti korku ve ümid üzere bulunmaktır. İkinci semâda bulunanların ibâdeti, muhabbet ve hüzün üzere bulun­maktır. Üçüncü semâda bulunanların ibâdeti, minnet ve hayâ üzere bu­lunmaktır. Dördüncü semâda bulunanların ibâdeti, şevk ve heybet üzere bulunmaktır. Beşinci semâda bulunanların ibâdeti, münâcaat ve iclâl, saygı üzere bulunmaktır. Altıncı semâda bulunanların ibâdeti, inâbet, tövbe ve tâzim, saygı gösterme üzere bulunmaktır. Yedinci semâda bu­lunanların ibâdeti ise, mürüvvet, cömertlik ve kurb, yakınlık üzere bu­lunmaktır.”

Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on ikincisi olan Ali Râmitenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya hiç isyân etmediğiniz bir dille duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun.”

“Duânızı öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişler­den olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevâzu ve sevgi gösterin ki, si­zin için duâ etsinler.”

Yine buyurdular ki: “İbâdetlere sarılmak ve onları yerine getirmek lâ­zımdır. Yerine getirilince de yapılmadı farzetmelidir. Böylece kendini ku­surlu bilerek tâat ve ibâdete yeniden başlamalıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Hubeyk (rahmetullahi teâlâ aleyh) en büyük ilâhî cezânın duâ ve ibâdetin lezzetinin kalbten alınması olduğuna inanırdı. Boş şeylerle uğraşmanın, lüzumsuz şeylere kulak vermenin kalpteki ibâdet ve tâattan zevk alma duygusunu söndürdüğüne inanır, kendisini sevenleri gönül uyanıklığına teşvik ederdi.

Buyurdular ki: “Kim, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini ayıplarsa, Allahü teâlâ onu gazâbından korur.”

“Kötü ve yanlış sözleri çok dinlemek, tâatın, ibâdetin tadını kalbden siler.”

Hindistan’daki evliyânın büyüklerinden Abdülvâhid-i Lâhorî (rah- metullahi teâlâ aleyh) ibâdet zevki ile ilgili bir hâtırasını şöyle anlatır: Ticâret için Buhârâ’ya gitmiştim. Oranın câmilerinden birinde yatsı na­mazından sonra nâfile namazla meşgûl oldum. Câmi hizmetlilerinden bi­risi bana; “Kendi evine git, nâfile namazları evinde kıl. Kapıyı kapayaca­ğım.” dedi. Fakat söylerken sertçe söylemişti. Bu hizmetçi o gece evliyâ­nın şâhı Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretlerini rüyâda görmüş. Benim için; “O derviş, bizim Hindistan’ın beldelerinden bir beldedendir. Onun kıymetini bil, ondan özür dile.” buyurmuş. Bunun üzerine geldi, özürler dileyip affedilmesi için ricâ etti.

Tebe-i tâbiînden, Meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerin­den olan Abdülvâhid bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en büyük özelliği; Allahü teâlâya karşı olan kusurlarından dolayı çok ü- zülmesiydi. “Bütün insanlığın yaptığı ibâdet kadar ibadet yapsak Allahü teâlânın bize verdiği nîmetlere karşı gene şükrü yerine getiremeyiz.” derdi.

Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri buyurdular ki: “Eğer nefsinizde Alla- hü teâlâya karşı yaptığınız ibâdetlerde bir isteksizlik ve tembellik his­sederseniz, bir süre kuvvetli ve iyi yemekleri yemeyi bırakınız. Gıdânız tuz ve ekmek olsun. Oruç tutunuz. Bu şekilde yapmanız vücudunuzdaki bazı yağları ve fazlalıkları erittiği gibi Allahü teâlâyı hatırlamanızı arttırır.”

Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: İbâdet yaparken, fıkhın gereğini yerine getirmeyen ibâdet yapmış sayılmaz. Fıkıh bilgisi öğrenirken verâ sâhibi olmayan al­danır. Kendisine lazım olan işleri yapansa kurtulur.

Meşhûr velîlerden Ahmed bin Ebü’l-Havârî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Kim Allahü teâlânın ibâdeti ile bir saat meşgûl o- lursa, Allahü teâlâ ona rahmeti ile nazar eder.”

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Harb (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet ederdi. Bu sebeple kendisine; “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Bir mikdâr istirahat etseniz.” denildi. O zaman; “Önünde Cennet ve Ce- hennem’den başka bir yer olmayan ve hangisine gideceğini bileme­yen kimsenin uykusu gelir mi?” buyurdular. Daha fazla ibâdet etmeye baş- ladı.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ahmed el-Kalânisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) duâlarında; “Yâ Rabbî! Eğer yanında bir kıymetim varsa, benim canımı yolculuk esnâsında ve iki yer arasında al!” diye duâ ederdi. Hac dönüşünde Mekke’den ayrıldıktan bir müddet sonra Hedif yakınlarında Ecyâd’da vefât etti ve oraya defnedildi.

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) vâz ve nasîhatlerinde günahlardan çok bahsederdi. Birgün; “Yâ Rabbî! Biz amel defterimizi günahla siyah ettik. Sen, saç ve sakalımızı günlerle beyaz et­tin. Ey beyazın ve siyahın yaratıcısı olan Allah’ım! Lütfun ve fadlınla gü­nahlarımızı affeyle!”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâya çok ibâdet ve duâ eder, kendisine ihsân edilen nîmetlerin şükründen âciz olduğunu söyleyerek şöyle niyâzda bulunurdu: “Her âzâm ve organımın bir dili olsa da bununla verdiğin nîmetler için sana hamd ve senâ etsem, bu benim şükrümün ziyâdeleşmesinden çok, se­nin nîmet ve ihsânının artmasına delâlet ederdi. Zîrâ nîmetine şükret­meyi nasîb etmen de bir nîmettir.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Amr ez-Zücâcî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine kaybolan eşyânın bulunmasından sordular. Şöyle an- lattı: “Bir duâ şekli daha vardır ki, tecrübe edilmiş, kaybolan şeyin bu­lunduğu görülmüştür. Şöyle ki, önce üç defâ Duhâ sûresi okunur, sonra da üç defâ; ey Allah’ım! Geleceğinden şüphe olmayan günde insanları toplayan Rabbim! Bana kaybettiğim şeyimi bulmamı nasîb et, denir.”

Büyük velî, hadîs ve kırâat âlimi Ebû Bekr bin İyâş (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Bişr bin Hâris şöyle anlatır: Ebû Bekr bin İyâş’ın şöyle dediğini duydum, “Ey sağımda ve solumda bulu­nan Kirâmen kâtibîn melekleri, benim için, Allahü teâlâya duâ ediniz. Çünkü siz, Allahü teâlâya benden daha çok ve daha iyi itâat ediyorsu­nuz, emirlerine uyuyorsunuz.”

Nişâbur’da yetişen büyük velîlerden   Ebû Muhammed Râzî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Ebû Nasr Harrânî şöyle anlatır: Ebû Muhammed Râzî’ye bana bir duâ öğretmesini ricâ et­tim. Bana şöyle duâ etmemi söyledi: “Yâ Rabbî! Bize, seni hakkıyla ta­nımayı, sana hakkıyla ibâdet edebilmeyi ihsân et. Bizi sana yaklaştıra­cak şeyleri nasîb eyle. Bizlere hâlis tevekkül, hüsn-i zan, dünyâ ve âhirette âfiyet ve iyilikler ihsân buyur.”

Evliyânın meşhurlarından ve Tâbiînin büyüklerinden Ebû Müslim Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) her ânı değerlendirir, devamlı ibâdet, tâat ile meşgul olurdu. Yaşı ilerleyip vücûdu zayıf düştüğünde; “Yaptığı­nız tâatlardan birazını azaltsanız.” dediler. Bunu söyleyenlere; “Siz bir atı yarış için gönderseniz, yarışı tamamlayıp hedefe ulaşmadan atın sürü­cüsüne, buna yumuşak davran ve kendi hâline bırak demezsiniz değil mi?” dedi. “Evet.” dediler. İşte ben de hedefi gördüm. Fakat henüz ge­çemedim. Her vaktin bir gâyesi vardır. O vakit geçince bir şey hâsıl olur. Bütün vakitlerin hedefi ise ölümdür. Bütün zaman geçer, sonunda ölüm gelir.” diye cevap verdi.

Şam’da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi Ahmed bin Ebü’l-Havârî şöyle an- latıyor: Bir sene hocam ile berâber hacca gidiyorduk. Yolda su tulumu- nu düşürmüşüm. Suya ihtiyâcımız oldu. Susuz kaldık. Hocama; “Efen- dim su tulumunu kaybettim.” dedim. Ellerini açıp şöyle duâ etti: “Ey gaybları bilen ve sâhiplerine iâde eden, dalâlette olanları hidâyete erdi­ren Allah’ım! Kaybettiğimiz şeyi bizlere iâde eyle.” Duâsını bitirir bitirmez bir kimsenin; “Bu su tulumunu kaybeden kimdir?” diye seslendiğini duy­duk. Tulumumuzu alıp yolumuza devâm ettik.

Hazret-i Ebû Süleymân şöyle anlattı: “Bir gece câmide ibâdet edi­yordum. İçerisi çok soğuktu. Öyle ki soğuğun şiddetinden duâ ederken bir elimi koynuma sokuyor diğer elimi semâya doğru açıyordum. Bu şe­kilde duâ etmek, beni fevkalâde rahatlatmıştı. Uyuduğumda hafifden bir ses; “Yâ Ebâ Süleymân! Duâ için kaldırdığın eline nasîbini verdik. Diğe­rini de kaldırsaydın ona da nasîbini verirdik.” diyordu. Bunun üzerine kendi kendime; “Ne kadar soğuk olursa olsun, bir daha her iki elimi de semâya kaldırmadan duâ etmeyeceğim.” diye söz verdim.

Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet eder, Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: “Allah’ım! Eğer bana günâhım sebebiyle azab edecek­sen, senden affını diliyorum. Çünkü senin af ve rahmetin benim günahla­rımdan daha çoktur. Allah’ım! Eğer cimriliğim sebebiyle azâb edeceksen, senden keremini istiyorum. Eğer bana kötülüklerim sebebiyle azâb ede­ceksen, senin ihsânını ve iyiliklerini dilerim. Eğer beni Cehennem’ine ko­yacaksan, Cehennem ehline seni sevdiğimi haber vereceğim.” O anda gâibden bir ses; “Ey Ebû Süleymân! Seni Cehennem’e koymayacağım. Bilâkis Cennet’ime koyacağım. Cennet ehline, onları sevdiğimi haber ver. Çünkü dostların yeri Cennet, düşmanların yeri ise Cehennem’dir.” buyurdu.

Şam’da yetişen âlimlerin ve evliyânın meşhurlarından Ebû Ubeyd el-Busrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Şam’da dostlarıyla otururken yanlarından bir atlı geçiyordu. Peşinden atın eğer örtüsünü taşıyan kö­lesi kızgın bir halde koşuyordu. Köle; “Yâ Rabbî! Sen beni bu güç du­rumdan kurtar.” diye duâ edip; Ebû Ubeyd hazretlerine de; “Ey Allah’ın sevgili kulu! Bana duâ et.” dedi. Bunun üzerine; “Yâ Rabbî! Bu kulunu Cehennem ateşi ve kölelikten kurtar.” diye köleye duâ etti. O anda attaki binici kuşağını yere atıp, kölesine; “Seni âzâd ettim.” diye bağırdı. Köle de taşıdığı örtüyü bırakıp; “Beni sen değil, bunlar âzâd etti.” diyerek, Ebû Ubeyd Busrî ve dostlarının yanına gitti ve ölünceye kadar onlarla berâ­ber kaldı.

Büyük velîlerden Ebü’l-Berekât Emevî Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Ebü’l-Fadl Meâli bin Temîmî Mûsulî şöyle an­latır: “Yedi sene Ebü’l-Berekât hazretlerine hizmet ettim. Bir gün yemek yedikten sonra elini yıkıyor, ben de su döküyordum. Bana, “İstediğin bir şey var mı?” diye buyurunca; “Evet, duânız bereketiyle Kur’ân-ı kerîmi ezberlemek isterim.” dedim. O da; “Allahü teâlâ sana kolaylık versin, her uzağı yakın etsin. Kur’ân-ı kerîmi ezberlemekte yardımcın olsun.” diye duâ etti. Ondan sonra Kur’ân-ı kerîmi kısa zamanda hıfzettim. Allahü teâlâ onun duâsı bereketiyle, bana uzak olan yerleri yakın, güç olan şeyleri de kolay eyledi.”

