Hicret - kainatingunesi.com

Hicret

Son Akabe bî’atıyla Medîne; müslümanlara, huzur bulacakları ve sığınacakları bir yer olmuştu. Ikinci Akabe bî’atını duyan Mekkeli müşriklerin tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl almıştı. Müslümanlar için Mekke’de kalmak tahammül edilemeyecek derecede idi. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme durumlarını arz ederek, hicret için müsâde istediler. Bir gün, sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshâb-ı kirâmın (r.anhüm) yanına gelip; “Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib (Medîne) dir. Oraya hicret ediniz” ve “Orada müslüman kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ onları size kardeş yaptı. Yesrib’i (Medîne’yi) size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı” buyurdu. Resûlullah efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine müslümanlar, Medîne’ye birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar. Peygamber efendimiz, hicret edenlere son derece ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkıya tenbih ediyordu. Müslümanlar, müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük kâfileler hâlinde yola çıkıyor ve mümkün mertebe gizli hareket ediyorlardı. Medîne’ye ilk hicret eden Ebû Seleme, müşriklerden çok eziyet görmüştü. Neden sonra işin farkına varan müşrikler hicret için yola çıkan müslümanlardan, görebildiklerini yoldan çevirmeye, kadınları kocalarından ayırmaya, gücü yettiklerini hapse atmaya başladılar ve çeşitli cefâlara tâbi tuttular. Onları dinlerinden döndürmek için her türlü eziyeti yaptılar. Fakat bir iç harbin patlak vermesinden korktukları için, öldürmeye cesâret edemediler. Müslümanlar ise, buna rağmen her fırsatı değerlendirerek Medîne yollarına düştüler.

Hazret-i Ömer de, bir gün kılıcını kuşandı. Yanına oklarını ve mızrağını alıp herkesin önünde Kâbe’yi yedi defa tavâf etti. Oradaki müşriklere, yüksek sesle şunları söyledi: “İşte ben de dînimi korumak için Allahü teâlânın yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim birakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa şu vâdinin arkasında önüme çıksın!…”

Böylece Hazret-i Ömer ile yirmi kadar müslüman, güpe gündüz, çekinmeden Medîne’ye doğru yola çıktılar. O’nun korkusundan bu kâfileye hiç kimse dokunamadı. Artık göçlerin arkası kesilmiyor, Eshâb-ı kirâm bölük bölük Medîne’ye ulaşıyordu.

Bu arada hazret-i Ebû Bekr de hicret için izin istedi. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; “Sabr eyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Berâber hicret ederiz” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr; “Anam-babam sana fedâ olsun! Böyle ihtimâl var mıdır?” diye sorunca, Peygamberimiz; “Evet vardır” buyurarak sevindirdiler. Ebû Bekr (r.anh) sekiz yüz dirhem vererek iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekke’de; sevgili Peygamberimiz ile hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ali, fakirler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı mü’minler kalmıştı.

Diğer taraftan Medîneliler (Ensâr), hicret eden Mekkelileri (Muhâcirleri) çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvetli bir birlik meydana geldi.

Resûlullah’ın da hicret edip müslümanların başına geçeceği ihtimâliyle, Mekkeli müşrikler telâşa kapılmışlardı. Mühim işleri görüşmek için bir araya geldikleri Dâr-ün-Nedve’de toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Şeytan, Şeyh-i Necdî kılığında yâni ihtiyâr bir Necdli şeklinde müşriklerin yanına geldi. Konuşmalarını dinledi. Çeşitli teklifler öne sürüldü. Fakat hiç biri beğenilmedi. Sonra şeytan söze karıştı ve; “Düşündüklerinizin hiç biri çâre olamaz. Çünkü O’ndaki güler yüz ve tatlı dil her tedbiri bozar. Başka çâre düşününüz” diyerek fikrini söyledi. Kureyşin reisi olan Ebû Cehl; “Her kabîleden kuvvetli bir kimse seçelim. Ellerinde kılıçları ile Muhammed’in üzerine saldırsınlar. Kılıç vurup kanını döksünler. Kimin öldürdüğü belli olmasın. Böylece mecbûren diyete râzı olurlar. Biz de diyetini verir, sıkıntıdan kurtuluruz” dedi. Şeytan da, bu fikri beğendi ve harâretle teşvik ve tavsiye etti.

Müşrikler bu hazırlık içindeyken Allahü teâlâ, Resûlune hicret emri verdi. Cebrâil aleyhisselâm gelerek, müşriklerin kararını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi. Sevgili Peygamberimiz hazret-i Ali’ye kendi yatağında yatmasını, bıraktığı emânetleri sâhiplerine vermesini söyleyerek; “Bu gece yatağımda yat uyu, şu hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar gelmez” buyurdu. Hazret-i Ali, Peygamber efendimizin emr ettiği şekilde yattı. Habîbullah’ın yerine hiç korkmadan kendi nefsini fedâ etmeye hazırdı.

