HASTA – İLAÇ – ŞİFÂ - kainatingunesi.com

HASTA – İLAÇ – ŞİFÂ

HASTALIK NÎMETTİR

 

Abdullah-ı Dehlevî, şânı büyük bir velî,

Meşhurdu halk içinde, bir çok kerâmetleri.

 

Bir gün biri gelerek, mübârek huzûruna,

“Oğlumuz çoktan beri, kayıptır” dedi ona.

 

Ve ilâve etti ki: “Lütfen duâ ediniz,

Tekrardan ihsân etsin, onu bize Rabbimiz.”

 

Onun bu sözlerini, dinleyip o büyük zât,

Buyurdu ki: “Oğlunuz, evindedir şu saat.”

 

O kimse heyret edip, dedi: “Ama efendim,

Şimdi evden ayrılıp, huzûrunuza geldim.”

 

O yine buyurdu ki: “Evine dön ki şu an,

Rabbimiz onu size, tekrardan etti ihsân.”

 

“Peki efendim” deyip, evine gittiğinde,

Gördü ki oturuyor, oğlu gelmiş evinde.

 

Yine bir gün birisi, ölüm yatağındaki,

Hastasını sırtlayıp, geldi bir seher vakti.

 

Dedi ki: “Ey efendim, çok ağırdır hastamız,

Belki bir şifâ bulur, duâ buyurursanız.”

 

Şöyle bir nazar etti, hastaya bir kerrecik,

Kavuştu sıhhatine, o kimse hemencecik.

 

Böyle, binlerce kişi, duâ alıp o zâttan,

Şifâya kavuşurdu, her türlü mazarrattan.

 

Lâkin kendisinin de, üç mühim derdi vardı,

Hattâ namazlarını, hep özürlü kılardı.

 

Sevdiklerinden biri, buna olup muttali

Bir gün kendilerine, suâl etti bu hâli.

 

“Efendim, bu devirde, kim hasta olsa eğer,

Kapınıza gelerek, sizden duâ isterler.

 

Siz bir duâ edince, gelen her bir hastaya,

Her biri, duânızla, kavuşuyor şifâya.

 

Hâlbuki sizin dahi, vardır hastalığınız,

Ve bilhassa üçünden, hiç yoktur râhatınız.

 

Lâkin hikmet nedir ki, etmezsiniz hiç duâ?

Etseniz, size dahi, verir Allah bir devâ.”

 

Buyurdu ki: “Kurtulmak, istiyor dertten onlar,

Bu yüzden bize gelip, hep duâ istiyorlar.

 

Biz ise Rabbimizin, verdiği bu dertlerden,

O gönderdiği için, râzıyız herbirinden.

 

Mahbûb-u kemenddir ki, her musîbet ve belâ,

Sevdiği kullarına, gönderir Hak teâlâ.”

 

Kıtlık vâki olmuştu, bir zaman da Delhi’de,

Buna çok üzülmüştü, Abdullah Dehlevî de.

 

Mescidin avlusuna, çıktı bir gün nihâyet,

Kızgın güneş altında, oturdu kısa müddet.

 

Dedi ki: “Yâ İlâhî, yağmur yağana kadar,

Buradan gitmemeğe, bu kulun verdi karar.”

 

O böyle söyleyince, çok geçmedi aradan,

Nehirler akar gibi, yağmur yağdı havadan.

 

Çok nazlı kullarıdır, Allah’ın çünkü onlar,

Onların hürmetine, yağdırır yağmur ve kar.

 

Resûlullah’tan gelen, o ilâhî feyiz, nûr,

Onların kalplerinden, herkese vâsıl olur.

 

Bu büyük velîlerin hürmetine yâ Rabbî,

Bizi, her hâlimizde, onlara eyle tâbi.

 

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Ebû Bekr el-Ayderûs (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında Abdürrahmân Hatîb isimli bir zâtın, sağ elinde bir yara çıktı ve kısa zamanda yayıldı. Eli şişti. Bu du- rum karşısında çok korktu ve ne yaptı ise çâre bulamadı. Kime gitti ise, yarası daha da azdı. Sonunda o zât Abdullah el-Ayderûs haz­retlerinin yanına gelip durumunu arz etti. Şeyh Ebû Muhammed, yara­sına baktı. Sonra eliyle şişkin olan yaranın üzerini meshetti. Bâzı ilâçlar sürdü. “Şifâ Allahü teâlâdan.” buyurdu. Orası iyileşti ve yaradan eser kalmadı.

Süleymân bin Ahmed-i Bahnâk şöyle anlatır: Bir zaman küffâr bel­desinde idim. O sırada çok hastalandım. Yanımda Şeyh Abdullah el-Ayderûs’un bir elbisesi vardı. Onu giydim ve Abdullah Ayderûs’u vesîle ederek Allahü teâlâdan şifâ dileğinde bulundum. Sonra yatıp uyudum. Rüyâmda; kendimi katıra binmiş gördüm, peşimde de bir grup çocuk vardı. Çocuklar; “Yâ Hannân, yâ Mennân âfi Süleymân (Yâ Hannân, yâ Mennân Süleymân’a şifâ ver)!” diye yalvarıyorlardı. Sabah kalktığım zaman, hastalığımdan hiç eser yoktu.

Meşhûr velîlerden Ahmed bin Ebü’l-Havârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: Muhammed bin Semmâk bir gün hastalanmıştı. Onun idrâr şişesini alıp hıristiyan doktora götürürken, yolda güzel yüzlü, güzel kokulu ve temiz elbiseli bir kimse ile karşılaştık.

“Nereye gidiyorsunuz!” dedi.

“İbn-i Semmâk’ın şişesini falan doktora göstermek için götürüyoruz.” dedik.

Bunun üzerine: “Sübhanallah! Allah dostunun ilâcını Allah’ın düşma­nından mı istiyorsunuz? Bu şişeyi yere atınız ve İbn-i Semmâk’a deyiniz ki: Elini ağrıyan yer üzerine koysun ve Bilhakkı enzelnâhü ve bilhakkı nezel desin.” dedi ve gözden kayboldu. Ne olduğunu anlayamadık. Bu­nun üzerine dönerek İbn-i Semmâk’ın yanına gelerek olanları anlattık. Hemen elini ağrıyan yerine koydu ve o zâtın dediğini okudu. Ağrıyan yer hemen iyileşti.

İbn-i Semmâk; “O zat Hızır aleyhisselâmdı.” dedi.

Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhe­binden biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı Ahmed bin Hanbel (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zamânında meşhûr bir falcı vardı. Fal baktır­mak isti -yenler her taraftan gelir kendisini bulurlardı. Bu şahıs falcılığı meslek hâ- line getirmişti. Bir ara hastalandı. Yirmi sene iyileşemedi. Biri ziyâretine gelmişti. Hâlini görünce; “Senin iyileşmenin tek yolu var, o da zamânı- mızın en büyük âlimlerinden ve evliyâsından biri olan Ahmed bin Hanbel hazretlerinin duâ etmesidir.” dedi. Bu falcı da annesini gönderip, duâ etmesini istedi. Annesi Ahmed bin Hanbel’in huzûruna varınca; “Oğlum yirmi senedir hasta yatıyor. İyileşmesi için sizden duâ istemeye geldim.” deyince; “Herkes iyileşmek için oğluna gelirdi. Senin oğlun da, her şeyi bildiğini zannederdi. Kendi hastalığını tedâvî etmeyip de, seni bana mı gönderdi?” buyurdu. Kadının defalarca ısrârı karşısında dayanamayıp, falcılığı bırakması şartıyla, duâ edeceğini söyledi. Hazret-i İmâmın bu sözü üzerine falcılığı bıraktı. Tövbe istigfâr etti ve sıhhate kavuştu.

Bir gencin, felç olmuş, hasta bir annesi vardı. Bir gün oğluna; “Ey oğlum! Eğer benim rızâmı almak, beni sevindirmek istersen, İmâm-ı Ah- med’in huzûruna git ve sıhhate kavuşmam için bana duâ etmesini söyle. Belki Allahü teâlâ beni bu hâle getiren bu hastalıktan kurtarır.” dedi. Genç, İmâm-ı Ahmed’in kapısına geldi ve seslendi. İçerden bir ses; “Kimsin?” dedi. Cevâbında; “Size muhtâcım, hasta bir annem var, siz- den duâ istiyor.” dedi. İmâm çok üzüldü. Kendi kendine; “Beni nere­den biliyor?” dedi. Sonra kalktı, abdest aldı, namaza durdu. İmâmın hizmet- çisi o gence; “Sen geri dön, İmâm duâ ediyor.” dedi. Genç geri döndü, evin kapısına geldiği zaman, annesi Allahü teâlânın izniyle tam sıhhate kavuşmuş olarak kalktı ve oğlunu kapıda karşıladı.

Mısır evliyâsından Ahmed Satîha (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret- leri zamânında, kötürüm bir kadının dört senedir devâm eden hastalığı- na bir çâre bulamadılar. Nihâyet gelip durumu Ahmed Satîha hazret- lerine arzettiler. O da, o kadının bulunduğu yere gitti. Bir mikdâr zeytin- yağı istedi. Getirdiler. Bu yağın içine ağız suyundan bir mikdâr koyup, kadının bulunduğu tarafa gönderdi ve yağı vücûduna sü­rüp oğmasını söyledi. Kadın, o yağı vücûduna sürdü ve Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Tamâmen iyileşti.

Irak’ta yetişen evliyânın büyüklerinden Ali bin Ebî Bekr el-İdrîsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Sâlih bin Yâkûb el-U- kûbî şöyle anlatır: “Babam anlatırdı: “Beş ya­şındaki oğlum İsmâil yatalak hasta idi. Onu alıp, Ali bin Ebî Bekr hazretlerine götürdüm. Yolda ona rast­ladım. Yanında başkaları da vardı. Şifâ bulması için duâ buyurması- nı ricâ ettim. Beni kabûl etmedi. Ben de çocuğu oraya bıraktım. Ali bin Ebî Bekr, o zaman elindeki portakalı attı ve portakal oğlumun dizine geldi. O anda oğlum derhâl ayağa kalkıp yürümeye başladı. O da, attığı portakalı aldı ve dergâhına yöneldi. Orada bulunanlar tehlîl (Lâ ilâhe illallah) ge­tirdiler. Oğlumla berâber sevinç içinde geri döndük.”

Mısır evliyâsından Ali Havâs Berlisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir takım istek ve hacet sâhiplerini, Ezher Câmii kapısında turp satan bir ki­şiye gönderirdi. Bu zât da, kendisine gönderilen kişilerin işini hemen gö­rürdü. Birgün Ali Havâs hazretlerinin yanına, boğazına sülük yapışan bir kişi geldi. Bu sülük, kan emmekten balık iriliğine ulaşmıştı. Ali Havâs, derhâl onu câmi kapısında turp satan zâtın yanına gönderdi ve ondan bir demet turp satın alarak, yemesini tavsiye etti. O kişi hemen gidip, ondan bir demet turp aldı. Bu turptan biraz yedi ve aksırmaya başladı. Bu aksırma ile sülük, boğazından düştü

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i kudsî şöyle­dir: İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned’inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize; “Lâ ilâhe il­lallah hısnî, men kâlehâ, dehale hısnî ve men dehale hısnî, emine min azâbî” şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur.

Darendeli Muhammed Hilmi Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) ta­lebelerinden biri bir gün çok hastalandı. Hiç bir tedâvî fayda vermedi. Doktorlar ümidi kesdiler. Başında bekleşen akrabâları hastanın küçük çocuğuna; “Dârendeli hoca efendiye git. Babam çok hasta, onun ilacı sendeymiş, diyerek ilaç iste, yalvar, ağla…” dediler. Çocuk Muhammed Hilmi Efendinin yanına gelip, babam hasta, babamın ilâcı sendeymiş deyip boynunu bükünce, şeyh hazretleri onun başını okşayıp; “Haydi oğlum sen evine git. İnşâallah baban şifâ bulmuştur.” deyip gönderdi. Gerçekten de çocuk eve gelmeden ağır hasta olan babası iyileşerek ayağa kalktı.

Mudurnu’da yetişen evliyâdan Dâvûd-i Halvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Şakâyik-i Nu’mâniyye kitabının sâhibi şöyle anlatır: Doğduğum andan bülûğ yaşına girinceye kadar dilim çö­zülüp konuşamamıştım. Birgün babam beni alıp, Şeyh Dâvûd’a götürdü ve benim bu hastalıktan bir an önce kurtulmam için duâ etmesini ricâ etti. Tâhâ sûresi 25-28’nci âyet-i kerîmelerinde meâlen; “Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz. Böylece sözümü iyi anlasınlar!” buyrulduğu gibi duâ etti. Kendi mübârek ağızlarından, benim ağzıma birşeyler okudu. Dilim hemen çözüldü. Evi­mize döndüğümde annemi görünce; “Anacığım, artık ben konuşuyo­rum.” diye seslendim.”

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kendisi ve başkaları hakkında duâsı makbuldü. Hiz­metçisi Ebü’l-Abbâs anlatır: “Bir zaman Fudayl bin İyâd hazretlerinin oğlu idrarını yapamazdı. Büyük bir ızdırap içinde kaldı. O zaman ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Sen biliyorsun. Muhabbetim sana ziyâdedir.” bu­yurdu. Çok geçmeden duâsının kabûl olduğu, oğlunun şifâya kavuştuğu görüldü.

Evliyânın meşhûrlarından Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında bir defâsında Tîmûr Şâh hasta­landı ve bir türlü çâre bulamadı. Nihâyet Kayyûm-i Cihân hazretlerine haber göndererek; “Tabibler tedâvisinden âciz kaldılar, bir çâre bulama­dılar! Şimdi sizin himmetinizi beklemektedir.” dediler.