Evliyânın önde gelenlerinden Ebü’l-Fadl Ahmedî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerine; Allahü teâlâya nasıl duâ edelim diye soruldu. O zaman; “Allahü teâlâdan dâimâ af ve âfiyet isteyiniz.” diye cevap verdi

Kuzey Afrika’da yetişen büyük velîlerden Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri, okunmasını istediği kitabı Hizbü’l-bahr hakkında şöyle buyurdular: Dârimî’nin Müsned’inde Abdullah ibni Mes’ûd (radıyallahü anh) diyor ki: “Evde Bekara sûresi başından Müfli- hûn’a kadar beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve girmez.” Pey­gamber efen- dimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir evde, şu otuz üç âyet okunduğu gece, yırtıcı hayvan ve eşkıyâ, düşman, sabaha kadar canına ve malına zarar yapamaz: Bekara sûresi başından beş âyet, Âyet-el-Kürsî başından “Hâlidûn”a kadar üç âyet, Bekara sonunda “Lillâhi”den sûre sonuna kadar üç âyet, A’râf sûresinde, “İnne Rabbeküm” den “Muhsinîn”e kadar, elli beşten îtibâren üç âyet, İsrâ sû­resi sonundaki “Kul”den iki âyet, Sâffât sûresi başından “Lazib”e kadar on bir âyet, Rahmân sûresinde “Yâ ma’şerelcin”den “Feizâ”ya kadar iki âyet, Haşr sûresi sonunda “lev enzelnâ”dan sûre sonuna kadar, Cin sû­resi başın- dan “Şatatâ”ya kadar dört âyet.”

Yedi defâ Fâtiha okuyup, dert ve ağrı olan uzva üflenirse, şifâ hâsıl olur. Âyet-i kerîmenin ve duânın tesir etmesi için, okuyanın ve okutanın Ehl-i sünnet îtikâdında olması, haram işlemekten, kul hakkından sakın­ması, haram ve habis şey yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret iste­memesi şarttır. Bâzıları bu kitaba îtirâz edince; “Yemin ederim ki, bu kitabı harf be harf, harfi harfine Resûlullah’ın mübârek ağzından, rüyâda işitip yazdım.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâullah İskenderî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İbâdetine, senden meydana geldi diye sevinme, Allahü teâlânın lütfu ile, ibâdetin sende meydana geldiğine sevin. Bunlar, Allahü teâlânın ihsânı ve rahmeti iledir, de.”

Yine buyurdular ki: “Yâ Rabbî! Sen ihsânını kesmezken, senden başkasından nasıl bir şey istenir?”

“Ey evliyâsına heybet elbisesini giydiren! Onlar, izzetinle azîz ol­muşlardır. Sen, zikredicilerden önce zikredicisin! Sen, kulların sana yö­nelmesinden evvel ihsân edicisin. İstiyenlerin istemesinden önce veren cömertsin. Vehhâbsın, çok hîbe edicisin. Sonra, bize hîbe ettiklerinle sana geliyoruz.”

“Yâ Rabbî! Muhakkak ki, kazâ ve kaderin bana gâliptir. Beni, şehvet zinciri ile kuvvetlenmiş nefsin arzuları esir ettiler. Sen bana yardım et de kurtulayım. Beni kimseye muhtâc etme! İhsânınla, kendi isteklerimi bile arzu etmeyeyim. Evliyânın kalblerini nûr güneşleri ile aydınlatan sensin. Seni bununla bilirler, tanırlar. Birliğini bununla söylerler. Senden başka­sını sevmesinler, başkasına sığınmasınlar diye, sevdiklerinin kalblerin- den düşmanların sevgisini çıkaran sensin! Herkes onlara ya­bancı, fakat sevdikleri sensin. Cihan karşılarına dikilse de, onlara hidâ­yet veren, yol gösteren sensin. Seni kaybeden ne bulur? Seni bulan ne kaybeder? Senden başkasına râzı olan zarardadır. Sana baş kaldıran hüsrândadır.”

“İbâdet ve tâatları zamânında hemen yap. Sonra yaparım, diye ge­ciktirmen onları yapmana mâni olabilir.”

Anadolu’da yetişen büyük velîlerden İsmâil Hakkı Bursevî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: “Hocam beni Bursa’ya halîfe ola­rak tâ- yin ettiği zaman Mutavvel adlı eseri okuyordum. Hocamın Fâtiha okuyup üzerime üflemesinden sonra, bende başka bir hâl zuhûr etti. Ho­camın bu duâsından sonra ilâhî feyz ve mârifetlere kavuştum. Bundan sonra âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin tefsîr ve te’villerini yapmaya başladım. Muh- yiddîn-i Arabî, Abdülkâdir-i Geylânî, İbrâhim Edhem, Üftâde ve Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinden mânevî olarak fâidelendim.”

Çin, Hindistan, İran ve Anadolu’da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım! Bu toprakları zik­rinle, velî ve sâlih kullarınla kıyâmete kadar mâmûr kıl, rızkımızı helâlden ve umma- dığımız yerden günlük olarak ver. Allah’ım! Peygamberin Muhammed aleyhisselâm hürmetine bizleri senin uğrunda birbirini se­ven, sayan ve ziyâret eden kullarından eyle!” (Âmîn).

Irak’ta yetişen büyük velîlerden Seyyid Mahmûd Sûfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Musul’da bir bahçeye uğradı. Bahçe sâhibini düşün­celi görünce, sebebini sordu. O da; “Borcum var.” dedi. Seyyid Mahmûd ona; “Kalk bahçene git. Üç kere Mülk sûresini oku. Sonra Peygamber efendimize yüz kere salât oku ve; “Yâ Rabbî! Ben miskin, zavallı borçlu kulunum. Sen Erhâmerrâhiminsin. Bize ihsânınla ve kereminle muâmele et! Ey Ekremel ekremîn” de.” buyurdular.

O zât kalkıp hemen Seyyid Mahmûd’un buyurduğu gibi yaptı. O zâ­tın bahçesinde bir anda bolluk ve bereket oldu. İnsanlar o bahçenin meyvelerine çok rağbet etti. Bahçenin meyvelerinden satıp, birkaç gün içinde borçlarını ödedi. Seyyid Mahmûd Sûfî’nin bereketiyle işi düzeldi.

Evliyânın büyüklerinden Mâlik bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet eder ve ağlardı. Mugîre bin Habîb anlatır: “Bir gece Mâlik bin Dînâr hazretleri ile berâberdik. Hemen ibâdete başladı. Daha sonra eliy- le sakalını tutup içli iniltilerle sabaha kadar ağladı ve; “Yâ Rabbî! Mâlik’in bu hâline acı.” diye yalvardı.”

Büyük velîlerden Mansûr bin Ammâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kûfe’de bir gece ibâdet eden bir zâtın, Allahü teâlâya karşı şöyle duâ et­tiğini bildirir: “Ey Rabbim! İzzet ve celâlin hakkı için, günah işlerken sana muhâlefeti kasdetmedim. Nefsim beni aldattı. Şehvetim de buna yar­dımcı oldu. Senin, benim kusurlarımı gizlemen beni aldattı ve cehâletim sebebiyle sana isyân ettim ve hareketlerimle muhâlefette bulundum. Şimdi senin azâbından beni kim kurtaracak? Rahmetine nâil olamazsam bana kim yardım edecek? Kıyâmet gününde günahı olmayanlara “ge­çin”, günahı olanlara “durunuz” dendiği vakit, hangi yüzle senin huzû­runa çıkacağım. Acabâ şu iki fırkadan hangisi ile berâber olacağım? Ya­zıklar olsun bana ki, ömrüm uzadıkça günahlarım çoğalıyor. Bizlere tövbe eylemeyi nasîb eyle yâ Rabbî!”

Şöyle anlatılır: Bir genç fesad ve içki meclisi kurup, eğlenirdi. Birgün kölesine dört dirhem (gümüş) verip, meze almasını söyledi. Köle yolda giderken büyük velîlerden Mansûr bin Ammâr hazretlerinin   meclisine uğradı. “Biraz oturup ne söylediğini anlayayım”, diye düşündü. Mansûr, bir fakir için bir şey istiyor ve kim dört dirhem verirse, ona dört duâ ede­ceğim diyordu. Köle, bu dört dirhemi ondan daha iyi bir yere veremem deyip, elindekinin hepsini Mansûr’a verdi. Mansûr hazretleri nasıl duâ istersin deyince, köle: Birincisi; âzâd olmayı, kölelikten kurtulmayı, ikin­cisi; Allahü teâlânın efendime tövbe nasîb etmesini, üçüncüsü; dört dir­hemin karşılığında dört yüz dirhem vermesini, dördüncüsü; bana, efen­dime, sana ve bu mecliste bulunanlara rahmet etmesini istiyorum.” dedi. Mansûr hazretleri duâ etti. Köle evine döndü. Efendisi; “Nerede kaldın ve ne getirdin?” diye sorunca, köle de; “Mansûr bin Ammâr’ın meclisinde idim. Verdiğin dört dirhemle dört duâ satın aldım. Efendisi nasıl duâlar deyince, köle durumu efendisine anlattı. Efendisi: Seni âzâd ettim, bir daha içki içmeyeceğime Allahü teâlâya söz verip tövbe ettim, dört dir­hem yerine sana dört yüz dirhem bağışladım. Dördüncü duân bana âid değildir, ben elimden geleni yaptım dedi. Efendi, gece rüyâsında bir se­sin; “Sen elinde olanı, kendi eksikliğin ile yaptın, bana havâle ettiğini ise, eksiksiz yaptım: Sana, köleye, Mansûr’a ve meclisine merhamet ettim.” dediğini işitti.

Büyük velîlerden Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine bir kimse gelip kendisinden kalbinin yumuşaması için duâ etmesini istedi. Ona; “Ey kalbleri yumuşatan Allah’ım! Ölüm benim kalbimi yumu­şatmadan sen benim kalbimi yumuşat” diye duâ et buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî hazretleri; “Kavuştuğum bütün nîmetlere Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri­nin bereketiyle kavuştum.” buyurdular.

Muhammed bin Hişâm diyor ki: “Ma’rûf-ı Kerhî bana; “Sana on cüm- le öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhiret içindir. Bunlar ile kim duâ ederse, Allahü teâlâ onun duâsını kabûl buyurur” dedi. Ben; “Yazayım mı?” diye sordum. “Hayır. Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğret- tiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim” dedi. Bu on cümle şunlar- dır: “Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir. Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfi­dir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sâhibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb ânında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latîf olan Allahü teâlâ bana kâfi­dir. Sırat’ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş’ın Rabbidir ve ben O’na tevekkül ederim.”

Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri bir gün, talebeleriyle Dicle kenarındaki bir hurmalıkta oturuyorlardı. Dicle’nin yukarısından bir kayık geldiğini gör­düler. Kayıkta bir kaç erkek içki içiyor, nâra atıyordu. Bu nâhoş manzara karşısında talebeleri; “Efendim bir duâ edin de, Allahü teâlâ bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsunlar.” dediler.

Şöyle buyurdu: “Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyâda neşelendirdiğin gibi âhirette de neşelendir.” Talebeleri bu duânın mânâ ve sırrını anla­madıklarını söylediler. Bunun üzerine; “Benim söylediğimi (Allahü teâlâ) bilir. Bekleyin şimdi görürsünüz.” buyurdu.” O topluluk Ma’rûf-ı Kerhî’yi görünce sazlarını kırdılar, şaraplarını döktüler ve titremeye başladılar. Ma’rûf’un el ve ayaklarına kapanıp tövbe ettiler. Ma’rûf-ı Kerhî; “Gördü­ğünüz gibi herkesin istediği oldu; ne onlar boğuldu, ne de bir kimse on­lardan rahatsız oldu.” buyurdular.

 

Midyen bin Ahmed el-Eşmûnî (rahmetullahi teâlâ aleyh)

HÂLİS DUÂ

 

Midyen ibni Ahmed ki, doğdu Mısır ilinde,

Eşmûnî lakabıyle, tanındı halk içinde.

 

Tasavvufta o kadar, yükseldi ki bu velî,

İlminden istifâde, edenler çoktu hayli.

 

Dergâhının yanında, bir dere akıyordu,

O bir gün bu dereden, abdest tazeliyordu.

 

Henüz bitmemişti ki, abdesti, durdu bir ân,

Nâlininin tekini, çıkarıp ayağından,

 

Hiddet ve şiddet ile, fırlattı ileriye,

Şaşırdı talebeler, “Acaba n’oldu?” diye.