Hicret gecesi kâfirler, Resûlullah efendimizin saâdethânelerinin etrâfını sarmışlardı. Peygamber efendimiz mübârek evlerinden çıktılar. Yâsîn-i şerîf sûresinin başından on âyet-i kerîmeyi okudular ve bir avuç toprak alıp kâfirlerin başına saçtılar. Her kimin başına bu topraktan değmişse, hepsinin Bedr gazasında öldürüldüğü rivâyet edilmiştir. Resûlullah efendimiz sıhhat ve selâmetle aralarından geçip, hazret-i Ebû Bekr’in evine ulaştı. Müşriklerden hiç biri O’nu görememişti.

Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip; “Burada ne bekliyorsunuz?” diye sorunca; “Muhammed’in evden çıkmasını” diye cevap verdiler. O gelen; “Yemîn ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti, başınıza da toprak saçtı” dedi. Müşrikler, ellerini başlarına götürdüler. Hakîkaten, başlarında toprak buldular. Derhâl kapıya hücum edip içeri girdiler. Hazret-i Ali’yi, Resûl aleyhisselâmın yatağında görünce, Resûl-i ekremin nerede olduğunu sordular. Hazret-i Ali; “Bilmem! Beni, O’nun muhâfazasına me’mur mu ettiniz?” dedi. Bunun üzerine hazret-i ali’yi tartakladılar. Kâbe’nin yanında bir müddet hapsedip sonra bıraktılar. Kâfirler, Resûlullah efendimizi bulmak için dışarıya çıkıp aramaya başladılar.

Önce hazret-i Ebû Bekr’in evine giderek, Hazret-i Ebû Bekr’in kızı Esmâ’ya (r.anhâ) sordular. Cevap vermeyince döğdüler. Her yeri aramalarına rağmen, bulamadılar ve çılgına döndüler. En azılıları olan Ebû Cehl, Mekke ve civârında tellâllar bağırtarak, sevgili peygamberimizi ve hazret-i Ebu Bekr’i bulup getirenlere ve yerlerini bildireceklere 100 deve vereceğini vâd etti. Onun bu vâdini duyan ve mala tamâh eden bâzı kimseler silâhlanıp, atlarına binerek aramaya koyuldular.

Resûlullah efendimiz, hazret-i Ebû Bekr’in evini teşrif edip; “Hicret etmeme izin verildi” buyurunca, Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh) heyecanla; “Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah!… Ben de berâber miyim?” diye sorunca, Efendimiz; “Evet…” buyurdular. Hazret-i Sıddîk, sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında; “Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. Hangisini murâd ederseniz onu kabûl buyurunuz” dedi. Âlemlerin sultânı; “Benim olmayan deveye binmem. (Ancak) behâsıyla alırım” buyurdular. Bu kesin emir karşısında mecbur kalan hazret-i Sıddîk, devenin behâsını söyledi.

Hazret-i Ebû Bekr, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.Safer ayının 27’sinde Perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh) yanlarına bir mikdar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Ebû Bekr (r.anh), Resûlullah’ın çevresinde, bâzan sola, bâzan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz niçin böyle yaptığını sorunca; “Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!” dedi. Server-i âlem efendimiz buyurdular ki: “Ya Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını istermisin?” Hazret-i Sıddîk; “Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim” dedi.

Sevgili Peygamberimizin nâlini dar olduğundan, yolda parçalandı ve mübârek ayakları yaralandı, yürüyecek hali kalmamıştı. Güçlükle dağa çıkıp mağaraya ulaştılar. Kapı önüne geldiklerinde, hazret-i Ebû Bekr; “Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder , bir elem değmesin” dedi ve içeri girdi. İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı bir çok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullah’ı içeri dâvet eyledi. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem içeri girdi ve mübârek başını  Ebû Bekr’in kucağına koyup uyudu. O zaman, hazret-i Sıddîk’in ayağını yılan soktu. Resûlullah’ın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullah’ın mübârek yüzüne damlayınca; “Ne oldu yâ Ebâ Bekr?” buyurdular.

Hazret-i Ebû Bekr; “Ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu” dedi. Resûlullah efendimiz , Ebû Bekr’in (r.anh) yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu.

Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh) içerde iken, müşrikler, iz tâkib ede ede mağaranın önüne geldiler, Ağzını bir örümceğin ördüğünü  ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler. İz sürücü Kürz bin Alkame; “İşte burada iz kesildi” dedi. Kâfirler; “Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lâzım gelirdi” dediler.

Bâzıları; “Buraya kadar geldik, mağaraya biriniz girsin, baksın!..” deyince, Ümeyye bin Halef kâfiri; “Sizin hiç aklınız yok mu? Üzerinde kat kat örümcek ağı bulınan şu mağarada ne işiniz var? Yemîn ederim ki, bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür” dedi. Müşrikler kapı önünde münakaşa ederlerken , içerde hazret-i Ebû Bekr endişeye kapıldı ve; “Yâ Resûlallah! Vallahi kendim için tasalanmıyorum. Fakat yüksek zâtınıza bir şey gelmesinden korkuyorum. Ben öldürülürsem bir tek kişiyim, hiçbir şey değişmez. Lâkin size bir zarar gelirse, bütün ümmet helâk olur, din yıkılır” dedi. Kâinâtın sultânı efendimiz; “Yâ Ebâ Bekr! Üzülme!.. Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir” buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh); “Yâ Resûlallah! Canım sana fedâ olsun! Onlardan biri, başını eğip baksa bizi görür!” deyince, Efendimiz; “Yâ Ebâ Bekr! İki kişi ki, üçüncüsü Allahü teâlâdır. Üzülme!.. Hak teâlâ bizimledir” buyurdu. Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.