Bu haber üzerine Kayyûm-i Cihân hazretleri hemen; “Esferze bitki­sinden bir miktar ilâç yapıp üç gün yutsun, inşâallahü teâlâ şifâ bula­cak.” buyurdu. Bu durumu tabibler duyunca hepsi birden ittifak hâlinde; “Onun hastalığı soğuk sebebiyle olmuştur. Eğer “Esferze” bitkisinden yapılan ilâç verilirse ölümüne sebeb olur. Fakat mâdem ki, Kayyûm-i Ci­hân böyle buyurmuş tecrübe edilsin.” dediler. Bunun üzerine Tîmûr Şâ- h’ın tabîbi olan en meşhûr tabib; “Tecrübe gerekmez. Bu, canla oy­namaktır.” dedi. Tabiblerin endişesi ve bu husûsdaki dedikoduları Kay- yûm-i Cihân hazretlerine bildirilince, bir miktar “Esferze” bitkisi istedi. Kendi eliyle ilâç hazırlayıp, Tîmûr Şâha gönderdi ve; “Bu bitkide üç çeşit özellik vardır. Hiç endişelenmesin. Üç gün bu ilâcı kullansın, sıhhate ka­vuşacak.” buyurdu. Tîmûr Şâh, Kayyûm-i Cihân hazretlerinin tavsiye et­tiği ve eliyle yaparak gönderdiği ilâcı üç gün kullandı. Sonunda sıhhate kavuştu. Tîmûr Şâh ve ilâcın kullanılmasına mâni olmak isteyen tabibler hayret ettiler. Kayyûm-i Cihân hazretlerinin ilim ve mârifet sâhibi bir velî olduğunu anlayıp sohbetine katıldılar.

Büyük velî, fıkıh, tefsîr, hadîs ve kelâm âlimi İmâm-ı Kuşeyrî (rah- metullahi teâlâ aleyh) Kur’ân-ı kerîmdeki altı şifâ âyeti bir tabağa ya­zılıp, su koyarak eritilir. Hasta içerse, Allahü teâlâ şifâ ihsân eder. Âyet-i kerîme ve duâ elbette şifâ verir. Fakat şartların gözetilmesi de lâzımdır. Okuyanın veya yazanın ve hastanın buna inanması lâzımdır. Hastanın zararlı gıdâlardan, şüpheli ilâçlardan perhiz etmesi, soğuktan sakınması, lüzumlu şeyleri yapması, haramdan, zulümden sakınması lâzımdır.

Osmanlılar zamânında yetişmiş âlim ve velî Lâmiî Çelebi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Şeyh Rüstem Halîfe ile aralarında geçen bir hâtırâ- sını şöyle anlattı: “Rüstem Halîfe, önceleri Zeyniyye tarîkatinde Hacı Ha- lîfe’nin talebesi olmuş görünüyorsa da, davranışları, onun Üvey­sîlere benzediğini gösteriyordu. O sıralarda gözüme bir ağrı girmişti. Yaptır- dığım tedâvîlerden hiçbir fayda görememiştim. Rüstem Halîfe bana dedi ki: “Gençliğimde benim de gözüm ağrımıştı. Senin gibi çeşitli şeylere başvurmuştum. Fakat hiçbiri netice vermemişti. Bir gün yolda giderken, karşıma biri çıktı. Daha bir şey söylemeden bana; “Evlâd! Gözlerinin ağ- rılarından kurtulmak istiyorsan, müekked sünnetlerin so­nundaki rekat- lerde Mu’avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) oku. Allahü teâlânın izniyle şifâ bulursun.” dedi. Ben de onun dediği gibi hareket et­tim. Ham-dolsun ondan sonra gözlerim ağrımadı. Sizin de öyle yapma­nızı tavsiye ederim.” Rüstem Halîfe’ye; “O yiğit kimdi?” diye sordum. Cevâbında; “Hızır aleyhisselâmdı.” dedi. Ben de müekked sünnetlerin son rekat- lerinde Mu’avvizeteyn’i okudum. Rabbime sonsuz şükürler ol­sun, göz ağrılarından kurtuldum.”

Hirat’ta yetişen âlim ve büyük velîlerden Molla Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini çok sevenlerden biri anlattı: Geylanlı büyük ve­lîlerden biri hastalandı. Her geçen gün hastalığının şiddeti artıyordu. Gö­renler; “Bu hastalıktan kurtulmak imkânsızdır. Mutlaka ölür.” diyorlardı. Herkes ümîdini kesmişti. Hastalığının iyice ağırlaştığı bir gün, talebeleri, oğulları ve yakınları başında toplandılar. Artık vefâtını bekliyorlardı. Bir ara hasta gözlerini açtı. Yatağında doğrulmaya başladı. Etrâfındakiler hayretle hastaya bakıyorlardı. Çünkü, günlerce değil doğrulmak, bir ta­raftan bir tarafa dönemiyordu. Şimdi ise bir ânda yatağından doğruldu. Ayağa kalktı. Tamâmiyle iyileşmiş gibi hareket ediyordu. Oradakilere iyi olduğunu, hiçbir ağrı ve sızının kalmadığını söyleyince, ahbabları dağılıp evlerine gittiler. Herkes gidince, yakınlarından birine; “O kadar hasta idim ki, sanki rûhum bedenden ayrılmak üzereydi. O ızdıraplı ânımda, gözüme Mevlânâ Câmî hazretleri göründü. Yanıma oturup bana tevec­cüh etti ve iltifatlarda bulundu, iyi olacağımı bildirerek kayboldu. Ben de, o gittikten sonra hemen ayağa kalktım. Hiçbir rahatsızlığımın kalmadı­ğını gördüm.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Hânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin torunu Şeyh Abdülmecîd Hânî anlatır: “Bizzat şâhid oldum. En büyük amcam Şeyh Ahmed, böbreklerinde taş olduğu için çok rahat­sızlanmıştı. Birçok tabibe baş vurduğu hâlde, derdine çâre bulamamış­lardı. Bu durumu Muhammed Hânî hazretlerine arzettiği zaman, dedem ona bir şey yazdı. O yazıyı bir taşa koyup üzerine su dökmesini, sonra da ondan içmesini söyledi. O da dedemin söylediği gibi yaptı. Bir müd­det sonra böbreklerindeki taş parçalanarak idrarla berâber dışarı çıktı. Böylece amcam hastalıktan kurtuldu.”

Velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Muhammed Kudâme (rahmetul- lahi teâlâ aleyh)   hazretleri ile ilgili olarak Ebû Muzaffer şöyle anlatmıştır: “Bir defâsında kulunç hastalığına yakalanmıştım. Ağrıların şiddetinden çok sıkıntı çektim. Bir gün yanıma Ebû Amr Muhammed bin Ahmed haz- retleri geldi. Elinde küçük parçalar hâline getirilmiş harnûb (keçi boynu- zu) vardı. Bana bundan ye dedi. Yanımda bulunanlar, o ku­lunca zararlı- dır, arttırır dediler. Ben onların sözüne aldırmayıp, alıp ye­dim ve hasta- lıktan kurtuldum.”