 

Bu hâdiseden sonra, bir yıl geçti aradan,

Geldi bir talebesi, çok uzak bir diyârdan.

 

Elinde bir tek nâlin, dedi ki: “Ey efendim,

Ben filan memlekette, ikamet etmekteyim,

 

Takrîben bir yıl önce, oldu ki bir hâdise,

Geldim ki arz edeyim, onu hazretimize.

 

Kızım bir gün ıssız bir, mahalleden gelirken,

Terbiyesiz biriyle, karşılaşmış âniden,

 

Uygunsuz lâflar edip, dokunmak isteyince,

Sizi vesîle edip, duâ etmiş hemence:

“Yâ İlâhî, babamın, üstâdı kimse eğer,

O velîyi şu ânda bana imdâda gönder.”

 

Kızım, bu duâsını, henüz bitirmemişken,

Ve henüz onun eli, kızıma değmemişken,

 

Havadan hızla gelen bir nâlin birden bire,

Suratına çarparak, devirmiş onu yere.

 

Kızım onu görünce, kurtulup çok sevinmiş,

O nâlini alarak, acele eve gelmiş.”

 

“Bahsettiğim o nâlin, işte budur” dedi ve,

Bıraktı o nâlini üstadının önüne.

 

Eşmûnî hazretleri, buyurdu ki o zâta,

“Kızın teslîmiyeti, demek tammış üstâda.

 

Erişirse birine, bir belâ, bir musîbet,

O dahî hiç kimseden, beklemezse bir medet,

 

Rabbine sığınarak, sırf O’na güvenerek,

O’na duâ ederse, tam tevekkül ederek,

 

O zaman Hak teâlâ, kâfi gelir kuluna,

Öyle imdâd eder ki, o dahî şaşar buna.”

 

Şâfiî mezhebi âlimi ve büyük velîlerden Muhammed Avfî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: “Gençliğimde Şeyh Abdürrahmân’ı gör- düm. Yanına yaklaşınca Muhammed bin Anân alnım­dan öptü ve şefkatle bana baktı. Sonra zikir etmemi, Allahü teâlâyı çok hatırlayıp anmamı tel- kin etti. Bu hususta benden söz aldı. Sonra bana; “Allahü teâlânın emâ- netinde olarak yaşa, Allahü teâlâya sığın. Allah, her işini kolaylaştırsın. Seni, kendisinin dışındaki şeylerden fânî kılıp, kendisi ile bâkî eylesin. Sen, asrının imâmı, zamânının bir tânesi, akranlarının en üstünü, din kardeşlerinin arasında mübârek bir kimsesin! Allah, seni koruyup gözet- sin! Fazl-u keremi ile ihsân ettiği şeylerle sevinç ve neşeni arttırsın!” dedi. Daha sonra kıymeti ve mânevî değeri çok yüksek bir el­bise giydir- di. Sonra “Artık bizim günlerimiz sona erdi, saatlerimiz tü­kendi.” dedi.

En büyük velîlerden ve on iki İmâmın beşincisi Muhammed Bâkır (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri gece geç vakte kadar ibâdet eder, sonra Allahü teâlâya şöyle yalvararak ağlardı: “Yâ İlâhî! Yâ Rabbî, gece oldu. Gökte yıldızlar var. Herkes uyuyor. Kimsenin sesi çıkmıyor. Yâ Rabbî! Sen dirisin. Her şeyi biliyor, yapılan her şeyi görüyorsun. Uyu­man, uyuklaman olamaz. Seni böyle bilmeyen ihsânına kavuşamaz. Sen öyle kuvvet ve kudret sâhibisin ki, hiçbir şey, senin, olmasını dilediğin bir şeyin olmasına mâni olamaz. Senin bâkî ve ebedî oluşunda, gündüzün bitip gecenin başlaması ve gecenin bitip gündüzün başlaması gibi se­beplerle kesiklik, aksaklık olmaz. Rahmetin o kadar çoktur ki, rahmet ka­pılarını herkese açmışsın. Sana duâ edenlerin, yalvaranların duâlarını kabûl edersin. İhsân ettiğin nîmetlere hamd edenleri çok sever, onlara daha çok nîmetler verirsin. İnanarak ve güvenerek sana duâ edenler, eli boş dönmezler. Sana güvenen, kapına gelen kimseyi döndürmeye kim­senin gücü yetmez. Ey Rabbim! Ölümü, kabri ve sana hesab vereceğimi düşündükçe, önümde bunlar olduğunu bildikçe nasıl olur da senden se­vinç ve neşe isteyebilirim. Amel defterimin, sağımdan mı, solumdan mı verileceğini bilemediğim aklıma geldikçe, nasıl olur da senden dünyâlık bir şey istiyebilirim? Can alıcı meleğin geleceğini ve canımı alacağını bildiğim halde dünyâ lezzetlerinden nasıl tat alabilirim?

Yâ Rabbî! Sana yalvarıyor, senden istiyor, rahmetinden ümid ediyor ve istiyorum ki, ölümümü, hesâbımı kolay ve rahat eyle ve sonra azâbı olmayan rahat bir hayat ihsân eyle. Âmin Yârabbel Âlemin.”

Muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden Muhammed bin Vâsi (rahmetullahi teâlâ aleyh) “Kazancın temizliği be­denlerin de temizliği demektir. Allahü teâlâ, temiz giyip, temiz yedirene rahmetiyle muâmele etsin.”

Her sabah namazını kıldıktan sonra şeytanın şerrinden korunmak için şöyle duâ ederdi; “Allahım, sen bize bir düşman (şeytan) musallat ettin ki, o ve maiyyeti bizi ve kusurlarımızı görür, fakat biz onu göreme­yiz. Allahım, onu rahmetinden mahrum ettiğin gibi bizden de mahrum et. Affından ümidini kestirdiğin gibi, bizden de ümidini kestir. Rahmetinle onun arasını uzaklaştırdığın gibi, bizimle de onun arasını uzaklaştır. Zirâ muhakkak ki, senin gücün her şeye yeter, sen her şeye kâdirsin.”

Büyük âlim ve velî Seyyid Muhammed Emîn Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Nakşibendî yolunun üstünlüğünü anlatan ese­rin sonundaki ifâdelerinde; “Yâ Rabbî! Muhammed Emîn Arvâsî nâm fa­kîr kulunu, iki dünyânın sevgisinden kurtar. Kalp ve vücûdumuzu zâtının muhabbeti ile tezyîn eyle ve evliyâyı kirâmın hizmetçilerinden say…” diye duâ etmiştir.

Irak’ta ve Mısır’da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin sevenlerinden sâlih bir kimse vardı. Bu kimsenin doğan çocukları yedi gün yaşadıktan sonra ölürdü. Son olarak bir çocuğu dünyâya geldi. Fakat çocuk yine hastalandı. O kimse Muhammed Emin Erbilî’ye ağlaya­rak gelip çocuğunun yaşaması için duâ etmesini istedi. Muhammed Emin hazretleri o kimseye; “Korkma,Allahü teâlânın izniyle senin çocu­ğun yaşayacak.” buyurdu. Kendisinin küçük bir kızı vardı. Allahü teâ- lâdan kendi kızını almasını ve o kimsenin çocuğunu yaşatmasını ni­yâz etti. Allahü teâlâ onun duâsını kabûl buyurdu. Evine gittiği zaman kendi kızının öldüğünü gördü. O kimsenin çocuğu ise onun duâsı bere­ketiyle uzun müddet yaşadı.

Emin Erbilî Efendi hazretleri İslâm memleketlerinin kâfirler eline düş- memesi için çok duâ ederdi. Mısır’da bulunduğu sırada sevdiklerin­den birini ziyârete gitti. Fakat bu sırada üzüntülüydü. Ziyâretine gittiği kimse üzüntüsünün sebebini sordu. Muhammed Emin Efendi buyurdu ki: “Edir- ne’nin küffâr eline düştüğü haberi sana ulaşmadı mı?” O kimse dedi ki: “Efendim ne yapalım elimizden ne gelir?” Muhammed Emin Efendi; “Al- lahü teâlâya duâ edelim ve bu musîbetin İslâm memleketinden uzak­laşması için yalvaralım.” buyurdular. Talebelerinin toplanmasını emretti. Allahü teâlânın ism-i şerîfini çok andıktan sonra hep birlikte bu musîbetin gitmesi için duâ ettiler. Muhammed Emin Erbilî hazretleri bir ara gözden kayboldu. Kısa bir müddet sonra sevinerek meclise geldi ve; “Allahü teâ- lâ burada bulunanların duâsını kabûl buyurdu. Edirne şehrini müslüman- lara tekrar ihsân edecek.” dedi. Söylediği gibi oldu. Bir müddet sonra E- dirne’nin kurtulduğu haberi duyuldu.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma’- sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mekke-i muazzamada bulun­duğu sıralarda, büyük kardeşi Hâce Muhammed Saîd hastalanmıştı. Hastalığı da ağırdı. Kurtulması için duâ etti.Teveccüh buyurdu. Ağlaya­rak Allahü teâlâya sığındı. Ellerini kaldırarak, içli duâ eyledi. Sonra bu­yurdu ki: “Duâ esnâsında müşâhede eyledim ki; huşû ile ellerimi kaldırıp, Allahü teâlâya duâ ettiğim sırada, mahlûkatdan milyonlarcası, bana uya­rak ellerini kaldırdılar. Murâdımın hâsıl olması için, duâma iştirak ettiler. Böylece duâm kabûl oldu. Ağabeyimin rahatsızlığı geçip tam sıhhate ka­vuştu.”

Tâbiînden Muhammed bin Sûka (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Bir kimsenin aksırdığını duysam, aramızda deniz de olsa “Yer- hamükellah” derim.”

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Şenâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretleri şöyle anlatır: Muhammed Şenâvî’nin huzûruna girdim. Son anlarını yaşıyodu. Bana şöyle duâ etti: “Allahü teâlâ, seni gözetsin ve himâyesinden bir ân dahî ayırmasın. O’ndan bunu diliyorum. O’nun huzûruna vardığında, sana ayıplarını örtmekle muâmele eylesin” Muhammed Şenâvî, o gece vefat etti.

Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden İmâm Mûsâ Kâzım (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında rivâyet edilir ki, Mûsâ bin Câfer el-Hâşimî (Mûsâ Kâzım) Mescid-i Nebevî’ye girip, gecenin ilk vaktinde secdeye vardı. Sabaha kadar secdede şöyle dediği duyuldu: “Yâ Rabbî! Günahım çok, fakat senin affın büyük.”

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: “Allah’ım, ihlâs ile yap- mış olduğum her amelim için senden af ve mağfiret dilerim. Çünkü ben yalnız senin rızânı istiyorum.” O daima Allahü teâlânın merhametine sığınır ve hakîki müminlerin hâli olan “Beyn’el-Havfi ver-recâ” korku ile ümid arasında yaşar ve şöyle yalvarırdı: “Allah’ım bizden râzı olmasan da affet. Çünkü efendi, kölesinden râzı olmasa da affeder.” Arafat’taki duâsında; “Allah’ım benim yüzümden buradakilerin duâsını reddetme, kabul eyle” diye yalvarırdı. Halbuki halk onu vesile ederek duâ eder du­âları kabûl olurdu.

Evliyânın meşhûrlarından Bâbâ Şeyh Mübârek Buhârî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir gün Muhammed Pârisâ hazretlerinin evine gitmişti. Muhammed Pârisâ, ondan, oğlu Ebü’n-Nasr için duâ istedi. O da duâ için Fâtiha-i şerîfeyi okumaya başladı. Fakat daha bitirmeden dışarı çıkıp, kalan kısmını da dışarıda okuyup tamamladı. Bunun sebebini sor­duklarında; “Ben Fâtiha’yı okumaya başlayınca, eve o kadar melek doldu ki, bana yer kalmadı zannedip dışarı çıktım.” dedi.

Âlim ve velî Müstekîmzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri’nin pek nefîs bir üslupla yazdığı şiir­lerinden bir kıtası şöyledir:

Yâ Rab! Kalemim mûy-i fenâdan sakla,

Tahrîrimi ta’n-ı süfehâdan sakla,

Tevfikin idüp kanda gidersem rehber,

Şehrâh-ı şerîatte hatâdan sakla!

.

Anadolu’da yetişen büyük velîlerden Neccârzâde (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri sohbeti sırasında söylediği bir şiir şöyledir:

 

“Yâ Rab tarîk-i vuslata emn ü emân ver!