Allahü teâlâ bu hâli Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Eğer siz, O’na (Habîbime) yardım etmezseniz, (hatırlayın o vakti ki) kâfirler O’nu (Mekke’den) ikinin ikincisi olarak (hazret-i Ebû Bekr ile) çıkardıklarında, (Sevr dağının tepesindeki) mağarada iken, Allahü teâlâ O’na (Resûlullah’a) yardım etmişti. O zaman arkadaşına (Ebû Bekr-i Sıddîk’a); “üzülme allahü teâlânın yardımı, nusreti muhakkak bizimledir” demişti.Allahü teâlâ , O’nun üzerine sekînetini indirmiş O’nu (Habîbini) görmediğiniz (mânevi) ordularla kuvvetlendirmiş, kâfirlerin (küfür) kelimesini alçaltmıştı. Allahü teâlânın (tevhîd) kelimesi ise, çok yücedir. Allahü teâlâ mutlak gâliptir. Yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Tevbe sûresi:40)

Sevgili Peygamberimiz ile hazret-i Ebû Bekr, bu mağarada geceli gündüzlü üç gün kaldılar. Hazret-i Ebû Bekr’in oğlu Abdullah, Mekke’de duyduklarını, geceleyin mağaraya gelip haber veriyor, âzâdlı kölesi ve sürülerinin çobanı Âmir bir Füheyre (r.anh) ise, geceleri süt getirip izleri siliyordu.

Sevr mağarasından dördüncü günü ayrılan sevgili Peygamberimiz, Kusvâ adlı devesine bindi. Bir rivâyete göre terkisine hazret-i Ebû Bekr’i bindirdi. Diğer deveye de âmir bin Füheyre hazretleri ile yolları iyi bilen Abdullah bin Üreykıt bindiler.

Âlemlerin efendisi sallallahü aleyhi ve sellem, Allahü teâlânın medhettiği, beldelerin en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremeden, vatanından ayrılıyordu. Devesini Harem-i şerîfe doğru döndürüp, mahzûn bir hâlde; “Vallahi! Sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin en hayırlı, Rabbim katında en sevgili olanısın! Senden çıkarılmamış olsa idim, çıkmazdım. Bana, senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt, yuva tutmazdım” buyurdular.

O anda Cebrâil aleyhisselâm inip, “Yâ Resûlallah! Vatanına müştâk mısın, özledin mi?” dedi. Efendimiz de; “Evet, müştâkım!” buyurdular. Cebrâil aleyhisselâm, sonunda Mekke’ye döneceğini müjdeleyen, Kasas sûresi 85. Âyet-i kerîmesini okuyup, mübârek hatırını tesellî eyledi.

Yolculuk sâkin geçiyordu. Müşrikler, her yeri aramalarına rağmen bulamıyorlar, Cenâb-ı Hak, Habîbini onlardan şerrinden muhâfaza ediyordu. Resûlullah efendimiz, Kudeyd denilen yere geldiklerinde, Ümmü Ma’bed isminde cömertliğiyle meşhur, akıllı, iffetli bir hanımın çadırı önünde durdular. Ücretiyle yiyecek, hurma ve et almak istediler. Ümmü Ma’bed; “Eğer olsa idi, para ile değil, ziyâfet çeker, ikramda bulunurdum. Kıtlık ve geçim sıkıntısı sebebiyle elimizde bir şey kalmadı” dedi. “Süt var mı?” diye sorduklarında; “Yoktur. Davarlar kısırdır” diye cevap verdi. Kâinâtın sultânı sallallahü aleyhi ve sellem, çadırın yanında duran zayıf bir koyunu işâret ederek buyurdular ki: “Ey Ümmü Ma’bed! Bu koyun niçin burada bağlı duruyor?” O da; “Gâyet hasta ve zayıf olduğundan sürüden kaldı. Dermanı olmadığı için gidemedi” dedi. “Hiç sütü var mıdır? Bu koyunu sağmama izin verir misiniz?” buyurunca; “Anam-babam sana fedâ olsun, sütü yoktur, fakat onu sağmanıza hiç bir şey mâni değildir” dedi. Resûlullah efendimiz, koyunun yanına gelip, Allahü teâlânın ismini zikrettiler. Bereket ile duâ ettikten sonra, mübârek elini koyunun memesine sürdüler. O anda meme, süt ile doldu ve akmağa başladı. Hemen kap getirip doldurdular. Önce Ümmü Ma’bed’e verdiler. O içtikten sonra, hazret-i Ebû Bekr’e ve diğerlerine verip doyuncaya kadar içmelerini sağladı. En sonunda kendisi içti. Bir daha mübarek elini koyunun memesine dokunup sığadılar ve çadırda bulunan en büyük kabı istediler. Onu da doldurup Ümmü Ma’bed!e teslim ettiler. Oradan ayrıldıktan sonra, Ümmü Ma’bed’in kocası geldi ve sütü gördü. Sevinerek; “Bu süt nereden geldi?” diye sorunca, Ümmü Ma’bed ; “Bir mübârek kimse gelip, hânemizi şereflendirdi. Gördüklerin, onun himmeti ve bereketidir.” Dedi. “Tarif eder misin? Sıfatı ve cemâli nasıldır?” diye sordu.

