Hazreti Nûh kavminin îmân etmesinden ümit kesiyor - kainatingunesi.com

Nûh (a.s.), kavminin îmân etmesinden ümit kesiyor

Hz. Nûh , dört yüz elli sene kadar uzun bir müddet kavmini îmâna dâvet etti ise de, ilk zamanda îmân edenlerden başka kimse îmân etmedi. Böyle bir kavmin insanlarının, bu dâveti kabûl edeceklerine artık îmkan ve ihtimâl yoktu. Çünkü o nasîhat ettikçe bunların yumuşaması ve yapılan dâveti kabûl etmesi gerekirken, zaman ilerledikçe tam bunun tersi oluyor, onların saldırması, karşı koymaları daha da artıyordu. Demek ki bunlar, îman etmeyecek ve hidâyete kavuşamayacaklardı. Çünkü hasmâne tavırları hiç eksilmeden devâm edip gidiyordu.

Hûd sûresinin 32-36. âyet-i kerimelerinde meâlen buyuruldu ki: “(Nûh’un (a.s.)  kavminden olanlar, Hz. Nûh’a) dediler ki: Ey Nûh! Sen bizimle çok mücâdele ettin ve bu mücâdelende de çok ileri gittin. (Senin bu mücâdelen çok uzadı). Eğer sen sözünde, vâdinde sâdıklardan isen bize vâdeylediğin azâbı getir de görelim. (Zîrâ senin mücâdele etmenin, nasîhat verip durmanın bize bir te’siri yoktur. Bu sözleri üzerine) Nûh (a.s.) onlara dedi ki: Allahü teâlâ dilerse (hemen veya takdir ettiği daha sonraki bir zamanda) azâbı size getirir. Ama siz, (azâbı def etmekle veya, azâbdan kaçmakla) O’nu azâb etmekten âciz bırakıcı değilsiniz. Ben size nasîhat etmek istesem bile, cenâb-ı Hâk dalâlette kalmanızı dilemiş ise, nasîhatim size fayda vermez. O Allahü teâlâ sizin Rabbinizdir (sizi yaratan O’dur) ve siz O’na döndürüleceksiniz. Dönüşünüz O’nadır. (O, size, amelinizin karşılığını verir).

(Nûh kavmi, bu vahyi Nûh kendisinden) uydurdu mu diyorlar. (Ey Nûh!) Sen onlara de ki: Eğer ben, (kendimde bir şey uydurup, sonra Allahü teâlâ bana böyle vahyetti diyerek,) Rabbime iftirâ etmiş isem bunun günahı benim boynumadır. Ama ben, sizin, iftirâ etti diyerek bana iftira ettiğiniz suçtan, bu günahınızdan beriyim, uzağım.”

Nûh sûresi 5-9. âyet-i kerimelerinde Hz. Nûh’un Allahü teâlâya şöyle münâcâtta bulunduğu bildirilmektedir: “Yâ Rabbi! Ben gece-gündüz devamlı olarak, kavmimi, tâat ve ibâdete dâvet ettim. Benim dâvetim, ancak onların, îmân ve tâattan uzaklaşmalarını arttırdı. Senin, îmân etmeleri sebebiyle onları magfiret etmen için her ne zaman kendilerini îmâna dâvet ettimse, dâvetimi duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. (Dâvetimi duymak istemediklerinden başka, yüzümü dahi görmemek için) elbiselerini başlarına örttüler. Küfür ve isyânlarında ısrâr edip bana tâbi olmaktan istikbâr ettiler. (Çok kibirlenip, tâbi olmaktan kaçındılar.) Sonra onları, âşikâre olarak îmâna davet ettim. Daha sonra da, hem yüksek sesle, hem de her birini ayrı ayrı çağırarak, gizliden gizliye dâvetime devâm ettim.”