Hasretkeş-i zemân-ı visâlim zemân ver!

Râh-ı Rızâ’da merd-i garîb etme bendeni

Çâbük-süvâr-ı şevki bana hem-inân ver.”

 

Evliyânın büyüklerinden Niyâzî-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) elde ettiği ilim ve mârifetlere doymuyor, daha fazlasına kavuşmak için Allahü teâlâya şöyle yalvarıyordu:

 

Yâ Rab bize ihsân et,

Vuslat yolunu göster.

Sûretde koma Cân et,

Uzlet yolunu göster.

 

Nefsimi hevâdan kes,

Kalbimi riyâdan kes,

Meylimi sivâdan kes,

Halvet yolunu göster.

 

Candan sana latîf kıl,

Her tâata râgıb kıl,

Bir pîre musâhib kıl,

Hizmet yolunu göster.

 

Tâlim edip esmâyı,

Bildir bize eşyâyı,

Doymaya “Ev ednâyı”,

Hikmet yolunu göster.

 

Hâr içre biter gülzâr,

Zâr içre doğar envâr,

Her şeye tecellîn var,

Kurbet yolunu göster.

 

Karabağ’da yetişen meşhur velîlerden Pîr Muhammed Gencevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, anadan doğma âmâ bir kimse gelip yalvararak; “Dünyâyı aslâ görmemişim! Bana bir duâ etseniz de gözlerim açılsa, dünyâyı seyretsem.” dedi. Âmânın bu yalvarışı üzerine ona duâ etti. “İnşâallahü teâlâ ölümün yaklaştığı sıralarda gözlerin açı­lır.” buyurdu. Daha sonra Pîr Muhammed hazretleri vefât etti. Duâ alan âmâ kimse, âmâ olarak epey bir müddet daha yaşadı. Bir gün âniden gözleri açılıverdi. Dostları onun gözlerinin açılmasına çok sevindiler. Bu­nun üzerine gözleri açılan kimse; “Gözlerim açıldı ama ölümüm de yak­laştı! Zîrâ Pîr Muhammed hazretleri hayatta iken gözlerimin açılması için ondan duâ istedim. Bana duâ edip vefâtım yaklaştığı sırada gözlerimin açılacağını söylemişti. Elhamdülillah o mübârek zâtın duâsı kabûl olunup gözlerim açıldı. Allahü teâlâ bilir, ölümüm de yakındır.” dedi. Gözleri açıldıktan birkaç gün sonra vefât etti.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rah- metullahi teâlâ aleyhâ) hazretleri şöyle dua ederdi. “Yâ Rabbî, dün­yâda, bana neyi takdir etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhirette benim için hangi nîmetleri ihsân etmeyi takdir etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sâdece seni istiyorum.”

“Yâ Rabbî, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehennem’e at. Eğer Cennet’e girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cen- net’ini yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, bâkî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”

 

YAĞMUR DUÂSI

Ramazan Halîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh)

 

Edirne’de yaşamış, büyük evliyâdandı,

Duâsı makbûl olan, bir mübârek insandı.

 

İkinci Bâyezîd Han, zamanında bir ara,

Şiddetli bir kuraklık, gelmişti buralara.

 

Kurudu susuzluktan, sebze meyve ve otlar,

Çatladı kuraklıktan, taşlar ile topraklar.

 

Bu kuraklık derdine, bulmak için bir devâ,

Yağmur duâlarına, çıktı halk, bir kaç defa.

 

Allahü teâlâya, yalvardılar yürekten,

Fakat hiç birisinde, yağmur yağmadı gökten.

 

Dediler: (Bundan sonra, duâya giderken biz,

Ramazan Halîfe’yi dahî götürmeliyiz.)

 

Nihâyet onu dahî, alarak yanlarına,

Bir de öyle çıktılar, yağmur duâlarına.

.

Çünkü onun mübârek, bir kimse olduğunu,

Bilirlerdi, bu yüzden, alıp gittiler onu.

 

Yaşlı-genç, kadın-erkek, büyük-küçük, kim ki var,

Toplanıp hep birlikte, musallâya çıktılar.

 

O yerde, namaz için bir alan çevrilirdi.

Köylerde bu yerlere musallâ denilirdi.

 

Cumâ namazlarıyla, iki bayram namazı,

Musallâ mahallinde, kılınıyordu bâzı.

 

Bu velî zât, mimbere, çıkmıştı ki ilk daha,

Boyun büküp sessizce duâ etti Allah’a.

Duâyı bitirip de, inmeden o mimberden,

Birdenbire o yere, yağmurlar indi gökten.

 

Susuzluktan yarılmış, topraklar suya kandı,

Her taraf baştan başa, bol su ile yıkandı.

 

Sularla doldu taştı, çeşme ile kanallar,

Bir bolluğa ulaştı insan ile hayvanlar.

 

Ramazan Halîfe’nin, büyük zât olduğunda,

Yakîne kavuştular, bu hâdise sonunda.

 

Aralarında böyle, bir zât bulunduğundan,

Allahü teâlâya, şükrettiler o zaman.

 

Tâbiîn devrinde Kûfe’de yetişen büyük âlim ve velîlerden Rebî bin Haysem (rahmetullahi teâlâ aleyh)   buyurdular ki: “Bir mezarlığa uğrayıp da, oradakilere duâ etmeyen ve kendini düşünmeyen kimse, hem ken­dine, hem de kabirdekilere ihânet etmiş sayılır.”

Tâbiînden velî ve büyük bir fakîh (İslâm Hukûku âlimi) Recâ bin Hayve (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden, birisi ayrılırken; “Allahü teâlâ seni muhâfaza etsin” dedi. Bunun üzerine Recâ bin Hayve; “Ey kardeşimin oğlu, Allahü teâlâdan, îmânımı muhâfaza etmesini de dile.” buyurdular.

Tâbiînin, zâhid, âbid ve müttekilerinden ve velî Sâbit bin Eslem el-Benânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, sâlih zâtlardan birisi için şöyle buyurdular: O sâlih zât, arkadaşlarına; “Ben duâ ettiğim zaman, Al- lahü teâlânın duâmı kabûl ettiğini bilirim” dedi. Arkadaşları, buna da hayret edip, nasıl bildiğini sordular. Onlara bunu; “Duâ ederken kalbimde bir korku, vücûdumda ürperti, gönlümde bir açılma ve ferahlık olduğu zaman, duâmın kabûl edildiğini anlarım.” diye açıkladı.

Sâbit bin Eslem hazretleri buyurdular ki: “Mus’ab bin Zübeyr’in duva­rının yanında, hayvanların geçmediği bir yerde idim. Mü’minûn sûresin­den; “Hâ mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz, Alîm olan Allah’dandır. O, günah bağışlayan, tövbe kabûl eden, azâbı şiddetli olan, ihsân sâhibi olan Al­lah’tandır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş, ancak O’nadır.” me­âlindeki âyetlerinin olduğu sahifeyi açtım. O anda, yanımda bir kişi peydâ olup göründü. Bana, âyetin “Gâfiri-z-zenbi (günahları bağışlayan)” kısmını okuyunca; “Ey günahları bağışlayan Allah’ım! Günahlarımı ba­ğışla” “Kâbilet-tevbe (tövbeyi kabûl eden)” kısmını okuyunca, “Ey tövbeyi kabûl eden Allahım! Tövbemi kabûl et” “Şedîd-ül-ikâb (azâbı şiddetli olan)” kısmını okuyunca; “Ey azâbı şiddetli olan Allah’ım! Beni azâbın­dan muhâfaza eyle!” de, diye söyledi. Sonra yanımdan kayboldu. Sa­ğıma, soluma baktım göremedim.”

Hastalığında, Sâbit bin Eslem el-Benânî hazretlerinin ziyâretine git­tiler. Yanındakilere bir şeyler anlatıyordu. Ziyâretçiler, huzûruna girip otu­runca; “Sevgili kardeşlerim! Önceki gibi, namazlarımı kılamıyor, oruçla­rımı tutamıyor, Allahü teâlâyı zikredemiyor, sizlerin yanına inemiyorum” dedi ve şöyle duâ etti: “Allah’ım! Bu üç şeyi istediğim gibi yapamadığım zaman, beni bu dünyâda bir saat bile bırakma!”

Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Konya’nın büyük velîlerindendir. Ömrünü Allahü teâlânın kullarına hizmet etmekle, ilim ve edep öğretmekle geçiren Sadreddîn-i Konevî duâlarında: “Yâ Rabbî! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten ve senden başkasıyla meşgûl olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak yapma. Bize nûr bahşet. Duâlarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde kabûl buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen duâlara icâbet edensin.” buyururdu.

Tâbiîn devrinde Basra’da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden ve velî Sâlih bin Beşîr el-Mürrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hep şöyle duâ ederdi: “Allah’ım! Bize sana itâatta, sıkıntılar ve zorluklar karşısında sa­bır ihsân et!”

Hindistan’ın büyük velîlerinden Seyfeddîn-i Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “İslâm ve sultan ikiz kardeş gibidir. O ikisinden birisi ancak diğeri ile iyi olur. Temeli olma­yan bir şey yıkılır. Muhâfızı olmayan bir şey de zâyi olur.”

Bekara sûresi 201. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kimi de; “Ey Rab- bimiz! Bize dünyâda da iyi hâl ver, âhirette de iyi hâl ver ve bizi o ateş (Cehennem) azâbından koru” der.” buyruldu. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki: “Allahü teâlâya duâ edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sâdece dünyâlık elde etmek için duâ ederler. İkin- ci kısım hem dünyâ, hem de âhiret için duâ ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki, onlar sâdece âhiret için duâ ederler. Sâdece âhiret için duâ etmenin doğru olup olmadığı husûsunda âlimler ihtilâf et­tiler. Âlimle- rin ekserîsi, sırf böyle duâ etmenin doğru olmayacağını söy­lediler. Çün- kü insan muhtâç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyânın elem ve acılarına, ne de âhiretin sıkıntı ve meşakkatlarına güçleri yetmez. En uygun olanı dünyâ ve âhiretteki kötülüklerden Allahü teâlâya sığınmak, her iki âlem- de de iyi hâl üzere bulunmayı O’ndan istemektir.”

Yine Fahreddîn-i Râzî tefsîrinde, Enes bin Mâlik’in şöyle anlattığını haber veriyor: “Bir defâsında Resûlullah efendimiz bir zâtın ziyâretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gâyet zayıf ve hâlsiz düşmüştü. Resû- lullah efendimiz o kimseye; “Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?” diye sordu. O da; “Ben; “Allah’ım! Âhirette eziyette olmayayım da dün­yâda nasıl olursam olayım. Âhirette sıkıntı çekeceksem onu bana dün­yâda ver.” diye duâ ederdim.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah buyurdu ki: “Se- nin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: “Rabbimiz! Bize dünyâda da âhi- rette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!” Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye duâ etti. O kimse Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu.

Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Mektûbât’ında yer alan ve zamânın sultânına yazdığı mektupta şöyle buyurdular: “Sûre-i Hacc’ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın dînine kim yardım ederse, Allahü teâlâ da o kimseye yardım eder.” buyrulmaktadır. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “İstihâre yapan ümidsizliğe düşmez. İstişâre eden de piş­mân olmaz. “Mektûbunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakîr, duâların kabûl olduğu ve fakîrlerin sohbet ettiği zamanlarda, âfâkî ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza gâlib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuş­manız için Allahü teâlâya yalvarıyor ve O’ndan yardım diliyorum. Çünkü Hind yarımadasında ve Asya kıtasında İslâmın kuvvetlenmesi ve yayıl­ması, duâ ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve netî­cede devletinizin güçlenmesine bağlıdır.

Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlar­dır. Bu ise yardımın sûreti, zâhiri ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebe­bini ve zâhirini teşkil eden sebep, muhârebe meydanlarında harb eden gazâ ordularıdır. İkinci kısım ise, yardımın mânevî kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen duâ ordularıdır. Mânevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, se­bepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allahü teâlâdır. Enfâl sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yardım, yalnız Allahü teâlâdan gelmekte­dir.” buyrulmaktadır.”

