GAZNELİ MAHMÜD - kainatingunesi.com

GAZNELİ MAHMÜD

Gazneliler Devleti’nin en büyük hükümdarı, Hindistan fâtihi ve büyük İslâm âlimi. İsmi, Mahmûd bin Sebük Tekin olup, künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. 2 Kasım 971 (H.361) târihinde doğdu. Babası Sebük Tekin, Buhârâ’daki Sâmânî Devleti’nin (819-1005) Horasan valisi Alb Tekin’in kölesi iken damadı oldu, vefatından sonra da yerine geçti. Sâmânîlerin zayıflamasından faydalanarak, Gazne bölgesini ele geçirdi ve istiklâlini îlân etti.

Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Sultan Mahmûd, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Fıkıh ilminde devrinin büyük âlimlerinden ders aldı ve bu alanda söz sahibi oldu. Hadîs ilmi ile de meşgul oldu. Huzurunda hadîs-i şerîf okuyan âlimleri dinler ve suâller sorardı.

Gazneli Mahmûd, daha gençlik yıllarının başından itibaren devlet idaresinde görev aldı. Babası, Sistân bölgesini daha iyi kontrol etmek için Büst şehrine çekilince, Gazne’ye genç yaştaki oğlu Mahmûd’u vekil bıraktı. Sultan Mahmûd’un Gazne dışında aldığı ilk vazîfe, Zemindaver valiliği idi. On beş yaşında, 986 senesinde babasının Hinduşahî hanedanından Caypal’ın idaresindeki Hind ülkesine yaptığı sefere katılarak, Lâmğân civarında yapılan savaşın kazanılmasında, önemli rol oynadı. Muharebede cesaret ve zekâsıyla kendisini gösterdi.

Babasının 997 senesinde vefatı üzerine, orada bulunan küçük kardeşi İsmail yerine geçti ise de, Sultan Mahmûd hemen Gazne’ye giderek, mülkü kardeşinin elinden aldı. Kısa bir süre sonra, Sâmânîlerin elinde kalan Buhara, Horasan, Herat, Belh, Büst ve Kabil’i zabtetti. İran ve Irak taraflarında hüküm süren bozuk îtikâd sahibi Büveyhîler (932-1062) ile önce savaş, sonra da sulh yaparak hâkimiyetini kabul ettirdi. Şafiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Hâmid İsfehânî’yi Bağdâd’daki Abbasî halîfesine gönderdi. Halîfe el-Kâdir (991-1030) elçiyi memnuniyetle karşıladı. Yeni sultana, saltanat alâmetlerinden hil’at, taç, bayrak ile birlikte sâhib olduğu ülkelerin “Ahd”ini gönderip, Yemin-üd-Devle lakabını verdi. 1000 senesinin Ekim ayında başşehir Gazne’de büyük bir merasimle hil’atı ve tacı giyen Sultan Mahmûd, Abbasî halîfesi el-Kâdir adına hutbe okutup, halîfenin verdiği Yemin-üd-Devle lakabını kullandı.

Sultan Mahmûd, Horasan ile bu günkü Afganistan ve Belûcistan denile ülkeleri tamamen hükmü altına aldı. Mâverâünnehr Hânı İlik Hân ve sonra Kadir Hân’la harb ederek Ceyhun’un ötesine ve Harezm’e kadar sınırlarını genişletti. Bozuk îtikâd sahibi Büveyhîlerden İran ve Irak taraflarında Rey, İsfehan, Kazvin, Sâve, Zencan, Ebher şehir ve kalelerini alıp, sapık akımlara kapılanları şiddetle cezalandırdı. Bâtinîliğe ve sapık felsefî ideolojilere ait kitapları imha ettirip, yıkıcı faaliyetlere katılanları tâkib ettirdi.

Gazneli Mahmûd, asıl şöhretini Hindistan seferleri ile kazandı. 1001 ile 1027 seneleri arasında Hindistan’a on yedi büyük sefer düzenledi. Bu seferlerde, Lahor, Kaûc, Delhi gibi bir çok büyük Hindistan şehirlerini alıp, bölgeyi Dekken’in ortalarına kadar fethetti. Buralarda İslâm dînini yayıp, Hindilerin bir çok meşhur ve büyük puthânelerini cami hâline getirdi. Hinduların putlarını süsleyen mücevherat ve hazîneyi Haremeyn-i şerîfeyne (Mekke-Medîne) hediye etti. Hind Berehmenlerinin, kadınları kocalarının cenazesi ile birlikte diri diri yakmaları, ölülerini nehre atmaları gibi insanlığa yakışmayan âdetlerini yasakladı.