Ümmü Ma’bed ; “Gördüğüm o mübarek zât, pek biçimli ve güler yüzlü idi. Gözlerinde bir miktar kırmızılık , sesinde nâziklik vardı. Mübârek kirpikleri uzun idi. Gözünün akı pek beyaz, karası da çok siyah olup, kudretten sürmeli idi. Saçları siyah, sakalı sık idi. Sustuğunda, üzerinde bir vekar ve ağırbaşlılık vardı. Konuşurken tebessüm ediyor, sözleri, sanki dizilmiş birer inci gibi ağzından tatlı tatlı dökülüyordu. Uzaktan çok heybetli görünüyor, yakına gelince, çok tatlı ve cazip bir hal alıyordu. Yanında bulunanlar, emrini yerine getirmek için canla başla koşuyorlardı” diyerek, daha pekçok hasletlerini saydı. Bunları hayretle dinleyen kocası; “Yemin ederim ki, bu zât, Kureyş’in aradığı kimsedir. Eğer ben O’na rastlasaydım, hizmetiyle şereflenir, yanından ayrılmazdım.” Dedi. Rivâyete göre, o koyun onsekiz sene yaşadı. Fahr-i âlem efendimizin, bereketi ile sabah akşam onunla geçinirlerdi. Ümmü Ma’bed’in kocası, Resûlullah efendimizin ardı sıra  gidip, Rîm vadisinde yetişti ve müslüman oldu. Ümmü Ma’bed de müslüman oldu.

islâm dînini kabul etmedikçe!… Müş­rikler, Medine’ye doğru yola çıkan Muhammed aleyhisselâmı ve hazret-i Ebû Bekr’i devamlı arıyorlardı. Bulamadıkları takdirde kendileri için pek büyük bir tehlike baş göstere­cekti. Çünkü, müslümanların bir “İslâm Devleti” kurup, kısa zamanda kendilerini orta­dan kaldırabileceklerini düşünüyorlardı. Bu sebeple müşrikler, her şeylerini ortaya koydu­lar. Peygamber efendimizle hazret-i Ebû Bekr’i öldürene veya esir edene; yüz devenin yanı sıra sayısız mal ve para vereceklerini vâd etti­ler. Bu haber, Sürâka bin Mâlik’in mensubu olduğu Müdlicoğulları arasında da yayıldı. Sürâka bin Mâlik, iyi iz sürerdi. Bu yüzden olup bitenlerle yakından ilgilendi.

Müdlicoğulları bir Salı günü, Sürâka bin Mâlik’in oturduğu bölge olan Kudeyd’de, top­lanmışlardı. Toplantıda Sürâka bin Mâlik de vardı. O sırada Kureyş’in adamlarından biri gelip, Sürâka’ya; “Ey Sürâka! Vallahi ben az önce, sahile doğru giden üç kişilik bir kafile gördüm. Onlar herhalde Muhammed ile Eshâbıdır” dedi. Sürâka, durumu anladı. Fakat, ortaya çok fazla mükâfat konulduğu için, bunu tek başına elde etmek istiyordu. Bu sebeple başkasının haberdâr olmasını arzu etmiyordu. “Hayır, o senin gördüğün kimseler, filân kişi­lerdir. Biraz önce geçmişlerdi. Onları biz de gördük” diyerek, önemli bir şey yokmuş gibi konuştu.

Sürâka bin Mâlik, biraz daha bekledi. Dik­kat çekmeden evine geldi. Hizmetçisine, atını ve silâhını alıp vadinin arkasında kendisini beklemesini söyledi. Kendisi de kargısını almış, parlaklığının dikkati çekmemesi için ucunu aşağıya çevirmişti. Atını koşturmağa başladı. Yoluna devam ederek, nihayet izlerini buldu. Yaklaşınca birbirlerini iyice görebiliyor­lardı. Hattâ Sürâka, Peygamber efendimizin okuduğu Kur’ân-ı kerîmi bile işitiyordu. Fakat, Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem arka­larına hiç bakmıyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr geriye bakınca, Sürâka’yı görüp,, telâşa kapıldı. Peygamber efendimiz ona, mağaradaki gibi; “Üzülme, Allahü teâlâ bizimle beraberdir” buyurdu.