Duâ ordusu, hakîkî yardımı gönderen Allahü teâlâ ile yine O’nun ya­rattığı zâhirî sebep olan gazâ ordusu arasında vâsıta ve delîldir. Ayrıca duâlar, kazâyı ve belâyı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamber efen­dimiz buyurdular ki: “Kazâyı hiç bir şey geri çeviremez. Yalnız duâ geri çevirebilir.” Duâdaki bu tesir bu kudret, silâhlarda aslâ yoktur. Duâ or­dusu görünüşte zayıf, âciz olsa da, gazâ ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde duâ ordusu rûh gibidir, gazâ ordusu da maddî beden gibidir. Gazâ ordusunun duâ ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim sevgili Peygamberimiz, Muhâcirînin fakirlerini vesîle ederek, Allahü teâlâya duâ ederlerdi. Her ne kadar bu fakîr, duâ ordusundan sayılmaya lâyık değilsem de, yalnız ismim fakîr olduğu için duâlarımın kabûl olma ihtimâlini düşünerek, dâimâ ümidliyim ve devamlı sizin zaferiniz için duâ ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, Allahü teâlâ sizlere gâlibi­yet ve zaferler nasîb eylesin. Bekara sûresi 127. ayet-i kerîmesinde meâlen; “Yâ Rabbî! Sen duâlarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, duâla­rımızı kabûl eyle.” buyrulmaktadır. Vesselâm.”

Evliyânın büyüklerinden Seyfeddîn Halvetî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin sohbet meclisine bir sarhoş gelip nâralar atmaya baş- ladı. Bunun üzerine Seyfeddîn hazretleri onu alıp eve götürdü. Ona gü- zel elbiseler giydirdi. Bıyıklarını kırktı. Hak yolunun talebesi şekline sok- tu. Sonra ona duâ edip; “Yâ Rabbî! Biz bunun zâhirini, görünüşünü süs- ledik. Sen de bâtınını, gönlünü, kalbini süsle!” diye duâ etti. O kişi yatar- ken acâib bir rüyâ görüp hemen uyandı. Şeyh Seyfeddîn hazretleri­nin ayaklarına kapanıp af diledi. Yaptıklarına tövbe etti ve talebeleri ara­sına girdi.

Horasan’ın meşhûr velîlerinden Seyyid Ali Hemedânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bütün mertebelere, yüksek derecelere ve âhiret saâdetlerine kavuşmak, tâatlar ile ibâdet ve kulluk ağacının mey­veleri ile geçer. Âyet-i kerîmede meâlen; “Hakîkaten, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm sûresi: 39) buyruldu. Tâatların çeşitleri çok ise de hepsi üç kısımda toplanır. Bunlar; kalp ile, beden ile ve mal ile yapılan ibâdetlerdir. Kalp ile olan; tâat, îmân, tevek­kül, sabır, şükür, teslimiyet ve işleri Allahü teâlâya havâle etmek, O’na sığınıp güvenmek. Sıdk, ihlâs, rızâ, yakîn, muhabbet, mârifet ve diğer­leri. Bunlar keşf kapılarının anahtarları, müşâhede meclisinin ışıklarıdır.”

Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında Seyyid Atâ Efşene köyüne gelmişti. Bu sırada Seyyid Emîr Külâl hazretleri dört-beş yaşına basmıştı. Seyyid Atâ, Efşene köyüne geldiği sırada, çocuklardan bir kısmı sokakta oynuyor, Emîr Külâl de oyun karışmadan kenarda duruyordu. Seyyid Atâ’yı görünce, koşup ya­nına geldi. O da elinden tutup, berâberce eve gittiler. Evlerine varınca, Seyyid Atâ onu yanına oturtup, kendi sarığını ikiye bölüp, bir kısmını kendi başına, bir kısmını da Seyyid Emîr Külâl’in başına sardı. Ona te­veccüh ve himmette bulunup, çok duâ etti. Duâsı ve himmeti bereketiyle, tasavvuf hâllerinden ve mertebelerinden çok nîmetlere kavuşturdu. Sonra da; “Emîr Külâl’in yüksek derecelere kavuşacağını müşâhede edi­yorum ve onun derecesi, benim derecemden üstün olacak.” buyurdu. Böylece Emîr Külâl, henüz küçük yaşında büyük bir velînin teveccüh ve duâsına kavuşmakla şereflendi ve bu sâadetle büyüdü.

Meşhûr hanım velîlerden Seyyidet Nefîse (rahmetullahi teâlâ aley- ha) zamânında İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hasta- landı. Talebelerinden birisini Seyyidet Nefîse’ye gönderip, hasta olduğu- nu, şifâ bulması için Allahü teâlâya duâ etmesini istedi. O talebe gelip Seyyidet Nefîse’ye durumu arzetti. O da duâ etti. Talebe henüz ho­cası- nın yanına dönmeden İmâm-ı Şâfiî iyileşti. Başka bir zaman İmâm-ı Şâfiî yine hastalandı. Yine bir talebesini, duâ için Seyyidet Nefîse’ye gönderdi. Seyyidet Nefîse; “Allahü teâlâ ona çok rahmet eylesin.” bu­yurdu. Talebe gelip bunu hocasına arzedince İmâm-ı Şâfiî, hastalığının vefât hastalığı olduğunu anladı, vasiyetini yaptı. Cenâzesinde Seyyidet Nefîse’nin bulunmasını da vasiyet etti. İmâm-ı Şâfiî vefât ettiğinde, Seyyidet Nefîse çok tâkatsız olduğu için gelemedi. Cenâzeyi Seyyidet Nefîse’nin bulun- duğu yere getirdiler. Cemâatin en gerisinde durup, ce­nâze namazında imâma uydu. Namazdan sonra; “Allahü teâlâ, İmâm-ı Şâfiî’nin ve onun namazında bulunan Seyyidet Nefîse’nin hatırı için, ce­nâze namazında bulunan bütün kimseleri affetti.” diyen bir ses duyuldu.

İstanbul velîlerinden Sinân Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) tahsîli sırasında akranları ile oyun ve eğlenceye meyledip canı ne isterse ya­pardı. Babası her ne kadar ona tasavvuf ehlinin ve hallerinin tadını, hoş- luğunu anlatıp, buna yönelmeye teşvik etse de dinlemezdi. Kendi bildi- ğine giderdi. Her iş zamânı gelince olur hükmünce, babası bir gün vâz ederken cemâate şöyle dedi: “Kardeşlerim! Bu fakirin sizlerden bir istir- hamım var. Ben duâ edeyim sizler de cân u gönülden âmin deyin. Ola ki siz kardeşlerimin âmin demesi ve duâsı bereketiyle Allahü teâlâ bu duâmızı kabûl buyurur. Gönül meyvem olan evlâdım Sinân’a rahmet naza­rıyla bakar da ona tövbe nasîb edip, âbidler ve sâlihler arasına ka­tılma­sını ihsân eder.” dedi. Sonra gönülden duâ etti. Cemâat de içli bir sadâ ile âmîn dedi. Şartları ile yapılan bu duâ kabul olunmuştu. O sırada Si­nan Efendi oraya geldi. Tövbe edip tasavvufa yöneldi. Bu hususta çok gayret gösterdi. Babasının terbiyesinde yetişip kemâle erdi. Hilâfet ve­rildi. İstanbul’da Balat’ta Ferruh Kethüdânın yaptırdığı zâviyeye tâyin edi­lip, insanları irşâd etmekle, doğru yolu anlatmakla vazîfelendirildi.

Şam’da yetişen Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerin­den Muhammed Sumâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) babası ile birlikte Rûm beldelerinden birinde bulunuyordu. Bir defâ vezîrlerden birisi, iste­mediği, beğenmediği birisi için bir sofra hazırlatıp, sofraya murdar veya zehirli et koydurdu. Nasıl olduysa, Muhammed Sumâdî ve babası da o sofraya oturmuşlardı. Muhammed Sumâdî o eti görünce, kerâmet olarak etin durumunu anlayıp üzüldü ve babasına; “Yeme! Çünkü bu yemek şüphelidir.” dedi. Kalkıp o yemeği döktü. Vezîr, yaptığını îtirâf edip özür dilemeye başladı. Sonra normal bir sofra hazırlatıp, onlara ikrâm etti. O sofrada bulunan yemekleri yediler. Diğer taraftan vezîr ve adamları, bir önceki sofrada bulunan bu gizliliği açıklayıp sırrı ifşâ ettiği için ona kız­maya başladılar. Nihâyet bir bahânesini bulup, bir suç isnâd ederek ka­nını akıtmaya karar verdiler. Cezâ verileceği gün yaklaşmıştı. Bu gün­lerde Muhammed Sumâdî, rüyâsında dedelerinden birinin sûretinde bir zâtı gördü. O zât, elini Muhammed Sumâdî’nin yüzüne koyarak; “Bismil- lahilkâfî bismillahişşâfî bismillahillezî lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil-ardı velâ fissemâi ve hüvessemîul-alîm” duâsını okudu. Bu gecenin sabahın- da, o tehlikenin geçmiş olduğu, cezâ verilmeyeceği öğrenildi.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Bir kim­senin kusurları, onu duâ etmekten alıkoymasın. Çünkü Allahü teâlâ, en kötü mahlûk olan şeytanın bile duâsını kabûl etmiştir.”

Tâbiînin büyüklerinden, meşhûr bir âlim ve velî Şa’bî (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlatıyor: “Cennet’e giren bir cemâat, Cehennem’e giren di­ğer bir topluluğa: Sizin Cehennem’de ne işiniz var? Halbuki dünyâda siz bize öğretmiştiniz, biz de sizin dedikleriniz gibi yapmıştık. Sizin de Cen- net’te olmanız lâzım değil mi? diye sorduklarında, Cehennem’dekiler; “E- vet dünyâda size öğretmiş ve anlatmıştık. Fakat, biz, söylediklerimizle amel etmezdik. Onun için Cehennem’e düştük.” derler.

Hindistan’ın büyük velîlerinden Seyyid Şemseddîn Pâni-pütî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak rivâyet edilir ki, her kimin mühim bir işi, derdi, sıkıntısı, müşkili bulunduğunda, abdest alıp, Hâce Şemseddîn’in mübârek ismini yüz bin defâ okusa, bunu yapmak zor geliyorsa, bir miktar kimse toplanıp, bölüşerek okusalar ve yüz bine tamamlasalar, Allahü teâlâ, Şemseddîn Pâni-pütî’nin mübârek ismi hür­metine, o kimsenin sıkıntısını, ihtiyâcını giderir. Şu kadar var ki, bunu yapanların Ehl-i sünnet îtikâdında olup, haramlardan sakınmaları ve bunu abdestli olarak, sıdk ve ihlâs ile okumaları şarttır. Hâce Şemseddîn çok mal ve servete kavuştu ise de, bunların hiçbirine meyletmedi. Her ân gönlü Allahü teâlâ ile berâberdi.

Bir gün, yanında bulunan atını duâ ederek salıverdi. At oradan sü­ratle uzaklaştı. Bu sırada, Şemseddîn Pâni-pütî’nin bulunduğu yere uzak bir yerde, dul bir kadın ve bir de kızı vardı. O kadıncağız kızını evlendi­recekti. Fakat hiçbir hazırlıkları, malları ve paraları da yoktu. Şemseddîn Pâni-pütî, Allahü teâlânın izni ile onların bu hâline vâkıf olup, atını bunun için göndermiş ve bunun için duâ etmişti. O duâ bereketi ile, o at gelip, o dul kadının yanında durdu. Kadın bu hâle bir mânâ veremeyip hayretle bakarken, gâibden bir sesin kendisine; “Ey ihtiyar hanım! Bu atı sat! Kı­zının masraflarına ihtiyaçlarına harca!” dediğini duydu. Kadın bildirileni yaptı. Böylece rahatlamış, büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldu. Hâce Şemseddîn kalan malını da bu şekilde Allah rızâsı için dağıtıp, kendisi Pâni-püt şehrine geldi; orada talebelerine ders okutmakla meşgûl oldu.

Konya’ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün kalb gözüyle gayb âlemini seyrederken, kırk bin ta­lebesi olan evliyânın büyüklerinden birini gördü. Ellerini açmış, büyük bir gönül kırıklığı içerisinde cenâb-ı Hakk’a; “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye duâ ediyordu. Öyle bir yalvarışı vardı ki, bütün rûhlar, onunla birlik olmuşlar, “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diyorlardı. Şems-i Tebrîzî de o anda cenâb-ı Hakk’a münâcaat edip, yalvardı. Bu sırada yalvarışlarına cevap olarak; “İste ey Şems! Bütün dileklerin yerine getirilecek.” diyen bir ses işitti. Bu­nun üzerine Şems-i Tebrîzî; “Yâ Rabbî! Sana bütün rûhlarla birlikte “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye yalvaran bu velî kuluna ihsân eyle.” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu şefâatiyle, o velî, derhal isteğine kavuştu.