Bilindiği gibi Hz. Nûh evvelâ gizli olarak dâvete başladı. Bu hâl kavmine pek te’sir etmedi. Bundan sonra açıktan açığa dâvetini sürdürdü. Bu da tesirli olmayınca dâvetini her iki şekilde de devâm ettirdi. Yâni hem gizli, hem de aşikâre olarak insanları îmâna dâvet etti. Bu  âyet-i kerîme Hz. Nûh’un dâvetinin; gizli, âşikare, hem gizli hem gizli hem âşikâre olmak üzere üç safhada yapıldığını bildiriyor. Açıktan açığa, âşikare olarak dâvette bulunmak;  gizli dâvetten daha şiddet ve daha te’sirlidir. Hem âşikâre, hem de gizli  yapılan dâvet  ve nasihat ise bundan da daha te’sirlidir.

Kıtlık oluyor:

Beydâvî, Me’âlim-üt-tenzîl ve Mâzhari gibi meşhûr ve mûteber tefsîrlerin bildiklerine göre, Hz. Nûh’un,uzun zaman kavmini îmâna dâvet etmesi; buna karşılık onların peygamberlerini tekzîp etmeleri üzerine Allahü teâlâ onlara kırk sene müddetle yağmur vermedi. Bu müddet içinde ayrıca hiçbir kadının çocuğu olmadı. Üstelik bu âsi kavmin, çocukları, malları ve davarları da helâk oldu. Nesilleri kesilip bağ-bahçe nâmına ne varsa hepsi kurudu. Şiddetli bir sıkıntıya ve geçim darlığına düştüler. Ne yapacaklarını bilemediklerinden çok şaşırmışlardı. Sonunda Hz. Nûh’a mürâcât ettiler. O da kavmine; “Şirkten dönün. Rabbinizden, sizi magfiret etmesini isteyin. Böylece Allahü teâlâ size nîmetlerinin kapısını açar” buyurdu.

Nitekim Nûh sûresinin 10-24. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki: “(Nûh (a.s.) yine münâcâtında Allahü teâlâya yalvararak kavminin hâlini şöyle anlattı: “Yarabbî! Ben onlara)dedim ki: Küfürden tövbe edip Rabbinizden magfiretinzi isteyiniz. Zîra, O, şirk ve isyândan tövbe edeni çok magfiret edicidir. (Siz O’na istigfâr edin ki, Allahü teâlâ size) ihtiyâcınız kadar yağmur yağdırsın, çok mal ve evlâd ile size imdâd etsin, size meyveli bostanlar,  (bağlar, bahçeler) versin ve o bostanlarda nehirler akıtsın. Size ne oluyor ki, Allahü teâlânın azametine, büyüklüğüne inanmıyorsunuz. İhsânlarını ümid etmiyorsunuz ve O’nun azâbından korkmuyorsunuz. Hâlbuki, O sizi tavır tavır (safha safha) yaratmıştır. Hem siz., Allahü teâlânın yedi kat gökleri, tabaka tabaka nasıl yarattığını, dünyâda ve diğer göklerde ayı nûr kıldığını, güneşi, yer yüzünde, gecenin karanlığını giderici ışıklı bir çerağ (lamba) kıldığını görmez misiniz? Allahü teâlâ, sizin aslınız olan Adem’i (a.s.), nebât gibi topraktan halk etti. Sonra ölümünüzle yine toprağa iâde eder ve kıyâmet günü tekrar diriltip yine yerden çıkarır. Allahü teâlâ yeryüzünü, sizin için yatak gibi döşenmiş kıldı. Tâ ki onda geniş yollar açıp, ihtiyacınızı gidersin.

Ey Rabbim! (bu kadar uzun dâvet ve nâsihatime rağmen kendilerine emrettiğim şeylerde) onlar bana âsî odular. Mal ve çocukları ancak, âhırette hüsranlarını artıracak olan kimselere tâbi oldular. (Mallarına güvenip şımaran, evlâdlarına güvenip gururlanan, böylece aldanmış olan reislerine uydular. O mal ve evlâd sâhipleri, aşşağı tabakadan olan kimseleri kendilerine çektiler. Bana eziyet vermek için oları teşvik ve tahrik ettiler. Böylece) çok büyük bir mekr, hîle yaptılar. (reisleri kendilerine tâbi olanlara;) ilâhlarınıza ibâdeti sakın terketmeyin. Husûsen Vedd, Süva’, Yegûs, Ye’ûk ve Nesr isimlerindeki putlarınızı, bunlara ibâdeti sakın ola ki terketmeyin dediler. (Bu reisler) çok kimseyi azdırdı, dalâlete düşürdü.”