Büyük velî Şeyh Yavsı Mustafa Muhyiddîn-i İskilibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Şeyh Mustafa şöyle anlatır: “Yedi yaşında iken şiddetli bir hastalığa tutuldum. Herkes ölecek zannetti. Muhyiddîn-i İskili- bî o günlerde Edirne’yi teşrîf etmişlerdi. Babam beni alıp onun meclisine götürdü. Elinden öptüm ve huzûrunda durdum. Babama beni sordu. Ba- bam da; “Oğlum Mustafa’­dır. Şiddetli ve amansız bir hastalığa tutuldu. Duâlarınızı almaya geldik.” dedi. O zaman Muhyiddîn-i İskilibî; “Şimdi oğlunu al çarşıya götür. Ona koyun yününden yapılmış bir elbise al ve giydir. İnşâallahü teâlâ bir şeyi kalmaz.” buyurdu. Babam da beni alıp çarşıya götürdü ve onun buyur­duğu şeyleri alıp giydirdi. O günden îtibâ- ren bende o hastalıktan eser kalmadı.”

Fıkıh, hadîs âlimi ve büyük velî Yahyâ Münâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Şeref Nûreddîn şöyle anlatır: Ben Kâhi­re’de iken, Yahyâ Münâvî’nin derslerini takib ediyordum. O sene Kâhi­re’de tâûn, vebâ salgını vardı. O sırada, babamı ziyâret etmek için se­fere çıkmağa niyet ettim. Fakat kendi kendime; “Böyle bir durumda se­fere çıkarsam, tâûn salgınından kaçmış olur muyum?” diye düşündüm. Sonra bu mevzûyu Yahyâ Münâvî hazretlerine danışmaya niyet ettim. O gece rüyâmda, bir duvarın arkasında durduğumu, duvarın önünden bâzı kişilerin ok attığını, fakat duvarın bana siper olduğunu ve yerde bir kâğıt bulunduğunu gördüm. O kâğıtta yazılı olanı, şimdiye kadar ne okumuş, ne de işitmiştim. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “Tâûn hastalığına karşı seni koruyanlar, vazifelerini yaptılar.” Sabah olunca, Yahyâ Münâvî’nin huzû­runa gittim. Ben daha bir şey söylemeden bana; “Niçin babanı ziyâret için sefere çıkmıyorsun? Sen hemen yola çık. Zîrâ baban seni çok me­rak ediyor, sen sefere çıkmakla tâûndan kaçmış olmuyorsun. Çünkü sen, sefere tâûn hastalığından kaçmak niyeti ile değil de, babanı ziyâret niyeti ile çıkıyorsun. Biz öyle zannediyoruz ki, gideceğin yerde de tâûn salgını vardır.” dedi ve bana selâmet ile gidip döneceğime dâir müjde verdi. Sonra; “O rüyânda gördüğün kâğıttaki yazıyı daha önce görmüş müydün?” diye sordu. Ben de “Hayır.” cevâbını verince; “O yazı, İbn-i Hacer Askalânî hazretlerinin yazısıdır.” dedi. Sonra, Yahyâ Münâvî ile vedâlaşıp yola çıktım. Bindiğim gemidekilerin çoğu yolda tâûndan öldü­ler. Fakat ben, hiçbir rahatsızlık duymadım. Babamın yanına varınca, babam beni kucaklayıp öptü ve çok ağladı. Ben o güne kadar babamı o hâlde görmemiştim. Sonra babamın yanından ayrılıp, sağ sâlim Kâhi­re’ye geldim. Tâûn hastalığına hiç yakalanmadım.

Büyük velîlerden Nasûhî Üsküdârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz- retleri zamanında Sâlih Efendizâde Feyzullah Efendi çocuk iken hasta- lanmış, bir şey yiyip içmeden dalgın halde yatıyordu. Nasûhî Efendi, Burnaz Hasan Ağaya; “Sâlih’e gidelim, Sâlih’in oğlu hasta olup perişan bir halde yatmaktadır.” dedi. Yanlarına aldıkları bir-iki kimseyle birlikte Sâlih Efendinin evine geldiler. Dalgın bir halde yatan Feyzullah Efen- dinin başucuna yaklaşıp ellerini alnına koydu ve; “Feyzullah’ım, Feyzul- lah’ım.” diyerek yüzünü okşarken Feyzullah Efendi gözlerini açtı. Gördü ki, mübârek elleriyle kendisini okşuyordu. Feyzullah Efendi, Nasûhî Efendinin ellerini öptü. O saatte üzerindeki ağırlık ve rahatsızlık gitti.

Türkistan da yetişen velî ve mücâhid âlimlerden Sâbit Ebü’l-Meânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Hâmid Mirzâ en-Nemnekânî anlattı: “Benim Nemnekan’da tanıdığım biri vardı. Oğlu hastalandı. Üç ay müddetle devamlı hiç uyku uyuyamadı. Bütün ilaçları kullanmasına ve doktorlara götürmelerine rağmen çâre bulamadılar. Sonunda Sâbit Ebü’l-Meânî hazretlerinin huzûruna gidip, oğlunun hâlini anlattı. Ebü’l-Meânî hazretleri eline bir kâğıt aldı. Şifâ âyetlerini ve Pey­gamber efendimizden nakledilmiş olan duâlarını kâğıt üzerine yazdı. Cenâb-ı Hakkın şifa vermesi için duâ etti ve; “Bunu oğluna ver. İnşâallah şifâ bulur.” buyurdu. O zât kâğıdı alıp evine gitmek üzere yola çıktı. Evine geldiğinde oğlunun hiç hastalanmamış gibi sıhhate kavuştuğunu gördü. Sonra oğluna; “Ey oğlum! Bu hâlin nedir?” dedi. Oğlu; “Babacı­ğım, bir saat kadar önce ağrılarım kesildi ve rahata kavuştum. Sanki hiç hasta olmamış gibi oldum elhamdülillah.” dedi. O kimse oğlunun hasta­lığının Ebü’l-Meânî hazretlerinin duâsı bereketiyle iyileştiğini gördü.