Buharı hazretlerinin rivayetine göre, bu sırada Hazret-i Ebû Bekr, bir atlının kendile­rine yetiştiğini Resûl-i ekreme arz edince, Pey­gamber efendimiz; “YâRabbî!Onu düşür” diye dua buyurdular. Başka bir rivayette, Sürâka yanlarına kadar gelince, Hazret-i Ebû Bekr, ağlamaya başladı. Resûl-i ekrem efendi­miz niçin ağladığını sorunca; “Vallahi kendim için ağlamıyorum. Sana bir zarar gelmesinden korktuğum için ağlıyorum” dedi.

Sürâka, Peygamber efendimize saldırabilecek kadar yaklaştı. “Yâ Muhammed! Seni, bugün benden kim koruyacak!” dedi. Server-i âlem efendimiz de; “Beni, Cebbar ve Kahhar olan Allahü teâlâ korur” cevâbını verdi. O sırada Sürâka’nın atı, iki ön ayakla­rıyla dizlerine kadar yere battı. Bundan kurtu­lup, tekrar saldırmaya teşebbüs edince, atının ayakları yine yere saplandı. Sürâka, atını ne kadar zorladıysa da, onu bir türlü kurtaramadı. Başka yapacağı hiç bir şey yoktu. Çaresiz kalınca, şefkat ve merhamet sahibi olan Resû­lullah efendimize yalvarmaya başladı, Bütün olgunlukları ve iyi ahlâkı kendisinde toplayan, üstün ahlâk ve yaratılış üzere olan Peygambe­rimiz onun bu dileğini kabul etti. Sürâka; “Yâ Muhammed! Muhafaza olunduğunu anladım. Dua et de kurtulayım. Bundan sonra sana asla zarar vermem. Senin peşine düşenlere de sen­den hiç bahsetmiyeceğim” diyordu. Kâinatın efendisi; “Yâ Rabbl! Eğer o sözünde doğru ve samîmi ise, atını kurtar” diye dua edince, Allahü teâlâ bu duayı kabul buyurdu.

Sürâka bin Mâlik’in atı, ancak bu duadan sonra çukurdan kurtulabilmişti. Bu sırada atın ayağının battığı yerden, göğe doğru duman gibi bir şey yükseliyordu. Sürâka, hayretler içerisinde kaldı ve bütün bu olup bitenlerden, Muhammed aleyhisselâmın dâima korun­makta olduğunu anladı. Pek çok şeye şâhid olmuştu. Sonunda; “Yâ Muhammed! Ben Sürâka bin Mâlik’im! Benden asla şüpheniz olmasın. Size söz veriyorum. Bundan sonra beğenmediğiniz hiç bir işi yapmıyacağım. Kavmin, seni ve arkadaşlarını yakalayana çok mükâfat vereceğini vâdetti” dedi ve Kureyş müşriklerinin yapmak istediklerini birer birer anlattı, Hattâ, onlara yol azığı ve binmek için deve vermek istediyse de, sevgili Peygamberimiz kabul etmedi ve ona: “Ey Sürâka! Sen islâm dînini kabul etmedikçe, ben de senin deveni ve sığırını arzu etmem, istemem. Sen bizi gördüğünü gizli tut, yeter” buyurdu. İbn-i Sa’d da şöyle nakleder: Sürâka, Peygamber efendimize, bana, istedi­ğini emret deyince, Resûlullah efendimiz; “Yurdunda dur. Hiç kimsenin bize yetişmesine meydan verme” buyurmuş­tur.

Allahü teâlâ dileyince her şey oluyordu. O’na hâlis bir şekilde güvenip, rızâsı yolunda yürüyünce, akı! almaz hâdiseler meydana geli­yordu. Resûlulullah efendimizi öldürüp, büyük mükâfatlara kavuşma hırsıyla, kükreyen bir aslan tavrıyla yofa çıkan Sürâka, artık; munis, uysal, bir çocuk gibiydi. Her şeye kadir olan Allahü teâlâ, Habîbine zarar vermemesi için, Sürâka’nın kalbini iyiliğe doğru çevirmişti. Elbette, Aİlahü teâlâ Habîbini sallallahü aleyhi ve sellem yalnız bırakmayacaktı. Çünkü O,

insanlara merhamet için, onların dünyâda ve âhırette ebedî saadet ve mutluluğa kavuşması için gönderdiği sevgili Peygamberiydi.

Sürâka bundan sonra izi üzerine geri döndü. Basından geçenleri karşılaştığı kimse­lere de anlatmadı.

Müjde! Müjde! Kâinatın sultânı geli­yor!… Peygamber efendimiz, hazret-i Ebû Bekr, Âmir bin Füheyre (r.anh) ve kılavuzları Abdullah bin Üreykıt, “Hicret’ln birinci senesi Rebî’ul-evvel ayının sekizinde Pazartesi günü (Mîlâdî 622 yılı Eylül ayının 20. günü) kuşluk vakti “Küba” köyüne ulaştılar. Bugün, müslümanların Hicrî Şemsî yılının sene başı oldu. Külsüm bin Hidm (r.anh) isminde bir müslümanın evinde kaldılar. Burada ilk mescidi yap­tılar. Küba vadisinde ilk Cuma namazını kıldılar ve ilk hutbeyi îrâd ettiler. Küba mescidi, âyet-i kerîmede meâlen; “…Temeli takva üzerine kurulan mescid” (Tevbe sûresi: 108) diye buyrularak medh edildi.