İstigfâr: Mukâtil bin Süleyman (r.aleyh), Nûh’un (a.s.) kavminde kırk yıl devâm eden kıtlık ve bu müddet içinde kadınlarının kısır olduğunu, Hz. Nûh’a mürâcât ettiklerini, onun verdiği cevabı bildirdikten sonra buyurdu ki: “Yağmur duâsında istigfâr okumak, bundan dolayı meşrû ve meşhûr olmuştur.”

Şa’bi’nin (r.aleyh) rivâyetine göre, bir defâsında Hz. Ömer yağmur duâsına çıktı. Hep istigfâr etti. Başka bir duâ okumadı. Sebebi suâl edilince de bu âyet-i kerîmeyi okudu.

Bekr bin Abdullah (r.aleyh) buyurdu ki: “Günahı çok olanların istigfârları, istigfârları çok olanların da günahları az olur.”

Râmuz’da Abdullah ibn Abbâs’ın (r.anhümâ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîftde meâlen buyruldu ki: “Bir kimse çok istigfâr ederse, azîz ve celîl olan, Allahü teâlâ onu her gamdan kurtarır. Her darlık ve sıkıntıdan ona çıkış yolu nâsib eder ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır.”

Râmuz şerhi olan Levâmi’ul-ukûl’de bu hadîs-i  şerîfin şerhinde buyruldu ki: “Şartlarını gözeterek istiğfara devam eden kimseye Allahü teâlâ, her türlü gam, endişe ve hüzünden kurtuluş verir. Allahü teâlâ yine onu, geçim darlığından, başkasıyla olan muâmelelerinde ve insanlarla geçiminde olan her sıkıntıdan halâs eder, kurtarır. Bütün bu sıkıtınlardan, selâmet ve kurtulmak için çıkış kapısı ihsân eder. Kolaylık gösterir. Ayrıca çok istigfâr edenin rızkı hiç ummadığı, hesâb etmediği yerlerde gelir. Nitekîm, Hâkka sûresinin 2. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Kim Allahü teâlâdan korkarsa, Allahü teâlâ ona bir kurtuluş, çıkış yeri ihsân eder. Onu dünyâ ve âhiret sıkıntılarından selâmete çıkarır. Ve ona hatırına, hayâline gelmeyen, hiç ummadığı yerlerden rızık gönderir.”

Hadîs-i şerifde; “Bir kimse çok istigfâr ederse…” buyurulması ile; insanoğlu an be an her hangi bir ayıp ve günahdan boş kalmaz; bu sebeple, ayıp ve günahlardan çok istigfâr etmek sûretiyle kurtulacağına işaret olundu.

İnsanın işlediği ve istigfâr etmediği günahlar için olan azâb iki kısımdır.

1- En aşağı derecede olan azâ: Bir kul, nefsi hakkında uyanık olursa, işlemiş olduğu bir günahın peşinden hemen istigfâr ederse yâni bu kabahatlerine pişmân olup, Allahü teâlâdan af ve magfiretini dilerse, Allahü teâlâ o kimseyi af eder. O kabahatin vebâlinden ve azâbından kurtulur. Fakat istigfâr yapmazsa günahları birikir. Bütün sıkıntılar, darlıklar, zorluklar ve meşakkatler o kimseyi kaplar. İşte, bütün bunlar istigfâr edilmeyen ve affolunmayan ayıp ve günahların en aşağı derecedeki azâbıdır.

2- İstigfâr edilmeyen, af da edilmeyen günahlar için esas ve pek şiddetli derecede olan azâb, âhirette Cehennem ateşi ile yapılacak olan azâbdır ki, diğer azâb bunun yanında pek hafif ve hiç kalır.

Bir kimse Hasen-i Basri hazretlerine gelerek, kıtlıktan şikayet bulunmuştu. O da gelen kimseye, istigfâr etmesini, Allahü teâlâdan magfiretini istemesini tavsiye etti. O sırada başka bir kimse gelerek o da, fakirlikten şikayette bulundu. Hasen-i Basrî (r.aleyh) ona da istigfârı tavsiye etti. Çoluk-çocuğunun azlığından, tarlalarından verimli mahsül alamadığından şikayetçi olanlara da hep istigfâr etmelerini söyledi.