Konya’nın büyük velîlerinden Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak şöyle anlatılır: Sultan Alâeddîn za­mânında Hâce Cihân adında Konya’da çok zengin biri vardı. Malının hesâbı bilinmezdi. Bu zenginin oğlu Sara hastalığına tutuldu. Derdine çâre bulunamadı. Zenginin ona çâre için başvurmadığı tabîb kalmadı. Bunun için çok para sarfetti. Lâkin hiçbir çâre bulamadı. Hâce Cihân’ın yolu bir gün Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına uğradı. Derdini ona açıp; “Şu dünyâda bir oğlum vardı. O da sara hastalığına tutuldu. Ne olur bu çâresize bir derman olun.” dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona oğlunun adını sordu. Hâce Cihân; “İsmi Alican, vâlidesinin ismi de Hân’dır.” dedi. Sadreddîn hazretleri hizmetçiden kâğıt kalem istedi ve Eûzü besmele okuyup; “Bismillahillezî lâ yedurru maas- mihî şey’ün fil erdı velâ fis semâî ve hüvessemîul alîm. Eûzü bi keli- mâtillah-it-tâmmâti küllihâ min nefsihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî ve min hemezât-iş şeyâtîn.” yazdı ve duâlar etti. Hâce Cihân eve gittiğinde oğlunun sara illetinden tamâmen kurtulmuş olduğunu gördü. Allahü teâlâya şükürler etti ve bunun kerâmet olduğunu anlayıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerine karşı sevgisi arttı.

Tâbiîn devrinde Basra’da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden ve velî Sâlih bin Beşîr el-Mürrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hanımına felç gelmişti. Ona Kur’ân-ı kerîm okuyarak duâ etti ve hanımı iyileşti. Sevdiklerinden biri gelip “Bu nasıl olur?” diye hayretini belirtince, ona; “Allah’a yemin ederim ki, bir ölünün üzerine Kur’ân-ı kerîm okundu da, ölü dirildi desen, aslâ buna bile şaşmam!” dedi.

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri ile ilgili olarak Ebû Ali Dekkâk şöyle anlatır; Yâkub bin Leys, dok­torların tedâvî edemedikleri bir hastalığa yakalanmıştı. Ona; senin vâli olduğun bölgede Sehl bin Abdullah isminde sâlih bir zât var- dır. Eğer duâ ederse, Hak teâlânın bu duâyı kabûl etmesi ümid edilir, dediler. Vâli, Sehl bin Abdullah’ı çağırttı ve; “Benim için Allahü teâlâya duâ et.” de­yince, Sehl bin Abdullah; “Zindanlarında suçsuz insanlar yatarken, senin için yaptığım duâ nasıl kabûl olur?” dedi. Bunun üzerine vâli, zindanda yatan bütün suçluları salıverince, Sehl bin Abdullah “İlâhî, bu zâta masiyet ve musîbetteki zilleti gösterdiğin gibi, tâattaki izzeti de göster, onu dert ve sıkıntıdan kurtar.” diye duâ etti. Vâli hemen iyileşti ve Sehl bin Abdullah’a çok mal vermek istedi. Sehl hazretleri kabûl etmedi. Ar­kadaşları arasında; “Keşke bunu alıp fakirlere dağıtsaydı.” diyenler oldu. O, yolda çakıl taşlarına bakınca, hepsi mücevher hâline geldi. Ar- kadaş­larına bunları göstererek; “Böylesi bir ihsâna nâil olan kimse, hiç Yâkûb bin Leys’in malına muhtac olur mu?” buyurdular.

Selîm el-Mesûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri evliyânın meş­hurlarındandır. Câmiu Kerâmât-il Evliyâ müellifî Yûsuf Nebhânî hazret­leri şöyle anlatır: “Şeyh Selîm el-Mesûtî’nin şânını duymuştum. Kerâ­metler sâhibi bu zâtı ancak H. 1323 senesinde görmek nasib oldu. Bey­rut’ta evimde otururken bir Cumartesi günü kuşluk vakti, iki kişi evime geldi. Gelenlerden birinin o olduğu yüzündeki nurdan, velilik âlemet- lerinden belliydi. Velî bir zât olduğu hemen anlaşılıyordu. Defa­larca elini öptüm. Meşâyih’den ne almışsa o feyzleri bana aktarıp icâzet verdi. Bu icâzeti verdiğini defalarca tekrarladı. Ayrıca bana Yâsîn-i şerîf sûresini dünya ve âhiret hayırlarına kavuşmam için, her iki cihanda şer­lerden korunmam için okumak üzere icâzet verdi. Kendisi her şey için bu sûreyi okurdu. Hastalıklar için bu sûreyi okumak şifadır. Eceli gelen hastalara faydası ise ölümü kolaylaştırır.

Bu hususta şöyle anlattı: “Şam’da hasta bir gencin yanına gittim. Hayâtından ümit kesilmiş bir halde idi. Yâsîn-i şerîfi okudum, okuduktan sonra kendimden geçtim. Bu sırada evliyânın kutbu üç büyük zât, Sey-   yid Abdülkâdir-i Geylânî, Seyyid Ahmed Rufâî ve Seyyid Ahmed Bedevî hazretlerini gördüm. Sonra kendime geldim. Hasta da, hastalık­tan eser kalmamıştı. Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâya hamdolsun.”

Anadolu velîlerinden Seyyid Ahmed Çapakçurî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebeleri ile oturuyordu. Bu sırada yaşlı bir köylü gelerek; “Efen­dim, benim bir derdim var. Müsâde ederseniz anlatayım.” deyince; “An­lat bakalım.” buyurdu. O da; “Kırk seneden beri başım ağrıyor. Ne yap­tım ve nereye gittimse, hangi ilacı kullandımsa, çâre olmadı. Sizden duâ istiyorum.” dedi. Seyyid Ahmed Çapakçurî şifâ duâlarını okuyup bitir­dikten sonra; “İnşâallah şifâ bulursun kardeşim.” dedi. O zât hemen elini öperek; “Efendim daha ilk duâyı okuduğunuz an başımın ağrısı geçti.” dedi. Seyyid Ahmed Çapakçurî de; “Bütün iyilikler Allah rızâsı için ya­pılmalıdır. Şifâyı veren, cenâbı Hak’dır.” buyurdular.

Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, kendine âit bir yerde dergâh inşâ ettiriyordu. Çalışanlardan biri, kendi kendisine; “Hiç kimse bir şey getirmiyor.” dedi. Henüz aradan az bir za­man geçmişti ki, bir adam geldi. Çok miktarda ekmek ve üzüm getirdi. Emîr Külâl hazretlerinin huzûruna varıp, gece gündüz diş ağrısı çek­mekteyim. Sizin duânızı almak için geldim, bana yardımcı olunuz, tâka- dım kalmadı dedi. Emîr Külâl, gelen adama; “Yanıma yaklaş baka­yım, hangi dişin ağrıyor?” dedi. Adam yaklaştı. Emîr Külâl parmağını ağzına sokup, ağrıyan dişinin üzerine koydu. Sonra İhlâs sûserisini okudu. Gelen kişinin diş ağrısı kesilip, hiç hastalanmamış gibi oldu. Bundan sonra Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: “Ey dostlar! İhlâslı olu­nuz. Her işinizi Allah rızâsı için yaparsanız, kurtulursunuz. İhlâssız ya­pılan amel, üzerinde pâdişâhın mührü bulunmayan para gibidir. Üze­rinde pâdişâhın sikkesi bulunmayan parayı kimse almaz. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır. İhlâs ile yapılan az amel, Allahü teâlâ indinde çok amel gibidir. İhlâssız yapılan çok amelin ise, Hak katında kıymeti yoktur. Yaptığınız her ibâdeti ve işi, ihlâs ile yapınız. Böylece Allahü teâlâya yakın ve rızâsını kazananlardan olursunuz. Ey dostalrım! İhlâs ile amel yaparsanız korkmayınız, bu size âhirette îtibâr ve şereftir. Eğer tamâ sâhibi olup dünyâya düşkün değilsen, sonunda varacağın yeri dü­şün. Merd o kimsedir ki, önce iyice düşünür, sonra amel etmeye başlar. Böylece, sonunda yaptığı işten utananlardan olmaz.”