Mâlikî mezhebinde, fıkıh ve kelâm ilimlerinde mütehassıs olan bü­yük âlimlerinden, velî Şerîf Tlemsânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin oğlu Ebû Yahyâ anlatır: “Babam hastalandığında, Kur’ân-ı kerîmi ö- püp, yüzüne gözüne sürdü. Sonra; “Allah’ım! Beni bu mübârek Kur’ân-ı kerîminle dünyâda azîz eylediğin gibi, âhirette de azîz eyle!” diye duâ etti.”

Mısır’ın meşhur velîlerinden Şeyh Safvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında Hâfız Paşa Mısır hâkimiyken, Nil Nehrinin suyu azalmıştı. Mısır’a kâfi gelmiyordu. Kıtlık başladı. Defâlarca yağmur duâsına çıkıldı. Vezirler ve paşalar da bu duâda bulundular. Fakat bir türlü yağmur yağ­madı, halk pek ziyâde üzüldü. Bu sırada Hâfız Paşa, Şeyh Safvetî haz­retlerini hatırladı. Onu dâvet etti. Dâveti kabûl edip gelince, Hâfız Paşa; “Efendim, Mısır halkı perişan bir haldedir. Yağmur yağması için bir duâ etseniz. Büyük küçük herkesin gönlü kırık. Zât-ı âlinizin duâsını bekle­mektedirler. Umulur ki duânız kabûl olunur, insanlar mahzûn halden kurtulur.” dedi. Bu teklif üzerine; “O hizmeti yapacak olanlar duâ erbâbı­dır. Bizim hizmetimiz talebe yetiştirmektir. Bizi mâzur görünüz. O işle memur değiliz.” dedi. Hâfız Paşa; “Hey Sultanım! Lutfedip bizi ümitsiz bı­rakmayın. Ümitle duânızı beklemekteyiz.” diye çok ısrar etti. Bunun üze­rine; “İnşâallahü teâlâ hayırlısı olur.” buyurup oradan ayrıldı. Dergâhına talebelerinin yanına dönerken atı üzerinde yanındaki talebelerine; “Der­vişler! Artık yürüyelim. Sarıklarımız, hırkalarımız, şallarımız ıslanmasın.” dedi. Evinin kapısına vardığı sırada yağmur yağmaya başladı. Öyle çok yağdı ki, Nil Nehri dolup taştı. Her taraf suya kandı. Bolluk başladı. Halk uzun zaman çektiği kıtlıktan kurtulup rahata kavuştu.

Son asır Anadolu velîlerinden Şeyh Seydâ (rahmetullahi teâlâ a- leyh) şöyle dua buyurdular: Ya Rabbî! Fazlınla, rahmetinle bizi affet. Biz- leri başkasına bırakmadan kurtar. Çünkü kurtardığın kişi Cennet’te seâ- dete kavuşacaktır. Yâ Rabbî kâinâtın Efendisine, âl ve eshâbına salât, selâm ve duâlar olsun. Hamd, kâinâtı yaratan Allahü teâlâya mah­sus- tur”.

Tâbiînden, meşhûr hadîs âlimi ve velî Hazret-i Tâvûs bin Keysân (rahmetullahi teâlâ aleyh) “İbâdetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riâ- yet edilendir.” buyururdu.

“Yâ Rabbî! Bana çok mal ve evlâd yerine, çok ilim ve amel ihsân et” diye duâ ederdi.

Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İbâdet; emirlere uyup, amel etmek, nehyedilen şeylerden sakınmaktan ibârettir. Ubûdiyyet, kulluk da bu şekilde Allahü teâlâya yönelmektir.”

“İnsanın yaratılmasından murâd, kulluk yapmasıdır. Kulluğun özü de, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır.”

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin annesi tarladan kaldırdığı buğday­ları, biriyle Ubeydullah-ı Ahrâr’a gönderdi. Ubeydullah-ı Ahrâr buğdayları ambara koymakla meşgûlken, buğdayları getiren kimse, boş çuvallarını alıp gitti. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr o anda neden bu zavallı ve garib kimseden duâ almadığına üzül- dü. İçine garib bir ızdırap çöktü. Buğdayı olduğu gibi bırakıp koşarak o kimsenin peşine düştü. Yanına vararak tevâzu ile kendisine duâ etme­sini istedi ve; “Beni gönlünüze alın. Hâlime biraz inâyet nazarıyla bakın. Belki duânız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, mer­hâmet eder de yolum açılır.” dedi. Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu ifâdelerle bakan zât; “Zannediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri; “Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil” sözüne göre hareket ediyorsun. Fa­kat ben hiçbir özelliği olmayan kendi hâline yaşayan bir kimseyim. Elimi yüzümü bile lâyıkı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin şeyden ben ha­berdâr de- ğilim. O bende yoktur.” dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr duâ etmesi için yalvar- maya devâm etti. O kimse, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın yalvarışına dayanama- yarak ellerini kaldırdı ve; “Allahü teâlâ senin kalb gözünü aç­sın.” diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydullah-ı Ahrâr’ın kalbinde açılmalar oldu.

Konya’nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında bir ara Ladik’de kuraklık oldu. Yağmur yağmadığı için otlar kurudu, ekinler mahsûl vermedi.Topraklar susuzluktan çatladı, hay­vanlar yiyecek bir şey bulamadı. Ladikliler defâlarca yağmur duâsına çıktılarsa da, yağmur yağmadı. Sonunda Ulu Ârif Çelebi hazretlerine bir heyet göndererek, Ladik’e dâvet ettiler. Ladik’te büyük bir meydana top­lanıp, durumlarını arz ettiler. Ârif Çelebi de; “Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Kimbilir hangi hatâ ve kusûrlarımız sebebiyle bu durumlara düş- tük. Hepimizin tövbe ve istigfâr etmesi lâzım. İbâdetlerimizi doğru olarak yapıp, günahlardan şiddetle kaçınmalıyız. Haram yemeyip ço­cuklarımı- za, helâli, haramı ve farzları öğretmeliyiz.” buyurdu. Sonra hal­kın toplu olduğu meydandan uzak tenhâ bir yerde, ellerini açarak duâ etmeye başladı. Henüz duâsını bitirmemişti ki, gökyüzünde yağmur bu­lutları birikmeye başladı. Yavaş yavaş yağıyordu. Bu hâl, günlerce de­vâm etti. Her taraf suya kandı. Herkes Ârif Çelebi’ye duâ ettiler.

Büyük velîlerden Utbet-ül-Gulâm (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin yakınlarından birisi anlatıyor: Utbet-ül-Gulâm’ı rüyâmda gördüm ve; “Ne durumdasın?” diye sordum. O; “Senin evinde yazılı bir duâ var. Onun yüzünden iyi muâmele gördüm.” diye cevap verdi. Sabah oldu. Evde duâyı arayıp, buldum. Duâ şöyle idi: “Ey sapmışları doğru yola ileten, ey günahkârlara merhamet edip acıyan! Ey düşenlere yardım eden Allahım! Günahkâr olan bu kuluna ve bütün müslüman kardeşle­rime merhamet eyle. Bizi öldükten sonra, peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kullarınla haşreyle.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi, velî Yûsuf bin Esbât (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Ben Allahü teâlâdan şu üç meziyete sâhib olmayı istiyorum: 1) Vefât ederken hiç pa- ram olmasın, 2) Vefât ederken hiç borcum olmasın ve 3) Vefât ederken kemiklerimde et kalmasın.” Ölüm hâlinde iken, kendisini ziyâ­rete gelen hazret-i Huzeyfe-i Mer’aşî, onu çok fazla ızdırap içinde göz yaşı döküp inliyor gördü. “Allahü teâlâya kavuşacaksın. Şimdi ağlayıp inlemek za- mânı mıdır? Niçin kendini üzüyorsun?” dedi. Bunu duyunca; “Ne yapa- yım. Vallahi ben bu zamana kadar yaptığım ibâdetleri, tam bir ihlâsla yapabildiğimi zannetmiyor, ibâdetlerimin kabûl olup olmadığını da bilemi- yorum. Acaba hâlim ne olur? Ona ağlıyorum.” buyurdu. Hazret-i Huzey- fe, Yûsuf bin Esbât hazretlerinin bu sözlerini işitince; “Şu sâlih zâta bakın ki amelindeki ihlâsından korkuyor. O böyle söylerse bizim hâ­limiz nasıl olur?” diyerek istigfâr etti. Vefâtı arzu ettiği gibi oldu. Zayıfla­dığından de- risi kemiğine yapışmış gibiydi.

Evliyânın büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Zâhid (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri kendi eliyle yazdığı bir mektubunun başında şöyle demektedir: “Elhamdülillahi alâ külli hâl. Ahmed Zâhid’den Şeyh Muhammed Gabrî’nin oğluna. Allahü teâlâ sana iyilikler versin. Magfiret ederek, son nefeste hüsn-i hâtime nasîb etsin. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Allahü teâlâdan, size dünyâ ve âhirette yardım etmesini dileriz.”

Büyük velîlerden ve Mısır’da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Zekeriyyâ Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri’nin bir şiirinin ter­cümesi şöyledir: “İlâhî! Günahım çok. Senin kapından başka gidecek kapım yok. İlâhî! Ben günahkâr kulunum, ne ilmim var, ne amelim. Sen­den başka yardımcım yok. İlâhî! Hatâlarımı azaltmam için bana yardım eyle. İlâhî! Ben hatâ ve kusurlarımdan dolayı senden çok hayâ ediyo­rum. İlâhî! Günahlarım yedi deryâ gibi pekçoktur. Fakat senin affın ya­nında onlar azıcık bir damla gibi kalır. İlâhî! Eğer senin affının genişliğine ve kerîm olduğuna dâir ümîdim olmasaydı, benden meydana gelen hiç­bir hatâya sabır ve tahammül edemezdim. İlâhî, Hâşimî kabîlesinden olan habîbin Muhammed aleyhisselâmın hürmeti için, beni azâbından kurtar! Çünkü ben senin azâbından çok korkuyorum. Lütfunla ve güzel affın ile bana muâmele eyle. Son nefeste bana lütuf ve ihsân eyle.”

Büyük velîlerden Ziyâeddîn Gümüşhânevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin yanına bir gün çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzû­runda edeple sohbetini dinledi. O esnâda kalbinden; “İki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir duâ etse.” diye geçirdi. Ziyâeddîn hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğ­luna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kim­seler olarak yetiştiler.

Bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kurak­lıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok duâ edildi lâ­kin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Ahmed Ziyâ- eddîn hazretleri geldi ve kalkıp huzûruna gittiler. Duâ talebinde bu­lunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler. “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutları çekildi. Çeş- melerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hay- vanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve ver­mez oldu. Ne olur himmet edip bir duâ buyursanız.” dediler. Bunun üze­rine Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri; “Söyleyin ben kime duâ edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çâresiz kalıp yine duâ etmesi husûsunda ısrarda bulundular. “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günâhkâr kimselere acıyınız. Duâlarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Ziyâeddîn hazretleri ge­lenlere acıdı ve mübârek ellerini kaldırıp sıra ile evliyânın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp, Allahü teâlâya duâ ve niyâzda bulundu. Daha duâ bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bar­daktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü teâlânın sevgili kulu Ziyâeddîn hazretlerinin duâsı ile Allahü teâlâ insan­ları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.

Evlîya hanımlardan Seyyidet Âişe binti Câfer-i Sâdık (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) evliyâ bir hanım idi. Bir münâcâtında, “Yâ Rabbî! İzzet ve Celâlin hakkı için eğer beni Cehennem’ine koyacak olursan yine seni tevhîd eder, var ve bir bilirim.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Ferîdüddîn-i Attâr (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir gün Allahü teâlâya şöyle münâcâtta bulundu: “Ey Rabbim! Gön- lümüze senin hamd bahçende yücelik sıfatlarını öğrenmek nasîb oldu. Kıyâmet günü ümidim sende. Dert ve nedâmetten, pişmanlıktan başka bir şeyim yok ama, keremini ummaktayım. Sırat köprüsünde Cehenne- m’e düşmekten, kereminle ancak sen kurtarabilirsin. Mîzanda ancak sen, lütfunla günahlarımı af ve mağfiret edersin. Nefsimin eline öyle düş- müşüm ki, doğanın eline düşmüş topal serçe gibiyim. Ey Allah­’ım! Bu Attâr kulun, senin sevgi ateşinde yanmaktadır. Bana yol göster de sana kavuşayım.”