Orada bulunup, bunları dinleyen Rubeyy bin Sâbih ismindeki bir zât, Hasen-i Basrî’ye (r.aleyh); “Hepsine de istigfârı tavsiye ettiniz. Hâlbuki hepsinin şikâyeti başka başka idi” deyince, Hasen-i Basrî (r.aleyh) yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmeleri okudu. Yâni şikâyet konusu olan bütün sıkıntıların, günahlar sebebiyle meydana geldiğini, kurtulmak çâresinin de istigfâr olduğunu bildirmek istedi.

Büyüklerden Ebû Mücâhid hazretleri de buyurdu ki: “İstigfâr en kilitli kapıları açar. Çünkü bütün kapıları kapatan günahlardır.”

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, tâatle meşgûl olmak hayır kapılarının açılmasına, küfür ise kişilerin, hattâ kişilerle birlikte âlemin harâb olmasına sebep olmaktadır.

Nitekim, Tevrât ve İcîl’i değiştirenlerin; “Allahü teâlâ çocuk edindi” ve “Melekler Allahü teâlânın kızlarıdır” gibi sözler söylemelerine, Allahü teâlâ, Meryem sûresinin 90. Âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onların bu sözlerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecekti (yıkılıp yerlere geçecekti) “ buyurmuştur.

Küfür, âlemin harâb olmasına sebep olunca, îmân da âlemin mâmur olmasına sebeptir. Âyet-i kerîmeler, taâtla meşgûl olduğunda, rızk ve hayır kapılarının açılacağına delâlet etmekdedir.Allahü teâlâ buyuruyor ki:

“Şayet o memleketlerin halkı îmân edip de küfür ve isyândan sakınmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket hazîneleri açardık. (Gökten yağmur, yerden nebâtât verirdik. Her taraftan kendilerine hayrı geniş olarak ve rahatça kavuşabilecekleri şekilde ihsân ederdik.)” (A’raf sûresi: 96)

“Bir de onlar, şâyet Tevrât’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine nâzil olan (Kur’an-ı kerîmi ve diğer ilâhî kitap)ları dosdoğru tutsalardı, (inanıp, tâtbik etselerdi) muhakkak ki, hem üstlerinden, hem ayakları altından yiyeceklerdi. (Her taraftan Allahü teâlânın nîmetlerine garkolacaklar, ağaç meyvelerinden ve hubûbattan bol bol rızıllanacaklardı.)” (Mâide sûresi: 66)

“Eğer onlar îmân ve hak yol üzere dosdoğru olsalardı, biz, onlara bol bol rızk verirdik.” (Cin sûresi: 16)

“Her kim ki, Allahü teâlâdan korkarsa, (yasak edilenlerden sakınırsa) Allahü teâlâ onu dünya ve âhiret sıkıntılarından selâmete çıkarır ve ona (hatırına hayâline dahî gelmeyen) ummadığı yerden rızk verir.” (Talâk sûresi: 2,3)

Bu ve benzeri âyet-i kerîmeler, taâtla, meşgul olunduğunda hayır ve bereket kapılarının açılacağına, rızkın genişleyip, bollaşacağına, yaşamanın (geçimin) rahatlayacağına delâlet etmekdir.

Allahü teâlâ , Zâriyât sûresinin 56. âyet-i kerîmesinde meâlen; “İnsanları ve cinnîleri, ancak beni bilip itaât, ibâdet etmeleri için yarattım” buyurdu. Asıl maksad ve gâye olan Allahü teâlâya kulluk hâsıl olunca, dünyevî ihtiyaçlar da ona bağlı olarak hâsıl olmaktadır.