Bu arada Mekke’de kalan hazret-i Ali, Resûlullah efendimizin Kâbe-i şerifte devamlı bulundukları makama oturdu. “Resûl-i ekremde kimin nesi var ise, gelsin alsın!” diye nida ettirdi. Herkes gelip, nişanını söyleyerek emânetini aldı. Böylece emânetler sahiplerine teslim edildi.

Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ali’nin kanadı altına sığındılar. Resûlullah’ın saâdethâneleri Mekke’de olduğu müddetçe, hazret-i Ali de orada kaldı. Bir zaman sonra Resûl-i ekrem efendimiz, evi­nin Medîne-i münevvereye getirilmesini emir buyurdular.

Allah’ın aslanı hazret-i Ali, Kureyş kâfirle­rinin toplandıkları yere gitti. “İnşâallahü teâlâ yarın Medîne-i münevvereye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin” buyurdu. Hepsi başlarını eğip, hiç bir şey söy­lemediler. Sabah olunca, hazret-i Ali, Resûl-i ekrem efendimizin eşyalarını toplayıp, Resû­lullah efendimizin Ehl-i Beyti ve kendi akraba­ları ile beraber yola koyuldu. Resûlullah efendimize, şişmiş olan ayaklarından Kanlar akar vaziyette,, Küba’da yetişti, Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzu­runa gidemiyecek bir hâle gelmişti. Resûl-i ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, hazret-i Ali’yi görünce hâline acımış, sevgili, fedakâr amcazadesini kucaklamış, mübarek elleriyle o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış olan narin, nâzik ayaklarını okşamış, kendisine afiyeti için dua buyurmuştu. Hattâ hazret-i Ali’nin bu fedâkârlığı üzerine; “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini feda eder” (Bekara sûresi: 207) âyet-i celîlesinin nazil olduğu rivayet edilir.

Medîne’ye daha önce hicret eden Eshâb-ı kiram ile Medîneli müslümanlar, Kâinatın sul­tânının Mekke’den hicret için hareket ettiğini duyunca, teşrifini hararetle ve heyecanla bek­liyorlardı. Bu sebeple Medîne-i münevverenin dış semtlerine gözcüler koyup, şehirlerini şereflendirecekleri anda, Efendimizi karşıla­mak için can atıyorlardı. O’nun muhabbetiyle yananlar, kızgın çölün suya olan hasreti gibi gözlerini ufka dikerek günlerce beklediler. Nihayet birden; “Geliyorlar! Geliyorlar!…” diye bir ses işitildi. Sesi duyanlar, sıcak çölün orta­larına doğru göz gezdirmeğe başladılar. Evet!…Evet!… Onlar da kızgın çölde, güneşin yakıcı sıcaklığına rağmen, büyük bir heybetle kendi­lerine doğru ilerlediklerini görmüşlerdi. Sevinçle birbirlerine; “Müjde!… Müjde!… Resû­lullah geliyor!… Peygamberimiz geliyor!… Sevi­nin ey Medîneliler. Bayram edin! Habîbullah geliyor!… Baş tacımız geliyor!…” diyerek bağır­maya başladılar. Bu haber bir anda Medîne-i münevvere sokaklarını doldurdu. Yedisinden yetmişine, yaşlısından hastasına kadar her­kes, bu eşi görülmedik sevinçli haberi bekli­yorlardı. Bütün Medîneliler en güzel elbiselerini giyinerek, sür’atle Âlemlerin efen­disini karşılamak için koştular. Tekbir sedaları semâyı çınlatıyor, sevinçten gözyaşları sel gibi akıyordu. Hüzün ve mutluluk dolu bir hava esiyor ve Medine, târihinde en güzel günler­den birini yaşıyordu. Bir tarafta, herkesin “Emîn” lakabıyla tanıdığı, Allahü teâlânın Habîbini öldürmek için üzerine mükâfat koyanlar; diğer tarafta ise O’nu ve arkadaşla­rını korumak, bağırlarına basmak ve bu uğurda canlarını feda etmek istiyenler vardı.

Medîneliler biran önce sevgili Peygambe­rimizin nurlu cemâlini görmek istiyorlardı. Medine, Medine olalı böyle sevinçli, böyle mübarek bir an görmemişti. Bu, o güne kadar yaşanmamış bir bayramdı.

Benzeri görülmemiş ve görülmeyecek olan bu bayramda, çocuklar ve kadınlar şöyle şiirler terennüm ediyorlardı:

“Tale’al-bedrü aleynâ, Min seniyyât-il-vedâ’, Veceb-eş-şükrü aleynâ, Mâ de’allahü dâi. Eyyüh-el-meb’ûsu fînâ, Ci’te bil-emr-il muta!…”

Seniyyet-ül-vedâ’dan, Bedr doğdu üstümüze. Hakka davet ettikçe, şükr vâcib oldu bize.