Velî, aklî ve naklî ilimlerde âlim Sarı Abdullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ey benim Allah’ım! Nîmetine mazhar oldum, şükredemedim. Belâlara mübtelâ kıldın, sabredemedim. Şükretmediğim için nîmetini keseceğin yerde eksiltmedin. Sabırsızlığımı cezâlandırmak için bana belâ vermedin. Yâ Rab! Bu sana mahsus kerem ve inâyetten başka bir şey değildir.”

Evliyânın büyüklerinden Ali Dede Bosnevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) tâat ve ibâdet hakkında soru soranlara: “Dört şey ibâdettendir. Abdestsiz yürümemek, bir adım dahi atmamak. Çok secde etmek. Mes- cidlere bağlı olmak ve çok Kur’ân-ı kerîm okumak.” buyurdular.

Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Bir kimse herhangi bir yerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatte bulunursa, o kimse öldüğü zaman o yer onun için ağlar ve kıyâmet gününde, ona kendi üzerinde ibâdet ve tâatte bulunduğuna dâir şâhidlik eder.”

Peygamber efendimizin arkadaşlarının yetiştirdiği âlim ve velîlerden Bilâl bin Sa’d (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Ankebût sûresinden; “Muhakkak ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. O halde yalnızca bana ibâdet edin.” meâlindeki 56. âyetini okudu ve; “Bulunduğunuz yerde fit­nelerin yayıldığını görürseniz, o yerden başka yerlere gidiniz. Çünkü yeryüzü çok geniştir.” buyurdular.

Bir sene yağmur yağmıyordu. Halk ile yağmur duâsına çıktı. İnsan­lara karşı; “Ey insanlar! Hepiniz günahkâr olduğunuzu îtirâf eder misi­niz?” diye sordu. Onlar; “Evet, hepimiz günâhkârız. Günâhlarımız çok, hepsine tövbe ettik.” dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâya şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “İhsân edip doğru söyleyenle­rin duâsını kabûl ederim.” buyuruyorsun. Biz, çok günâhlarımızın bulun­duğunu îtirâf edip, doğruyu söyledik ve tövbe ettik. Bizi affet ve bize yağmur ihsân et!”. Biraz sonra yağmur yağmaya başladı.

Hazret-i Bilâl bin Sa’d buyururdu ki: “Üç kimsenin hiçbir ibâdeti kabûl olmaz. Müşrik, kâfir ve râî” “Râî kimdir?” diye sordular. Dîn-i İslâmın bil­dirdiği hükümleri bırakıp, kendi re’yi, görüşü ile amel eden kimsedir.”

Osmanlı âlimlerinin meşhûrlarından, büyük velî İmâm-ı Birgivî (rah- metullahi teâlâ aleyh) duâ ederken; “Ey yardımcıların en iyisi! Ey ümit- sizlerin sığınağı! Yâ Erhamerrâhimîn! Ey günâhları örten merhâmeti bol Allah’ım! Habîbin, sevgili Peygamberin hürmeti için ve bütün pey­gamberlerin, meleklerin, peygamberinin Eshâbının ve Tâbiînin hürmetleri için, günâhı çok olan bizlere acı! Suçlarımızı affeyle!” derdi.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbe­tinde buyurdu ki: “Süfyân-ı Sevrî bir adamı ziyâret ettiği zaman, Allah seni ateşten korusun diye duâ ederdi.”

“Ana ve babanın evlatlarına duâları, bir peygamberin ümmetine olan duâsı gibidir.”

Talebelerini ellerini açmış duâ ederken görünce; “Duâ, günahları terk etmektir.” buyururdu. Rızık konusunda insanları haramlardan ve şüphelilerden sakınmaya teşvik ederdi. Özellikle ticâret erbâbını helâl ve temiz kazanca yönlendirmeye çalışırdı. Bu husustaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri sık sık tekrar eder; “Ekmeğini nereden kazandığına iyi bak. Kendini Cehennem’e atma.” diye nasîhat ederdi.

Tâbiînden ve evliyâdan Câbir bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) cumâ namazı için mescide gelince ellerini açar ve; “Yâ Rabbî ben bugün sana (kavuşmağı) isteyenlerin en çok isteyeni, sana yaklaşanların en yaklaşanı, sana duâ eden ve seni isteyenlerin en başarılısı (duâsı ençok kabûl olanı) eyle.” diye duâ ederdi.

Bağdât’ın büyük velîlerinden Câfer-i Huldî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hocası hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî’nin şu sözünü tekrâr ederdi: “Bir kimse, yaptığı ibâdetlerini ihlâs ile yaparsa, Allahü teâlâ o kimseye, boş hâllerden, lüzumsuz heveslerden halâs olmak, kurtulmak nîmetini, râhatını ihsân eder.”

İstanbul’da yetişen meşhûr velîlerden Cemâleddîn Mahmûd Hulvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya, dünyâ merte­besi ve halkın îtibâr ve sevgisini kazanmak için ibâdet edenler, Allahü teâlânın gazâbına uğrayan kişilerdir.”

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs âlimi Cübeyr bin Nüfeyr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) Ubâde bin Sâmit’ten rivâyetle, Resûlullah efendimiz şöyle buyurdular: “Bir müslüman, günâh ile duâ etmediği, sılâ-i rahmi (akrabâyı ziyâreti) terk etmediği müddetçe, Allahü teâlâ onun her duâsını kabul eder ve o kadar günâhdan da muhâfaza eder.” Cübeyr bin Nüfeyr, Ebî Zerr-i Gıfârî’den rivâyetle Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyurdu: Ey Âdemoğlu günün başında dört rekât (sabah namazı) ile bana rükû ediniz, geri kalanına (diğer dört vakit namazı) ben sizlere kâfiyim (sizlere kolaylaştırırım. Kılmayı nasib ederim.)” Hadîs-i kudsîsini rivâyet etti.

Cübeyr bin Nüfeyr hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan Muhammed İbn-i Ebî Umeyre’den rivâyetle buyurdular ki: “Eğer bir kul doğumundan, ihti­yar bir halde ölünceye kadar her an secde ederek ibâdet etse (yâni pek- çok ibâdet etse) kıyâmet günü, bu ecir ve sevâbı kendisine yetmez, se- vablarını az görür.”

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine; “Hiç ibâdet ve tâat yapmadan karşılıksız olarak Allahü teâlânın lütfuna kavuşmak mümkün müdür?” diye sordular. Ce­vâbında; “Zâten gelen bütün nîmetler, bütün iyilikler, hep Allahü teâlânın lütfudur. Bu kadar âciz ve zavallı olan insanların yaptıkları ibâdet ve tâatlerin, O’nun lütfu olan nîmetlere karşılık olması mümkün müdür?” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “İbâdet etmek bakımından dünyânın bir saati, kı­yâmetin bin senesinden daha iyidir. Zîrâ bu bir saatte, sâlih faydalı amel işlenebilir. Hâlbuki kıyâmetin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O hal- de, ey mümin kardeşim! Vaktini boş şeylerle geçirme! Zamânının kıyme- tini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namazlarını vaktinde kıl ki, kı­yâmet gü- nü pişman olmayasın ve büyük sevâba kavuşasın!”

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) dâ­imâ hüzünlü hâlde bulunurdu. Geceleri Allahü teâlâya yalvarır, duâ eder; “Yâ Rabbî! Sana olan korku ve muhabbetim bende en büyük dert oldu, öbür dertleri düşünecek zaman bırakmadı. Senin derdin uykumla arama girdi.” der, sabahlara kadar Kur’ân-ı kerîm okur, namaz kılar, istiğfâr edip günahlarına pişmanlığını dile getirir, göz yaşı dökerdi.

Geceleri feryâd ederek ağlar; “Ey geceler bana bu gam herkesten fazladır. Bu gamla uyumak mümkün değildir. Gecelerde aydınlık yolları bulmak mümkün iken yollarda kalmak revâ mıdır? Yâ Rabbî! Beni bun­dan kurtar. Uykuyu gözlerimden gider. İbâdetlerimde uyanık ve dikkatli eyle.” diye duâ ederdi.

Dâvûd-i Tâî hazretleri buyurdular ki: “Hayâtımda, gece ibâdet eden- lerden başka hiç kimseye imrenmedim.”

Büyük velîlerden Ebû Abdullah Nibâcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “İbâdetin esâsı üçtür: Allahü teâlânın hükümleri­nin hepsini kabûl et, O’nun yanında kıymeti olmayan bir şey yapma, O’ndan başkasından bir şey isteme.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İbâdet yetmiş iki bölümdür. Onların yetmiş biri Allahü teâ- lâdan hayâ etmek, diğeri de bütün iyiliklerdir.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Vâsıtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vakitlerini ibâdetle geçirirdi. Zaman zaman kendinden bahseder: “Ebû Bekr Vâsıtî bülûğ çağına erdiğinden beri kimse gündüzleri yediğine ve hiçbir gece de uyku uyuduğuna şâhid olmamıştır. İbâdeti korumak, onu yapmaktan daha zordur. O, tıpkı çabuk kırılan cam eşyâ gibidir. Ona, riyâ, gurur, ucub, kibir dokunsa ve değse, kırar.” buyururdular.

Suriye’de yetişen velîlerden Ebû İshâk İbrâhim bin Müvelled (rah- metullahi teâlâ aleyh) ihlâs ile Allahü teâlânın rızâsını düşünerek ibâdet ederdi. İhlâs ile ilgili olarak buyurdular ki:

“Yapılan ibâdetin tadı, ihlâs iledir. İhlâs ile yapılan ibâdet, kalbe, rû- ha rahatlık ve lezzet verir. Ucb, kendini ve amelini beğenmek durumu o- lursa bu tad kalmaz.”

Büyük velîlerden Ebû Osman Hîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “İbâdetin tadını alan kimse ibâdetten usanmaz. Usanan kimse, Allahü teâlâyı az tanıdığı için usanır. Peygamber efendimiz o kadar çok namaz kılardı ki, mübârek ayakları şişerdi.”

Bağdât’ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında yaptığı ibâdet sebebiyle vecde dalıp, kendinden geçmiş bir arkadaşını görünce; “Sakın ibâdetin verdiği tada kanma, al­danma. Çünkü bu tada dalmakta Rubûbiyet, Rablık vasfını unutmak vardır.” “Peki bundan kurtulmak için ne yapmalı?” diye soran birine; “İbâdet eden, yaptığı ibâdeti Hakk’ın yardımıyla yaptığını bilip nefsini bir eliyle itmelidir. Yaratanına yönelip, böyle yaptığı takdirde, ibâdetin ha­bersiz iteceği çukura düşmekten kurtulur.”

Hindistan’ın büyük velîlerinden Ebü’l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası Şah Muhammed Ömer’in çocuğu olmu­yordu. Bir gün ağabeyi Muhammed Mazhar, babası Ahmed Saîd’in hu­zûrunda iken; “Kardeşim Şah Muhammed Ömer’in bir çocuğu olması için duâ bu- yursanız.” dedi. Ahmed Saîd-i Fârûkî de; “İnşâallah çocuğu olur. Allahü teâlâ kerîmdir ve kâdirdir. Dilerse bir çocuk ihsân eder.” buyurdu. Sonra Ahmed Saîd-i Fârûkî’nin tasavvur ve himmeti ile Muhammed Ömer’in ev- lenmesinden on sene sonra bir oğlu dünyâya geldi. Dedesi ona Abdülkâ- dir-i Geylânî hazretlerinin lakabı olan Muhyiddîn lakabını, Abdullah ismini ve hayırlı bir insan olması dileğiyle Ebü’l-Hayr künyesini verdi.

Allahü teâlâ Ebü’l-Hayr Fârûkî hazretlerinin bütün işlerini ve vakitle­rini güzel hoş eylemişti. Mişkat kitabında geçen bir hadîs-i kudsîde; “Ey Âdemoğlu! Kendini bana ibâdete ver. Böyle yaparsan gönlünü zenginlik ile doldurur, ihtiyâcını gideririm. Eğer böyle yapmazsan elini meşgûliyetle doldururum. İhtiyâcını gidermem.” buyrulmaktadır. Ebü’l-Hayr hazretleri­nin bu hadîs-i kudsîye uygun şekilde Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile gönlü mâsivâdan, dünyâ düşüncelerinden temizlenmişti. Onların her ânı böyle saf ve temiz idi. Kalbi her an Allahü teâlâyı zikrederdi.