Nûh (a.s.) kavmine, önce ibâdet, takvâ ve tâati emrettikten sonra istiğfârı emretti. Bunun sebebi şudur: Hz. Nûh, kavmine,  ibâdeti emrettiğinde, onlar dediler ki: “Eğer bizim içinde bulunduğumuz eski dînimiz hak ise, senin niçin onu terk etmemizi istiyorsun? Şayet bâtıl ise, biz Allahü teâlâya asi olmuş iken, O bizim ibâdetimizi nasıl kabul eder?” O zaman Nûh (a.s.); “Siz çok günahkâr olsanız da Allahü teâlâya istigfâr ediniz. Bağışlamasını isteyiniz. Çünkü Allahü teâlâ çok magfiret edici bağışlayıcıdır” buyurdu.

İnsanlar, yaptıkları bir işin mükâfâtını peşinen almaya peşînen almaya meyilli olarak yaratılmışlardır. Bu sebeple Allahü teâlâ “… İstigfâr ediniz” âyet-i kerîmesinde, îmân ve istigfâr ederlerse, bunun netîcesinde, ihtiyaçları kadar yağmur, çok mal ve evlâd, bostanlar, bağlar, bahçeler ve bostanlarda gürül gürül akan  nehirler, âhirette de çok hayırlar vermeyi vâdetmişlerdir.

Yukarıda meâli verilen, Nûh suresinin 14 ve 15. âyet-i kerîmelerinin tefsirinde, Fahrüddîn-i Râzî hazretleri buyuruyor ki: Âyet-i kerîmede; “Size ne oluyor ki, Allahü teâlânın azametine, büyüklüğüne inanmıyor, ihsânlarını ümîd etmiyorsunuz. Hâlbulki O sizi tavır tavır yarattı” buyuruldu. Tavır tavır, muhtelif hâllerde demektir. Yâni önce nutfe ediniz. Sonra kan pıhtısı, et ve kemik parçası, daha sonra da şu görülen sûrette insan oldunuz. Hâl böyle iken, size ne oluyor, ne gibi bir sebep var ki, Allahü teâlânın azametini, büyüklüğünü, yaratılışınızdaki merhaleleri ve gördüğünüz her şeyin, O’nun bir olduğuna ve kudrettinin sonsuzluna delâlet ettiğini düşünmüyorsunuz? Hâlbuki O, sizi çeşitli nevîlerde, kavim ve kabîleler hâlinde yarattı. Her kavim ve kabîle birbirine benzemediği gibi her kavim ve kabîledeki şahıs da diğer şahsa benzemez. Bunlar, gören ve bilen  her kimsenin, başka bir şeye ihtiyaç duymadan, derhal îmân etmesini icâbettiren deliller olduğu halde, size ne oluyor da îmân etmiyorsunuz?

Allahü teâlâ, vahdâniyetine işâret olan delilleri, insanlara bildirirken önce, insanların kendi yaratılışlarını bildirdi. Çünkü insanın şahsı kendine en yakın olan şeydir. Allahü teâlâ bundan sonra insanın dışındaki delillerden semâvât, güneş, ay gibi bâzılarını da bildirdi.

Yunûs sûresinin 71 ve 72 âyet-i kerîmelerinde meâlen buyrulduki: “(Yâ Muhammed (a.s.)! Mekke ehline) Nûh’un (a.s.) kavmi ile olan haberini, oku, haber ver! O, kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Eğer benim, sizin aranızda bulunmam ve Allahü teâlânın âyetlerini hatırlatarak, sizi Hakkâ dâvet edip nasîhat vermem size ağır geliyorsa, biliniz ki ben sizin hîlenizden Allahü teâlâya tevekkül ettim. O’na güvendim. Artık siz ve ortaklarınız toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırın. Sonra benim helâkime kasdetmeniz gizli olmasın. Yapacağınızı âşikâre olarak yapın. İçinizdekileri gizlemeyin. Sizin bana yapacağınız şeylere aldırış etmem. Daha sonra da bana her hangi bir mühlet de vermeden istediğiniz kötülüğü yapın.

Eğer benim dâvetimden yüz çevirirseniz, ben zâten sizden hiç bir mükâfât istemedim ki. Benim mükâfâtım, sevâbım, Allahü teâlâdan başkasına âit değildir ve ben (O’nun hükmüne boyun eğen, emrine muhâlefet etmeyen, O’ndan başkasından bir şey beklemeyen, îmân, amel ve insanları O’na dâvet etmekte emrine itâat eden) müslümanlardan olmamla (veya Allahü teâlânın emrine itâat ve sizi O’nun dînine dâvet etmem sebebiyle, bana sizin tarafınızdan gelecek eziyet ve sıkıntılara boyun eğmekle, sabretmekle) emrolundum.”