Şam’da yetişen Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerin­den Muhammed Sumâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri’nin çok kerâmetleri görülmüştür. Kur’ân-ı kerîmden şifâ âyetlerini yazarak, ra­hatsızlığı olanlara verirdi. İnsanlar onunla bereketlenmek, mübârek eliyle yazdığı şifâ âyetlerinden biiznillah şifâ bulmak için, yazdığı âyet-i kerîmeleri yanlarında taşırlar ve hastalıklarından şifâ bulurlardı.

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hasta­landı. Mütehassıs bir hıristiyan doktor getirdiler. Doktor muayene ede­ceği şahsın müslümanların büyüklerinden ve evliyâsından olduğunu duymuştu. Süfyân hazretleri, gelen doktor ile tıp ve diğer ilimler üzerinde bir süre sohbet etti. Gelen şahıs, tabib olmasına rağmen Süfyân-ı Sev- rî’nin tıp üzerine verdiği mâlûmat, hiç duymadığı, bilmediği şeylerdi. Hayretler içinde kaldı. Sonra muâyene etti. Muâyeneden sonra dedi ki: “Sizin akciğeriniz ve böbrekleriniz tamâmen çalışmaz durumda olup, korkudan ciğerleriniz parçalanmış. Bu hâliyle bir insanın yaşaması im­kânsızdır.” Süfyân-ı Sevrî; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir.” buyurdu. Bu­nun üzerine hıristiyan doktor; “Bir dinde, tıbben yaşaması mümkün ol­mayan bir insanın yaşaması, o dînin yanlış, bâtıl olmadığına açık delil­dir.” deyip hemen orada Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Devrin halîfesi bunu duyunca; “Ben sandım ki, doktor hastanın yanına geldi. Meğer hasta doktora gönderilmiş.” dedi.

Osmanlı velîlerinden Şa’bân-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ömer Füâdî isminde bir sevdiği anlattı: Teyzemin başı çok ağrıyordu. Bu baş ağrısı için gitmedik doktor, içmedik ilâç bırakmadık. Kimden ne ilâç du­yarsak onu deniyorduk. Fakat netice hiç değişmiyordu. Bir gün Şa’bân-ı Velî’ye gittik, durumu anlattıktan sonra duâ istedik. “Kur’ân-ı kerîmin her harfinde bin derde bin devâ vardır. Ondan şifâ aramayan şifâya kavu­şamaz.” buyurdu ve bir Fâtiha-i şerîfe okudu. Oradan ayrıldık, eve gelir­ken teyzeme ağrısını sorduğumda; “Elhamdülillah hiçbir ağrı ve sızı kalmadı.” diyerek Şa’bân-ı Velî’ye duâ etti.

Hindistan’da Bedâyûn şehrinde yetişen evliyânın büyüklerinden Hâ- ce Şâhî Mûytâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) gâyet mütevâzî, alçak gö­nüllü idi. Kendisini bir şey yapmaktan âciz, zavallı görürdü. Şöyle anlatı­lır: Nizâmüddîn Ebü’l-Müeyyed’in bir rahatsızlığı vardı. Hâce Şâhî’ye gelerek kendisine himmet etmesi, derdine çâre bulması için yalvardı. O da özür dileyip; “Siz bizim büyüğümüzsünüz. Biz nasıl olur da size him­met edebiliriz?” buyurdu. Nizâmüddîn; “Elbette bize duâ ve himmet et­meniz lâzımdır” diye ısrâr edince, Hâce Şâhî duâ etti ve Allahü teâlânın izni ile Nizâmüddîn’in rahatsızlığı geçip, sıhhatine kavuştu.

Hindistan’ın büyük velîlerinden Şeyh Tâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerî’nin küçük bir kızı vardı. Hasta idi. Bir gün Şeyh Tâc (Tâcüddîn-i Nakşibendî) abdest alırken, babasının kullandığı sudan artanı içmesi bu kıza Allahü teâlâ tarafından ilhâm olundu. O hasta kızcağız bu sudan içti ve Allahü teâlânın izni ile hemen şifâ buldu.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün hastalanmıştı. Bunu duyan devrin hükümdârı, kendisine Nasrânî (Hıris­tiyan) bir tabib gönderdi. Tabib, hastanın yanına girdiğinde şöyle sordu: “Gönlün neyi istiyor?” Ebû Bekr-i Şiblî, “Gönlüm senin müslüman olmanı istiyor.” diye cevap verince, tabib; “Eğer ben müslüman olursam, sen gerçekten hemen iyi olur, yataktan kalkar mısın?” diye sordu. Şiblî haz­retleri; “Elbette iyi olur, yataktan kalkarım.” diye cevaplayınca, tabib der­hal müslüman oldu. Şiblî hazretlerinin hastalığından eser kalmadı. Bir­likte el ele tutuşarak hükümdârın huzûruna gittiler. Hükümdar onları gö­rünce şöyle dedi: “Ben tabibi hastaya gönderdim sanıyordum. Meğer işin aslı öyle çıkmadı. Anladım ki hastayı tabibe göndermişim.”

Tâbiînden, meşhûr hadîs âlimi ve velî Hazret-i Tâvûs bin Keysân (rahmetullahi teâlâ aleyh) “Hastanın, hastalığı hâlindeki inlemesi defte­rine yazılır.” diyerek hastanın inlemesini hoş görmezdi. “Burada bir nevî şikâyeti açıklamak vardır.” derdi.

Konya’nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında Sivas’a gitmişlerdi. Orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi çok seven Ahî Muhammed isminde biri vardı. Ahî Muhammed, o günlerde çok hasta olmasına rağmen, Ârif Çelebi’nin geldiğini işitince, başta Ârif Çelebi’yi ve Sivas’ın ileri gelen âlimlerini, velîlerini yemeğe dâvet etti. Yemekten sonra Ârif Çelebi, Allahü teâlânın emir ve yasakla­rını bildiren, Cennet’i, Cehennem’i ve evliyânın hâllerini anlatan bir soh­bete başladı. Sohbet esnâsında Ahî Muhammed kalbinden; “Âh, Ârif Çelebi hazretleri duâ etseler de, benim de hastalığım iyi olsa, şifâ bul­sam.” diye geçirdi. O ânda Ârif Çelebi, Ahî Muhammed’e dönerek; “Ey Ahî Muhammed! Merâk etme. Cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir. Hastalığı veren de, şifâsını yaratan da O’dur. Allahü teâlâ sana şifâlar ihsân eyle­sin!” buyurdu. Bu sözlerden sonra, Ahî Muhammed vücûdunda bir de­ğişme hissetti. Ağrıyan yerlerinin sızısı durdu ve Ârif Çelebi’nin duâsı bereketiyle şifâ buldu.