Yemin-üd-Devle Mahmûd, cihângirâne fetihleri yanında, ilme ve san’ata büyük önem verdi. Âlim ve san’atkârları korudu. Âlim ve şâirler, sultânın sarayında devamlı ilmî müzâkereler yaparlardı. Bu toplantıların, bir çoğuna kendisi de iştirak eder; âlimlere hürmet ve ikramda bulunurdu. Onların kalblere feyz veren sohbetlerinden faydalanırdı. Kendisi de fıkıh ilmine dâir Takrir fil-Fürû veya Tefrik fil-Fürû isimli bir eser yazdı. Ayrıca adına da bir çok eserler yazılıp, kendisine takdim edildi. Firdevsî’nin Şehnâme‘si bunlardan biridir. Fıkıh âlimi olmasının yanında, fesahat ve belagatta da çok ileri gitmişti. Ehl-i sünnet âlimlerinin yetiştirilmesine büyük gayret sarf eden Gazneli Mahmûd, bâtinî ve bid’at ehline karşı sert, hak mezhep ehline karşı çok yumuşak idi. İslâmiyet’i yaymak gayesiyle, iki cephede faaliyette bulundu. Hindistan’daki putperest Berehmenlerle ve Mısır Fatımî Devleti’nin (909-1171) yoğun propagandası ile İslâm memleketlerinde yayılan yıkıcı râfizî-bâtınî hareketleriyle mücâdele etti. Berehmenleri her yerde mağlûbiyete uğrattı. Buna karşılık râfizîliği sıkı tâkib etmesine, ideolojilerini yasaklamasına, yıkıcı ve bölücü eserlerini imha etmesine rağmen; faaliyetlerini bütünüyle ortadan kaldıramadı. Fakat yayılmasını büyük ölçüde önledi. Dîne ve medeniyete çok büyük hizmetleri oldu.

Bütün bu büyük hizmetleri başaran Sultan Mahmûd, otuz üç sene adalet ve muvaffakiyetle hükmettikten sonra, yakalandığı hastalıktan kurtulamıyarak, 1030 senesinde elli dokuz yaşında iken Gazne’de vefat etti.

Türk-İslâm dünyâsının müstesna devlet adamlarından biri olan Sultan Mahmûd, vefat ettiği zaman devlet; batıda Azerbaycan hududundan, doğuda Hindistan’ın yukarı Ganj vadisine, Orta Asya’da Harezm’den Hind Okyanusu sahillerine kadar uzanan geniş bir sahayı içine alıyordu. Hindistan’a yaptığı seferler sebebiyle Gâzî lakabıyla ve putperest Hindular’ın çekici olarak şöhret kazandı.

Gazneli Mahmûd, Allahü teâlâdan korkan, zekî, uzak görüşlü ve âdil bir hükümdardı. Son derece cesur ve ihtiyatlı idi. Devletin menfeatlerinin gerektirdiği her çâreye baş vuran bir hükümdardı. Hâdiseleri isabetli değerlendirmekte çok mahirdi. Yaptığı Hindistan seferleri neticesinde Gazne Devleti’nin sınırları genişleyip, çok zenginleşti. Gazne şehrini parklar, bahçeler, zafer âbideleri, camiler ve mîmârî eserleriyle süsledi. Devrinde Belh, Nişâbur ve benzeri büyük şehirler mâmur hâle geldi.

Sultan Mahmûd, kalabalık orduları sevk ve idarede muktedir, üstün bir kumandanlık kabiliyetine sahipti. Her türlü iklim ve tabîat şartlarına göre savaş usûlü tatbik etmek, malzeme te’mini ve askerî birlikler yetiştirmekte fevkalâde bir dehâsı vardı. Hindlilere karşı iyi tâlimli okçu tümenleri kullanmış, Mâverâünnehr, Harezm ve Büveyhîlere karşı seferlerinde, bu ülke ordularının savaşmaya cesaret edemedikleri filleri ileri sürmüştü.

Târih kitaplarında Sultan Mahmûd’un hususiyetleri ile ilgili bir çok menkıbeler vardır. Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme‘sinde geçen bir menkıbede oğlunun bile mahkemeye verilmesinde gayret göstermiştir. Bu menkıbe şöyledir:

Bir tüccar, Sultan Mahmûd’un huzuruna gelip, oğlu Mes’ûd’u şikâyet ederek şöyle dedi: “Ey efendimiz! Ben tüccar bir adamım. Oğlun Mes’ûd benden altmış bin dînârlık eşya ve kumaş satın aldığı hâlde, parasını vermiyor. Emir Mes’ûd’u benimle birlikte kâdının huzuruna göndermeni isterim.” Sultan, bu duruma çok üzüldü ve oğlu Mes’ûd’a; “Tüccarın parasını derhal vermeni isterim. Eğer bir sebeb göstereceksen, derhal kendisiyle birlikte karâr meclisinde ol. Dînin hükümlerini yerine getirsinler” diye haber gönderdi. Babasının bu mesajını alan Mes’ûd, hazînesinde bulunan paranın yirmi bin dînâr olduğunu öğrenince; “O parayı alınız ve tüccara götürünüz. Geri kalan kırk bin dînâr için üç gün mühlet isteyiniz” dedi. Sonra da durumu babasına bildirdi. Sultan bu durum karşısında; “Mahkeme meclisinde hâzır ol veya geri kalan kırk bin dînârın tamâmını tüccara teslim et. Şunu bil ki, bu paranın tamâmı tüccara ödemediğin ve ben onun ağzından, “Mes’ûd hakkımı bana ödedi” sözünü işitmediğim sürece, benim yüzümü bir daha göremezsin” dedi. Bunun üzerine, Mes’ûd söyliyecek bir söz bulamadı. Her tarafa adam gönderdi ve borç isteyerek ikindi namazı vaktinde altmış bin dinarı tüccara gönderdi. Mes’ûd ve tüccar teşekkür etmek için Sultan’ın huzuruna çıktılar. Ancak o zaman Sultan, oğlu Mes’ûd’dan râz; oldu. Onun bu adaleti bütün dünyâya yayıldı.