Hz. Nûh, Allahü teâlânın muhâfaza ve himâyesinde olduğunu bildiğinden, düşmanlarına hiç ehemmiyet vermediğini göstermek ve onların âcizliğini, bir şey yapamayacaklarını meydana çıkarmak için şöyle bir teklifte bulundu. “Siz, tedbir sâhiplerinizi, tedbirlerinizi, ortaklarınızı, yâni bu hususta her neyiniz varsa hepsini bir araya getirin ve bütün imkânlarınızı beni öldürmekte kullanın. Hem hiç bir tedbirinizi de noksan bırakmayın ki sonunda, bu işi başaramadığınızda da şu tedbiri de alsaydık demeyesiniz” buyurdu.

Sonra Hz. Nûh , onların dâveti kabûl etmeyip, yüz çevirmelerinin kendisine bir zarar veremeyeceğini bildirerek buyurdu ki: “Eğer dâvetimden yüz çevirirseniz, bunun bana bir zararı yoktur. Zîrâ insan iki şeyden korkar. Birincisi, başkalarının zararından, ikincisi de, menfaatinin kesilmesi endişesinden. Ben sizin şerrinizden, zarar vermenizden korkmadığımı, Allahü teâlâya tevekkül ettiğimi önceki sözümde de söyledim. Şimdi de,şunu söylüyorum; sözümü dinlememenizden dolayı bana bir zarar gelmez. Çünkü sizden korkum yok. Bir ücret istemiyorum ki, onu da elden kaçırma endişem olsun. Bunda benim bir telâşım yoktur. Benim ücretim Allahü teâlâya âittir. Siz kabûl etseniz de etmeseniz de , vazifemi yapmış oluyorum ve Allahü teâlâ bana bunu verecek. Şu hâlde siz îmân ederseniz, faydasını görür, îmân etmezseniz, zarara uğrarsınız. Yâni îmân  edip etmemeniz hâlinde bana bir fayda ve zarar yoktur. Hakîkat apaçık meydanda iken, Allahü teâlânın emirlerini hatırlatmamdan, sözlerimi ve nasîhatlerimi kabûlden yüz çevirmeye devâm ederseniz , muhakkak helâk olursunuz.. Kabûlüne mâni olacak  hiçbir sebep yokken, haktan yüz çevirirseniz , Allahü teâlâ size azâb eder. Çünkü yüz çevirmenizde haklı olduğunuzu iddiâ edebilmeniz için; sizden, buna sebep olacak, hakkı kabûlünüzü gerektirecek ve size ağır gelecek herhangi bir ücret istemedim.

Allahü teâlâ , Yûnus sûresinde Kureyş müşriklerinin hâllerini, küfürdeki inâdlarını veya hakkın hak, bâtılın bâtıl olduğunun delillerini beyân buyurduktan sonra, bu âyet-i kerîmeleri gönderdi. Peygamberlerin aleyhimüsselâm kıssalarını ve kavimleri ile aralarında cereyân eden hâdiseleri bildirdi. Fahrüddîn-i Râzî hazretlerinin bildirdiğine göre bunda birkaç  fayda vardır.

1- Herhangi bir mevzû uzun olarak anlatılınca okuyan ve dinleyende bâzan , bir nevî usanma meydana gelebilmektedir. Başka bir mevzûya  geçince, insanda bir rahatlama bir zindelik hâsıl olmaktadır. Burada da, Nûh’un (a.s.) kıssası zikrolunmakla bu fayda hâsıl olmaktadır.

2- Resûlullah efendimizin (s.a.v.) ve Eshâbının (r.anhüm)  kavimlerinden gördükleri  eziyet ve sıkıntıları hafifletmek, onların mübârek kalblerini teselli etmek için  geçmiş peygamberlerin kavimlerinden gördükleri sıkıntılar misâl olarak getirilmektedir.Resûlullah efendimiz (s.a.v.) Hz. Nûh’un kavminden gördüğü kötü muâmeleleri duyunca eziyet gören peygamberlerin ,sâdece kendisi olmadığını anlayıp biraz olsun teselli buldu, sıkıntısı hafifledi. Nitekim ; “Musîbet umûmî olunca,sıkıntısı ve acısı daha  hafif olur” sözü meşhûrdur.