İstanbul’da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zamânında, bir gün cihân pâdişâhı Sultan Mehmed bin Sultan İbrâhim Hanın çuhadarlarından Kara Mehmed is­minde birinin dizlerine sızı inip, kötürüm oldu. Pâdişâh, hekim başısı Sâ­lim Efendiye; “Şu çuhadarımız iyi olmalıdır.” diye tenbih etti. Sâlim Efendi bu ferman üzerine çuhadar efendiye çeşitli ilaçlar tatbik etti ise de fayda vermedi. Saray hekimleri ve şehirdeki diğer tabibler ona faydalı ilaç bulamadılar. Pâdişâh bir gün çuhadarının yattığı odayı teşrif ettiler, hâlini sordular ve; “Mehmed nicesin, iyi olabilecek misin?” dedi. Çuha­dar da; “Pâdişâhım, bana verdikleri hiçbir ilaç fayda vermedi. Çâre ola­rak sâlih bir kimsenin şifâlı duâsına muhtâcım.” dedi. Pâdişâh; “Şimdi böyle şifâlı nefes sâhibi ve ağzı duâlı kimdir?” dedi. O da; “Pâdişâhım, Üsküdar’da Vâlide Atik Câmiinde Şeyh Karabaş Ali Efendi mâlumunuz­dur.” dedi.

Pâdişâh hemen hatırladı. Zîrâ onun vâzlarını dinlemişti. Hemen Ha­seki Ağaya emretti ve; “Hemen Üsküdar’a var. Şeyh Karabaş Ali Efen­diye selâm ve hürmetlerimi arzet. Eğer kendileri gelirler ise teşrif edip çuhadarımıza duâ etsinler. Yok, gelemeyip halîfesini, vekîlini gönderir­lerse, onu saygı ve hürmetle getiriniz.” dedi. Haseki Ağa derhal Üskü­dar’a geçti. Şeyh Karabaş Ali Efendinin huzûruna çıktı. Pâdişâhın ricâ­sını bildirdi. Şeyh hazretleri, Hasan Efendiyi çağırttı, ona; “Hasan Efen- di! Var şu hastayı bir gör ve ona duâ okuyuver.” buyurdu. Hasan Efendi; “Peki efendim!” deyip Haseki Ağa ile birlikte saraya geldiler. Ha­san E- fendi, çuhadarın odasına girdi. Hasta Kara Mehmed Ağa, Hasan Efen- diyi gördüğü an ağlamaya başladı. “Efendim sizlere hürmet için ayağa kalkamadım. Af buyurun.” dedi. Hasan Efendi ona teselli verip; “Sakın üzülme, gam çekme. İyi olursun. Hemen ayaklarını önüme uzat!” dedi. O da bu yakınlıkla söyleneni yaptı. Hasan Efendi okuyup duâ etti ve Fâtiha dediler. Bir mikdâr daha teselli verip; “İnşâallah bir daha gel­memize hâcet kalmaz.” buyurdu ve oradan ayrıldı. Hasan Efendi odanın kapısından çıktığında hemen hasta ayağa kalkıp gezinmeye başladı. Birkaç gün sonra da pâdişâhın huzûrunda yürür oldu. Bunun üzerine Pâdişâh Sultan Dördüncü Mehmed Han çok sevindi. “Varın haber verin. Şeyh Hasan Efendi, sarayda vâz eylesin.” dedi. Haber iletildikte Hasan Efendi; “Hocamdan izin almadıkça imkânı yok. Saraya bile onun izniyle gelmişiz.” dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, Karabaş Ali Efendiden izin iste­yince, o da, vâz etmesine izin verdi.

Hasan Efendi iki sene sarayda vâz etti. Sarayda kim varsa, Enderûn ağaları dâhil hepsi Hasan Efendinin talebesi oldular. Sonraları bunların da birçok talebe ve vekilleri oldu.

Hoca Paşa mahallesinde hizmetçi bir kadın vardı. Ücret ile komşula­rın bâzı işlerini görürdü. Bir gün bir komşu kadın buna hasta çocuğunu getirip; “Sen bu mâsumu Şeyh Ünsî Efendiye götür. Duâ eylesin. Ayrıca şu paraları da hediye olarak ona verirsin.” dedi. Hizmetçi kadın hasta çocuğu alıp Şeyh Ünsî Efendiye götürdü ve duâ etmelerini istedi. Para­ları da iki altını eksik olarak onun önüne koydu ve; “Bunu çocuğun an­nesi gönderdi.” dedi. O zaman Ünsî Efendi çocuğa duâ etti. Çocuk iyi­leşti. Sonra hizmetçi kadına; “Sakladığın iki altını da koy!” buyurdu. Ka­dın inkâr edince; “Bilmez miyim. İki altın sağ cebindedir. Beni yalancı çı­karmak mı istersin?” buyurdu. O zaman kadıncağız titremeye başladı ve cebindeki paraları çıkarıp önüne koydu. Ünsî Efendi; “Bunu fakirlik se­bebiyle yaptın. Lâkin bir daha yalan söyleme. Bir kimseyi imtihan etme. Fakirliğe sabret. Allahü teâlâ insanın dünyâlığını çoğaltsın.” buyurdu ve hizmetçi kadına kırk altın ihsân etti. O iki altını da ayrıca verdi.

Evliyânın büyüklerinden Vecîhüddîn Ömer Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) bir defâsında hasta oldular. Sevdiklerinden bâzısı; “Sultâ­nım! İlaç alsanız olmaz mı?” dediler. “Bir tabib getirseniz iyi olur.” buyur­dular. Tabib; “Birkaç gün tahammül edebilseniz de size falanca şerbeti içirsek, iyi gelir.” dedi. Şeyh; “Bizim rahatsızlığımız şerbet ve macunla gidecek bir şey değil. O kendiliğinden gider.” buyurup, bir kerre; “Hû” deyince he- men o anda tabib kendinden geçti. Nice zaman öyle kaldı. Sonra kendi- sine gelip, Şeyh’in huzûrunda îmâna gelip ona talebe oldu. Şeyh; “Bizim hastalığımız seni küfr hastalığından kurtarmak içindi. Yoksa bizim ilâca ihtiyâcımız yoktu.” buyurdular.

Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden Vüheyb bin Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında Muhammed bin Münkedir’in ya­nına geldi. Muhammed bin Münkedir vücûdunda bulunan şiddetli bir ağrı sebebiyle, muzdarip bir hâldeydi. Vüheyb bin Verd elini ağrıyan yerin üzerine koydu ve Besmele-i şerîfe okuyup buyurdular ki: “Eğer bu bes­mele sıdk ile bir dağın üzerine okunsa, dağ erir.” Muhammed bin Mün- kedir, Allahü teâlânın izni ile iyi oldu.