Sen bize gönderildin, emrullâhı getirdin, Medîne’ye hoş geldin, şeref verir davetin.

İzzet ikramla dolduk, eskilerden kurtulduk, Mecde  kavuştuk  doyduk,  ziyandaydık  kâr bulduk.

Zulmet gideren ay der, “selâm ehline deyin, Muhammed’e   (aleyhisselâm)    uyana,   asla zulüm etmeyin.” Hep birlikte söz verdik, yemîn edilen günde, Doğruluk yolumuzdur, hainlik olmaz dinde.

Vallahi ben unutmam, elemsiz gün hiç yoktu, Şâhidsin Emn yıldızı, vefan sevgin pek çoktu.

“Hoş geldin yâ Resûlallah.” “Bize buyurun yâ Resûlallah” şeklindeki istekler ortalığı çınlatıyordu.

Medine’nin ileri gelen kimselerinden bâzı­ları Kusvâ’nm yularından tutup; “Yâ Resûlal-lah! “Bize buyurun…” diyerek istirhamda bulundular. Onlara; “Devemin yularım bırakınız, O me’murdur. Kimin evinin önünde çökerse  orada misafir olurum!” buyurdular. Herkeste büyük bir heyecan ve merak başladı. Acaba Kusvâ nereye çöke­cekti?! Medine içine doğru Kusvâ ilerliyor, her kapının önünden geçerken ev sahipleri; “Yâ Resûlallah! Bizi teşrif ediniz, bizi teşrif ediniz!” diye yalvarıyorlardı. Peygamber efendimiz onlara tebessüm buyurarak; “Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona buyrulmustur” diyordu. Kusvâ, nihayet Peygamber efendimiz bugünkü mescid-i şerifinin   kapısının   bulunduğu   yere  çöktü. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem devesin­den inmediler. Hayvan tekrar ayağa kalktı, yürümeğe başladı. Eski yere çöktü ve bir daha kalkmadı. Bunun üzerine efendimiz, Kusvâ’ nın üzerinden inip; “însâallah menzilimiz burasıdır” ve “Burası kimindir?” buyurunca; “Yâ Resûlallah! Amr’ın oğulları Süheyl ve Sehl’indir” diye cevap verdiler. Bu çocuklar yetim idi. Peygamberimiz; “Akrabalarımız­dan   hangisinin   evi   buraya   daha yakındır?”   buyurdular.   Zîrâ   Resûiullah efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in annesi, Neccâroğullarından idi. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri sevinçle; “Yâ Resûlal­lah! Benim evim daha yakındır. İşte şu evim, şu da kapısı” diyerek heyecanla gösterdi. Kusvâ’nın yükünü indirip, Resûiullah efendimizi buyur etti.   Medîneli   müslümanlar ve  Muhacirler, Efendimizin hicretine pek ziyâde sevindiler.

Sevgili Peygamberimizin, bi’setin on üçüncü yılı 12 Rebî’ul-evvel’inde, mîlâdî 622 senesinde Medine’ye hicreti ile on sene süre­cek olan Medine devri başladı.

Peygamber efendimiz, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evini teşrif edince, alt katta oturmayı tercih ettiler ve buraya yerleştiler. Böylece Kâinatın efendisini ağırlama ve evinde bulundurma şerefi bu mübarek zâta nasîb oldu.

Hazret-i Hâlid şöyle anlattı: “Resûlullah, evimi şereflendirdiğinde, alt katta oturmayı ter­cih etmişlerdi. Biz de üst katta oturuyor ve bu hâle çok üzülüyorduk. Bir gün; “Anam-babam size feda olsun yâ Resûlallah! Benim yukarda oturmama, sizin de alt katta bulunmanıza gön­lüm razı olmuyor, hoş görmüyorum. Bu bana çok ağır geliyor. Ne olu rzâtı âlinizin yukarıda, bizim de alt katta oturmamıza müsâde buyurunuz” dedim. Bunun üzerine; “Ey Ebû Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız bize daha münâsip ve elverişlidir” buyurdular. Gelen ziyaretçilerle daha rahat görüşme düşüncesiyle, alt katta kalmayı uygun gördüler. Biz de evin üst katında bulun­duk. Bir gün su testimiz kırıldı. Dökülen suların Resûlullah’ın üzerine damlayıp rahatsız olma­sından korkarak, hanımımla, örtüneceğimiz tek kadife yorganımızı hemen suyun üzerine bastırdık,” Ebû Eyyûb-i Ensârî, üst katta olmaktan son derece sıkılıyordu. Sonunda kendisi alt kata inip, Resûlullah efendimizi yukarı çıkardı. Ebû Eyyûb hazretleri buyurdu ki: “Resûlullah efendimize dâima akşam yemeği yapıp, gönderirdik. Kalanını bize gön­derdiği zaman, ben ve hanımım Ümmü Eyyûb, Resûlullah’ın elinin değdiği yerleri araştırarak, oralardan yer ve bununla bereketlenirdik. Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarmısaklı yemeği Resûlullah geri çevirmişti. Onda elinin izini göremeyince, feryâd ederek yanına gittim. “Yâ Resûlallah! Babam-anam sana feda olsun! Siz akşam yemeğini geri çevirdiniz. Fakat onda mübarek elinizin izini göremedim. Hâlbuki ben ve Ümmü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla bereketlenmektey­dik” dedim. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bu sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, melekle konuşan bir kişiyim.” “O yemek haram mıdır?” diye sordum. “Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanma­dım” buyurunca; “Sizin hoşlanmadığınız şey-den ben de hoşlanmam!” dedim. Peygamberimiz; “Siz onu yiyiniz” buyur­dular. Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha o sebzeden Resûlullah’a yemek yapmadık.