3-Kâfirler,bu kıssaları duyup,inkârcı ve câhil kavimlerin ,peygamberlere eziyet ve sıkıntıda çok ileri gitseler bile ,netîcede Allahü teâlânın ,peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara mutlaka yardım ettiğini , düşmanları ise kahreylediğini öğrenince moralleri bozuldu . Kalblerine korku düştü . Bu hâl, onların, peygamber efendimize (s.a.v.) ve mü’minlere yaptıkları eziyet ve sıkıntıları ve bayağı hareketlerini azaltmalarına sebep oldu.

4-Hiç bir hocadan ders  almamış ve aslâ kitap okumamış iken Muhammed aleyhisselâmın  ,fazla  ve noksan olmadan, olduğu gibi, bu kıssaları haber vermesi , O’nun,bütün bu anlattıklarını , Allahü teâlâ dan aldığı vahiy ile bildirdiğine, apaçık bir şekil de, şüphesiz olarak delâlet etmektedir.

Burada zikri geçen Yûnus sûresinin 71. âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre; “Nûh (a.s.), kavmine; “Ey kavmim! “Eğer benim , sizin aranızda bulunmam ve Allahü teâlânın âyetlerini hatırlatarak sizi Hakk’a dâvet edip nâsihat vermem size ağır geliyorsa…” dedi.” Bu dâvetin onlara ağır gelmesinin birkaç sebebi vardır:

1-Hz. Nûh çok uzun müddet onların aralarında kalmıştı. Onlar, Nûh’un (a.s.) dâvetini kâbul etmemişler, karşı gelmişler onun vazifesine ısrarla devâm etmesinden sıkılmışlar ve bu hâllerin bitmezcesine çok uzun bir zaman içinde olmasından iyice bezmişlerdi. Böylece karşılaştıkları durumlar bu kavme ağır gelmişti.

2-O inkârcı kavim, bir takım bâtıl ve bozuk yollar ortaya çıkarmıştı. Bâtıl bir yol tutup, başkalarının da o yolda olmalarına gayret eden kimseleri doğruya dâvet etmek, onlara, başkalarından daha ağır gelir. Ayrıca, o kimseye, üzerinde bulunduğu yolun, bozuk ve yanlış olduğu, açık ve kat’i deliller ile isbat edilince, onun karşı çıkması ve nefreti daha da artar. İşte bu yüzden Nûh’un (a.s.) aralarında bulunması onlara ağır geliyordu.

3-Tabîatleri, dünyâ lezzetlerini elde etmek, bunlara kavuşmak hırsı ile dolu olan kimseler, kendilerine, tâatların emredilmesini; günahlardan kötülüklerden nehyedilmelerini; ölümün hatırlatılmasını, âhirete faydası olmayan dünyâ nîmetlerinin çirkin gösterilmesini aslâ istemezler. Bunları dinlemekten hiç hoşlanmazlar. Böyle şeylerden ve bunları söyleyenlerden nefret ederler. Bunları hatırlatarak emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapanları kendilerine düşman bilirler.

İşte, o müşrik kavme, Hz. Nûh’un dâvet ve nasîhati ağır geldiği için, ona akıl almaz hakâretler ve işkenceler yapmışlardı. Hz. Nûh onlara; “Bana olan buğzunuz, sizi, eziyet etmeye sevketti. Hâlbuki, ben size, sizin bana yaptığınız kötülükle değil, Allahü teâlâya tevekkül etmekle, yalnız O’na îtimât edip güvenmekle mukâbele ederim. Sakın ola ki, eziyet vermenizin ve ölümle tehdit etmenizin, beni, insanları Hakk’a, Allahü teâlâya îmâna dâvetten alıkoyacağını zannetmeyiniz” buyurmuştur.