Evliyânın büyüklerinden Yûsuf Kâmitî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Sirâc anlatır: “Dedemin yakınlarından birinin bir oğlu vardı. Bu çocuk, yaratılış bakımından ve ahlâk bakımından çok gü­zel ve kıymetli idi. Bir zaman bu çocuk, çâresi bulunmayan şiddetli bir hastalığa yakalandı. Her ne yapıldı ise derdine devâ bulamadılar. Nihâ­yet bâzıları bu zâta; “Yûsuf-i Kâmitî’ye git! O belki bir çâre bulur. O çok yüksek bir zâttır” dediler. O da, kalkıp Yûsuf-i Kâmitî’nin yanına geldi. Onu kalabalık bir cemâatin ortasında buldu. Orada bulunanlar ona su­âller sorup, cevap alıyorlardı. Bu kimse, son tarafta bir yere oturdu. Fa­kat onun hâlinden haberdar olan Yûsuf-i Kâmitî, eliyle işâret ederek ve ismi ile hitâb ederek; “Ey filân! Allahü teâlânın izni ile oğlunuzun yanına varınız. Onu alıp bir ara bize uğrarsınız.” buyurdu. O çocuğun babası şöyle anlatır: “Yûsuf-i Kâmitî böyle söyleyince hemen geri evime geldim. Oğlumun sapasağlam olduğunu, eski hastalığından bir şey kalmadığını gördüm. Öyle ki, neredeyse onu tanıyamayacaktım. Gözlerime inanamı­yordum. “Ey oğlum! Allahü teâlâ, Yûsuf-i Kâmitî’nin bereketi ile bize âfi­yet verdi.” dedim. Oğlum da; “Ben de nasıl iyi olduğumu anlayamadım. Hastalığın verdiği hâlsizlik ile kendimden geçerek uyumuştum. Uyandı­ğımda hiçbir şeyimin kalmadığını hissettim. Şimdi gördüğünüz gibiyim.” diyordu. Tanıdıklar ve komşular da gelip bu hâle çok hayret ve teaccüb ettiler.”

Evliyânın büyülerinden Yûsuf Mahdûm (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin evinde, hizmetlerini gören Sucu Muhammed Dede isminde bir zât vardı. Bunun çocuğu olmuyordu. Birgün Yûsuf Mahdûm’un huzû­runa giderek; “Otuz senedir sizin hizmetinizde bulunuyorum. Bu müddet zarfında, bize hayırlı halef olacak bir oğlumuz olmadı. Sizden, bir çocu­ğumuz olması için duâ istirhâm ediyoruz.” dedi. O sırada yağmur yağı­yordu. Yûsuf Mahdûm, ona; “Dede, bize şu yağmur suyundan bir bardak su getir!” dedi. Muhammed Dede, bir bardak yağmur suyu getirince, Yû­suf Mahdûm hazretleri; “Bir Fâtiha-i şerîfe okuyalım. Fâtiha-i şerîfe ile nice kapalı kapılar açılır. Murâdlarına kavuşamamış olanlar, murâdlarına kavuşurlar. Bu sudan üçer yudum içersiniz, inşâallah murâdınıza nâil olursunuz.” buyurdular.

Dede Efendi ile hanımı, Yûsuf Mahdûm’un Fâtiha-i şerîfe okuduğu yağmur suyundan üçer yudum içtiler. Bir süre sonra hanımı hâmile oldu. Ancak çocukları âmâ olarak dünyâya geldi. Çocuğun gözünün açılması için doktorlara mürâcaat ettiler ve çok ilâç kullandılar. Fakat bir netice alamadılar. Sonra Dede Efendi, doğruca gidip durumu Yûsuf Mahdûm hazretlerine anlattı. O da; “O çocuk benim oğlumdur. O büyüyünce, in- şâallahü teâlâ ilmi ile amel eden kâmil bir insan olacaktır. Onu bana getirin.” dedi. Muhammed Dede, oğlunu Yûsuf Mahdûm’a getirdi. Yûsuf Mahdûm, çocuğun sağ kulağına ezân-ı Muhammedî okudu. O ânda ço­cuğun sağ gözü görmeye başladı. Sol kulağına ikâmet okuyunca, sol gözü de görmeye başladı. Çocuk büyüdüğü zaman, Yûsuf Mahdûm hazretlerinin buyurduğu gibi kâmil bir insan oldu.

Tebe-i tâbiînin âlim ve velîlerinden Zâhid İsfehânî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretleri hakkında, Salt bin Zekeriyyâ şöyle anlatır: Muham- med bin Yûsuf (Zâhid İsfehânî) hazretleriyle Ehvas’a gidiyorduk. Bir handa sabahladık. Bana; “Kervancıbaşını yanıma çağır, çok çabuk ha- zırlansınlar. Hemen yolumuza devam edelim” buyurdu. Kervancıba- şının yanına gittim. Ayağını bir akrep sokmuş kalkamıyordu. Muhammed bin Yûsuf hazretlerine durumu arz ettim. “Yanıma muhak­kak gelmeli” buyurdular. Kervancıbaşının koltuğuna girdim, beraberce geldik. Ker- vancıbaşının elini akrebin soktuğu yere koydurup, sessizce bir şeyler okuyarak oraya üfledi. Adam hemen kalktı ve hiçbir şey ol­mamış gibi yürüdü, gitti. Muhammed hazretlerine, içinden ne okuduğunu sordum; “Ümmü’l-Kitâb”ı okudum, buyurdular. “Ümmü’l-kitâb” nedir? diye sorun- ca; “Fâtiha’dır. Ben Fâtiha sûresini okudum” buyurdular. Ben ondan sonra, Fâtiha sûresi okuyup hastaların üzerine üflerdim. Lâkin benim okumamla hiçbir hasta şifâ bulmadı.

Büyük velîlerden ve Mısır’da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Zekeriyyâ Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Abdülvehhâb-ı Şa’rânî şöyle anlatır: “Şeyhülislâm Zekeriyyâ ile birlikte kitap okurken, bâzan başına bir ağrı gelirdi. O zaman gözlerini kapatıp şöyle derdi: “İlimle şifâ bulmaya niyet ettim.” Gözünü açar, başındaki ağrı ve sızı derhal geçerdi. Bana da bu duâyı okumamı tenbihledi. Ben de başım ağrıdığı zaman; “İlimle şifâ bulmaya niyet ettim.” deyince, ânında başımın ağrısı geçerdi.

Büyük velîlerden Ziyâeddîn Gümüşhânevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım has­talandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım; “Yâ Rabbî! Günâhkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâ­ları geri çevir. Bu günâhkâr kuluna merhâmet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek göz yaşı dökerken birden Ziyâeddîn hazretlerini kar­şımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma duâ etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten îti­bâren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Ziyâ- eddîn hazretlerinin kerâmet olarak bize yardımlarıydı.