Büyük velîlerden   Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ne Cennet arzusundan, ne de Cehennem arzusundan dolayı ibâdet etti. O yalnız Allahü teâlâya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibâdet etti. Allahü teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti ve aradaki per­deleri kaldırdı. Hem Hak teâlânın hem de halkın sevgilisi oldu.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Anân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Vücûdun rahat edip gece ibâdet yapmaya kalka­bilmesi için istirahat şarttır. Çünkü bedenin derin uykuya dalmasına se­bep şiddetli yorgunluktur.”

En büyük velîlerden ve on iki İmâmın beşincisi Muhammed Bâkır (rahmetullahi teâlâ aleyh)   sohbetlerinde buyurdular ki: “Mîde ve nâmu­sunun iffetini korumak kadar faziletli ibâdet yoktur.”

Tebe-i tâbiîn devri velîlerinden Ömer bin Zer (rahmetullahi teâlâ a- leyh) geceleri çok ibâdet eder ve bunun önemini anlatırdı. Gecelerin ibâdetle değerlendirilmesine dâir; “Ey insanlar! Gecelerin karanlıklarında kendiniz için ameller işleyin ki, Allahü teâlânın merhâmetine kavuşası­nız. Gecenin ve gündüzün hayırları konusunda aldananlar tam aldan­mış, on- ları değerlendirmeyenler mahrumiyete düşmüşlerdir. Zîrâ bir gece ve gündüz müminlerin Rabbine ibâdet ve emirlerine uyma vâsıtası kılınmış- tır. Bunu gafletle geçirenler büyük vebal altındadır. Gönlünüzü Allahü teâlânın zikriyle diriltiniz. Çünkü kalpler ancak Allahü teâlânın zik­riyle hayat bulur. Gecelerini ibâdetle geçiren nice kimse, kabirlerine gıbta edi- lecek şeyler götürür. Uyku ile geçirenler pişmanlık duyacak, Allahü teâ- lânın geceleri ibâdetle geçirenlere ikrâmlarını görünce, “Ah keşke biz de öyle olsaydık” diyeceklerdir. Gece ve gündüzlerin her sâniyesini ga­nîmet bilin ve değerlendirin ki, Allahü teâlânın rahmetine kavuşasınız.” buyur- dular.

Ömer bin Zer hazretlerinin çok kere yaptığı duâlarından biri de şuy- du: “Yâ Rabbî! Katında sebredenlere vereceğin sevaplara bizi ka­vuşturacak hayırlar ihsan et. Bize şükür sâhiplerinin makâmına ulaştıra­cak şükür nasîb et. Bizi günâhlardan temizleyecek tövbe nasîb et ki sana yaklaşanların makâmına erelim. Bütün nîmetlerin ve hayırların sâ­hibi ancak sensin. Her türlü sıkıntı, keder ve musîbet ânında yalvarılan sen- sin. Senin takdirinden râzı olmayı ve sabrı nasîb et. Râzı olarak sana itâ- at edelim. Bize verdiğin nîmetler karşısında nîmetini arttırmanı isteyen sana boyun eğen kullar olmamızı sağlayacak şükür nasîb et. Yâ Rabbî! Senin katında bizim için îmândan daha faydalı bir şey yoktur. Sen bize îmânı nasîb ettin. Bizi îmândan mahrûm etme. Rahmetini ümîd ederek sana kavuşmayı isteriz. Ey Kerîm olan Rabbimiz…”

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinde, romatizma ve bâsur hastalıkları vardı. O, getirilen hastalara duâ ederdi. Duâ ettiği kimseler iyi olurdu. Ebû Nasr-ı Terşizî bir gün âlim zâtlardan birine; “Sehl, başka hastalara duâ ettiği ve kendisi velî olduğu hâlde, niçin bu hastalıklar kendisinde vardır?” diye sorunca, o zât; “Sehl velîdir. Velîliği de o hastalıktan dolayıdır. O bu hastalığın Allahü teâlâdan geldiğine inandığı için, hastalığın kendisinden gitmesi için duâ etmez.” dedi.

Sehl bin Abdullah hazretleri buyurdu ki: “İbâdetin en kıymetlisi, nef- se uymamaktır.”

Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine çok ibâdet eden iki kişiden hangi­sinin üstün olduğunu sordular. O da; “Bu ikisinden hangisi insanlara da- ha fazla hizmette bulunuyor, iyiliği emredip, kötülükten alıkoyuyorsa, o daha üstündür.” cevâbını verdi.

Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden Vüheyb bin Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kimseye öğüt vereceği­niz zaman, ona ibâdetlerin ehemmiyetini anlatın. Zîrâ, deniz yolculuğuna çı- kan kimse için gemi ne kadar lâzım ise, ibâdetler de insanlar için o ka­dar lâzımdır.”

“Hikmetli söz söyleyenler buyurmuşlardır ki, ibâdet veya hikmet on kısımdır. Bunun dokuzu, sükût edip, konuşmamaktır.”

İstanbul’da yetişen büyük velîlerden Yahyâ Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) şu şiiri söyledi:

 

Sabahleyin iki ganem (koyun),

Menzile mihmân (misâfir) geldi.

Her görenler dediler,

“Tekkeye kurbân geldi.”

 

Yolda çokdur çalıcı,

Onları, çaylak gibi,

Her aç olan ona der;

“Derdime dermân geldi.”

 

Bir koyundan küçüktür,

İki koyunu pençeler,

Çekip orada yutar,

Der: “Bize ihsân geldi.”

 

Ey “Müderris” ola gör,

Râ’î (çoban) bugün bunlara sen!

Enbiyâ zümresi hep

Âleme çoban geldi.

 

Anadolu’da yetişen büyük velîlerden Zâkirzâde Abdullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh)   hazretlerinin bir şiiri

 

İlâhî fazl u lütfunla bana bir feth-i bâb eyle

Eriştir vahdet-i zâta kavlin nîmel-meâb ile.

 

Vücûdum nüshasın yazdın, yed-i kudretle çün yâ Rab!

Senin âşıkların alsın, ziyâmı âfitâbımdan,

 

Hilâl-i kalbini yarıp, alarak mâhitâb eyle.

Kabûl eyle kulun Bîçârenin hâcetini lutf et.

 

Kerîmen mahz-ı fazlınla onu sen kâmyâb eyle.

Senin zât u sıfâtından, ibâret bir kitap eyle.

 

Tâbiînin büyüklerinden, oniki İmâm’ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüse­yin oğlu olan İmâm-ı Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ibâdet edenleri şöyle sınıflandırırdı: “Allahü teâlâdan korktukları için O’na ibâdet ederler. Bâzı insanlar da Allahü teâlânın rahmetini ve Cennet’ini istedikleri için O’na ibâdet ederler. Bu ibâdet, tüccar ibâdetidir. İnsanların diğer bir kısmı ise Allahü teâlânın gazâbından korkarak sâdece Cenâb-ı Hak ibâdete lâyık olduğu için, şükrünü îfâ etmek için ibâdet ederler. İşte bu tam mânâda müttekî olanların ibâdetidir.” diye buyurmuştur

Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimle­rinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri şöyle bu­yurdular: “İşlediğin tâat ve ibâdetleri beğenmemelisin. O tâat sana hoş gelmemeli, bir lezzet aramamalısın. Tâatini beğenmek şirktir. Yalnız Al- lahü teâlânın emri olduğu için, buyurulduğu gibi, yânî ilmihâl kitapla­rında bildirdiği gibi işlemeli. Tâatini Hak teâlâya ısmarla ve kendi be­ğenmeni şeytanın yüzüne çarp. Beyt:

Bir amel ki kalbine hoş gelir.

Bir günâhtır ki özrü müşkildir.

 

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Tâatın en fazîletlisi, her an murâkabe üzere olmaktır. Allahü teâlânın her an her şeyi gördüğünü unutmamaktır.”

Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; “Bâzı kitaplarda okudum. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kuluma kâfiyim. Yeter ki, o bana tâatte bu­lunsun. Beğendiğim şeyleri yapsın. Ben ona istemeden verir, dileklerini yerine getiririm. Çünkü ben, onun ihtiyâcını, ona lâzım olanı, daha iyi bili­rim.”

Anadolu evliyâsından Abdürrahîm Tırsî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine âit olan ilâhîler uzun süre Kâdirî dergâhlarında okun- muştur. İlâhîlerinden birisi şöyledir:

YÂ   İLÂHÎ

 

Günâhım çok günâhım çok

Meded senden yâ ilâhî

Suçumdan geç beni affet

Meded senden yâ ilâhî!

 

Yüzüm kara günâhım çok

Sana lâyık âmâlim yok

Sana varmağa yüzüm yok

Meded senden yâ ilâhî!

 

Geçmiş günâhımı ansam

Ele divit kalem alsam

Kıyâmete değin yazsam

Dükenmeye yâ İlâhî!

 

Bu nefs-i meş’ûma uydum

Günâh bahrına gark oldum

Elüm dutgıl helâk oldum

Meded senden yâ İlâhî!

 

Meded irmeye ger senden

Ümîdüm kesersem senden

Nice çıka cânum tenden

Meded senden yâ İlâhî!

 

Âhir Azrâil gelicek

Günahlarumı göricek

Hışm ile cârâ sunıcak

Meded senden yâ İlâhî!

 

Münkir ü Nekir gelicek

Kabrümde suâl sorıcak

Mecal yok cevap viricek

Meded senden yâ İlâhî!

 

Yarın mahşere varıcak

Aybumuz âyan olıcak

Suçlular zebûn olıcak

Meded senden yâ İlâhî!

 

Hak terâzu kurılıcak

Günâhumuz sorılıcak

Sen onda kâdî olıcak

Meded senden yâ ilâhî!

 

Sırat köprisi kurıla

Âsîler nice yöriye

Düşe Cehennem’e yana

Meded senden yâ İlâhî!

Gerçi senin kulların çok

Ben itdüklerüm itmiş yok

Sana yalvaruram çok çok

Meded senden yâ İlâhî!

 

Ne kim itdüm ise itdüm

Elümi başumî açdum

Geldüm hazretüne düşdüm

Meded senden yâ İlâhî!

 

Dilekleri dutarsın sen

Kerîmsin hem Rahîmsin sen

Hâşâ mahrûm koyasın sen

Meded senden yâ İlâhî!

 

Bu Abdürrahîm-i Tırsî

Diler senden kerem ıssı

Zebûn olur günâh ıssı

Meded senden yâ İlâhî!

 

FÂTİHA-İ ŞERÎFE

 

Yûsuf Mahdum adında, vardı ki bir evliyâ,

Duâları müstecap, olurdu ekseriyâ.

 

Var idi hizmetini, gören bir adamları,

Adı Mehmed Dede’ydi, olmazdı çocukları.

 

Hem kendi, hem hanımı, buna üzülürlerdi,

“Hak teâlâ bize de, çocuk verse.” derlerdi.

 

Geldi bir gün Yûsuf-ü Mahdum’un huzûruna,

Ve bu üzüntüsünü arz etti şöyle ona:

 

“Efendim otuz yıldır, bu evde hizmetteyim,

Çocuğumuz olmuyor, bundan üzüntüdeyim.

 

Duâ edin Rabbimiz, bir oğul versin bize,

Ölürsem oğlum baksın, sizin hizmetinize.”

 

O an yağmur yağardı, buyurdular ki ona;

“Bir bardak yağmur suyu, doldur da getir bana.

Fâtihâ-i şerîfe, okuyalım içine,

Çok olur fâidesi, her niyetle içene.

 

Zîrâ Fâtihâ ile, çok kapılar açılır,

Çok insanlar bununla, murâdına ulaşır.

 

Sizler dahi bu sudan, üçer yudum alınız,

İnşallah hâsıl olur, sizin de murâdınız.”

 

Hocasının emriyle, içince o suları,

Çok geçmeden onların, oldu bir oğulları.

 

Ve lâkin âmâ idi bu çocuk doğduğunda,

Getirip arz eyledi, hocasına bunu da.

 

Hazret-i Yûsuf Mahdum, buyurdu ki: “Ey Mehmed,

Bu, benim evlâdımdır, üzülme biraz sabret.

 

Bu çocuk büyüdükte, Allah’ın izni ile,

Velî olup, herkesi, irşâd eder ilmiyle.”

 

Daha sonra alarak, çocuğu kucağına,

Ezan okuyuverdi, onun sağ kulağına.

 

Sol kulağına dahi, okuyunca ikamet,

Babası birden bire, sevinip etti hayret.

 

Zîrâ o okur iken, ezan ve ikameti,

Açıldı birdenbire, çocuğunun gözleri.

 

Hakikaten bu çocuk, büyüyüp daha sonra,

Kâmil bir velî olup, feyz saçtı insanlara.