Hz. Nûh, onların kötü niyetlerinin bulunduğunu haber verip, meydan okudu ve şöyle dedi:

1- Maksadınızın meydana gelmesini te’min edecek, ne kadar çâre, yol varsa hepsini toplayın.

2- Kendilerine yakın olmakla, durumunuzun kuvvetli olacağını zannettiğiniz ortaklarınızı kendinize katın.

3- Bu işiniz size tasa olmasın, faaliyetinizi gizli olarak devâm ettirip sıkılmayın. Ne yapacaksanız, âşikâre olarak yapın.

4- Bütün bu hazırlıklardan sonra, yapacağınız kötülüğü bana yöneltin.

5- Bu kötülüğünüzü icrâ edeceğinizde bana mühlet vermeyin ve bütün gücünüzle acele edin.

Hz. Nûh’un bu sözleri, onun, Allahü teâlâya ne derece tevekkül sâhibi olduğunu, kavminin hîle ve kötü plânlarının kendisine aslâ zarar veremeyeceğine kat’i olarak inandığını açık bir şekilde göstermektedir.

Nûh aleyhisselâm , zaman zaman kavminin dikkatlerini çeker. Allahü teâlânın mahlûklarını muhtelif safhalarda yarattığını, ana karnındaki yavrunun değişik durumlarını; bunları yoktan var ettiği gibi tekrar dirilteceğini söylerdi. Yerlerin ve göklerin nasıl yaratıldığını anlatırdı. Fakat bu sözler onların hoşuna gitmezdi. Bundan dolayı ona ellerinden gelen ezâ ve cefâyı yaparlardı. Ona eziyet vermek husûsunda, kavmin bâzı azgın ileri gelenlerinin sözlerine uyuyorlardı. Bu azgınların sözlerini dinlemeleri, onların hüsrân ve zararını arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Nûh aleyhisselâm onların ıslâhı için, elinden geleni yaptığı hâlde, onlar  putlara tapmaktan vazgeçmemişlerdi.

Rivâyet edilir ki, bir gün kavmin ileri gelen reislerinden birisi, yanında oğlu ile birlikte giderken Nûh’a (a.s.) rastladılar. O şahıs oğluna; “Oğlum! Bu adama dikkat et! Sözlerine inanma! Bu bir yalancıdır” dedi. Bunun üzerine oğlu yerden bir avuç toprak alıp, Hz. Nûh’un yüzüne attı. Nûh’un (a.s.) mübarek yüzü toprak olduğu gibi, mübarek gözleri de toprak ile doldu. Bu hale çok mahzûn oldu.

Yine Rivâyet edilir ki, bir gün Nûh’un (a.s) yanına kavminden bir ihtiyar müşrik geldi.Asâsına dayanarak zorluklarla yürüyordu ve yanında oğlu da vardı. İhtiyâr, oğluna Hz.Nûh’u göstererek; O’na asla kapılmamasını tembih ederek, mecnûn olduğunu söyledi.İhtiyârın oğlu; “Baba!asânı bana verir misin?” diyerek asâyı aldı ve Hz. Nûh’un başına şiddetle vurdu.Nûh’un(a.s) başından kanlar çıkıp  mübârek yüzüne aktı.Hz.Nûh çok üzülüp Allahü teâlâ’ya şöyle yalvardı: “ Yârabbî! Kullarının bana yaptığını görüyorsun.Kulların hakkında hayır dilemişsen onları hidâyete erdir.Yoksa sen onlar hakkında hükmedinceye kadar bana sabır ver.Çünkü sen, hükmedenlerin en hayırlısısın”

Bunun üzerine, Hûd suresinin 36. âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre ; Nûh’a vahyolundu ki, kavminden daha evvel îmân etmiş olanların dışında hiç kimse îmân etmeyecek.O hâlde sen, kavmin  seni yalanladıkları için ve sana ezâ verdikleri için mahzûn olma, kederlenme ki, onlardan intikam alma vakti gelmiştir.” Allahü teâlâdan gelen vahiy ile de sâbit olmuş, iyice anlaşılmıştır ki, bu kâvim ıslâh olmayacak ve başka îmân eden bulunmayacaktı.Artık ümit de kalmamıştı.