Sultan Mahmûd Gaznevî, gittiği yerlerde Allahü teâlânın dostlarını arar bulur; ziyaret ve hizmet etmekle şereflenirdi. Bir sefer esnasında Harkân şehri civarına varmıştı. Zamanın büyük evliyasından Ebü’l-Hasan-i Harkânî de talebelerine feyzler saçıyordu. Onu tanımayan Gazneli Mahmûd, adam gönderip huzuruna davet edince, Ebü’l-Hasan-i Harkânî, elçiye özür beyân edip sultanın huzuruna gitmek istemedi. Durum sultana arz edildi. Afganistan ve Hindistan pâdişâhı Gazneli Mahmûd; “Haydi kalkın! Zira bu zât, bizim tanıdığımız kimselerden değildir. Ona biz gidelim” dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı lyâd’a giydirdi. Kendisi de silahdâr kıyafeti ile Kâdı lyâd’ın yanında yer aldı. Ebü’l-Hasan-i Harkânî, huzuruna değişik kıyafetle giren Sultan Mahmûd’u tanıdı. Hiç iltifat etmedi, hocası Bâyezîd-i Bistâmî ile ilgili sorduğu suâli cevaplandırdı.

Sultan Mahmûd Han; “Bana nasîhat edinîz.” deyince Ebü’l-Hasan-ı Harkânî; “Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl, cömert ol, Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster.” dedi. Sultan Mahmûd; “Bana duâ buyurun.” deyince, Ebü’l-Hasan-ı Harkânî; “Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun.” dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebü’l-Hasan-ı Harkânî’nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebü’l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebü’l-Hasan hazretleri; “Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız.” dedi. Sultan, Ebü’l-Hasan’ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü’l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.

Ayrılırken ayağa kalktı. “Geldiğim zaman iltifat etmemiştin, giderken niçin ayağa kalkıyorsun?” diyen Sultan’a; “Önce padişahlık gururu ile imtihan için geldin, şimdi ise inkisar ve dervişlik haliyle gidiyorsun. Dervişlik güneşinin ışıkları üzerinde parlamaya başladı. Pâdişâh olduğun için kalkmadım. Derviş olduğun için kalkıyorum” dedi. Bu hâdiseden sonra Sultan Mahmûd’un gönlü Ebü’l-Hasan-i Harkânî’nin muhabbeti ile doldu. Bir savaşta düşman ordusunun çokluğu kalbine korku verdi. Atından inip, o mübarek zâtın verdiği hırkayı yanına alarak bir köşeye çekildi. Hırkayı eline alıp alnını toprağa sürdü; “Yâ Rabbî! Bu hırkanın sahibi yüzüsuyu hürmetine şu kâfirlere karşı zafer ihsan eylersen; alacağım ganîmetlerin hepsini dervişlere vereceğim” diye duâ edip dilekte bulundu. Savaş sonunda zafere ulaştı.

O akşam Sultan Mahmûd, rüyâsında Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebü’l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd’a; “Allahü teâlânın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin.” buyurdu.

 

SEN NE BİÇİM ÇOBANSIN?

Gazneli Mahmûd, Irak’ı aldığı zaman, kervan ile birlikte yolculuk eden bir hanımın eşyası Kirman bölgesi hırsızları tarafından çalındı. Hanım, Sultan Mahmûd’un huzuruna çıktı ve: “Hırsızlar benim eşyalarımı çaldılar. Eşyamı onlardan geri al veya öde” dedi. Sultan: “Bu hırsızların nereden geldiklerini biliyor musun?” diye sorunca, kadın: “Kirman vilâyetinden gelmişlerdi” cevâbını verdi. Sultan: “O vilâyet uzaktır ve benim mülkümün dışındadır. Ben onlara bir şey yapamam” dediğinde, kadın: “O hâlde tâbiiyyetini koruyamadığına göre niçin cihan kethudâlığı yaparsın? Ne biçim çobansın ki, koyunları kurttan koruyamıyorsun? Şimdi ha benim zayıflığım, ha senin kabiliyetsizliğin” dedi. Bu sözler karşısında sultanın gözlerinden yaşlar aktı ve “Ey kadın! Doğru söyledin. Eşyanın bedelini vereyim, hırsızların işi için de elimden geldiği kadar tedbir alayım”dedi.

  • Vefeyat-ul a’yan; cild; 5;sh. 145
  • Siyasetname
  • Yeni Rehber Ansiklopedisi
  • Tabakat-ı Nasıri; cild 1; sh. 67
  • İslam Âlimleri Ansiklopedisi; cild 5; sh. 39
  • Gazneli Mahmud