Yine bir defasında Resûlullah efendimizle Ebû Bekr’e yetecek kadar yemek hazırlayıp, huzurlarına götürdüm. Resûlullah; “Yâ Ebâ Eyyûb! Ensâr’ın eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdu. Ben, yemeğin azlığını ve belki Resûl-i ekrem bu yemeği çok zannettiler diye düşünürken, tekrar; “Yâ Ebâ Eyyûb! Ensârın eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdular. Binlerce düşünce içinde Ensâr’ dan otuz kişi davet ettim, geldiler. O yemekten yediler, doydular. Bir mucize olduğunu anla­yıp, gelenlerin îmânları kuvvetlendi ve bir daha biat ettiler. Gittiler. Sonra; “Altmış kişi davet et” buyurdular. Ben, mucize olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyâde sevinerek altmış kişiyi Resûlullah’ın huzuruna davet ettim. Geldiler, o yemeklerden yediler. Hepsi Resûlullah’ın mucizesini tasdik ederek döndüler. Ardından; “Ensârdan doksan kişi çağır” buyurdular. Çağırdım, geldiler. Resûlullah’ın emri üzerine onar onar sofraya oturup, yediler; hepsi de bu büyük mucizeyi görüp, gittiler. Böylece yüz seksen kişi yemek yedi. Yemek ise benim götürdü­ğüm kadardı ve hiç el sürülmemiş gibi duruyordu.”

El ele, gönül gönüle… Peygamber efen­dimiz, Medîne-i münevverede daha sıkı bir bağlılığın te’sisi için, hicret eden Muhacirleri ve onları evlerinde barındıran Ensârî birbirle­rine kardeş yaptılar. Hazret-i Ali en sona kalınca, unutuldum sanarak; “Yâ Resûlallah! Beni unuttunuz mu?” diye sormuştu, O zaman Alemlerin efendisi; “Sen, dünyâda ve âhırette benim kardeşimsin” buyurmuştu. Bu kardeşlik maddî ve manevî yardımlaşma esâsına dayanıyordu. Böylece yurtlarından, yuvalarından ve akrabalarından ayrı kalmanın mahzunluğu bir mikdar da olsa giderilmiş ola­caktı. Zâten Medîneli müslümanlar (r.anhüm), Allahü teâlânm dînini yaşayabilmek ve yaya­bilmek için memleketlerini terk eden muhacir kardeşlerine bağırlarını açmışlar, evlerine buyur etmişler, onlara her türlü yardımı yap­mak için canla başla çalışmışlardı. Bu kardeş­lik te’sisi ile birbirlerine daha candan sarıldılar. Resûlullah efendimiz, her muhaciri, mizacına uygun olan bir ensâr ile kardeş yapmıştı. Öyle-ki bu kardeşlik, babalarından kalan malı pay­laşacak seviyede idi.

Her Medîneli; arazisini, bağını, bahçesini, evini, mallarını… nesi varsa ikiye ayırıyor, böy­lece yarısını muhacir kardeşine seve seve veri­yordu. Muhacirlerden Abdurrahmân bin Avf hazretleri şöyle anlattı: “Biz, Medîne-i münevvereye hicret ettiğimizde, Resûlullah efendi­miz beni Sa’d bin Rebî ile kardeş yaptı. Bunun üzerine kardeşim Sa’d, bana; “Ey kardeşim Abdurrahmân! Ben, mal bakımından Medîneli müslümanların en zenginiyim. Malımı ikiye ayırdım, yarısı senindir” dedi. Ben de; “Allahü teâlâ malını sana mübarek ve hayırlı eylesin. Benim, mala ihtiyâcım yok. Yalnız beni, alış­veriş yaptığınız çarşınıza bir götürüver, kâfi” dedim.

Böyle bir fedâkârlık, ancak İslâm kardeşlîğiyle mümkün oluyordu. Âdem aleyhisselâm-dan bu zamana kadar pek çok göç olmuştu. Fakat böylesine manâlı ve yüce bir hicret; dışardan gelenler ile yerli halk arasında bu kadar muhabbetti bir kaynaşma ve samimî bir kucaklaşma olmamıştı. Nitekim Allahü teâlâ meâlen; “Mü ‘minler ancak kardeştirler” buyurdu. {Hucurât sûresi: 10) Bununla, ger­çek sevgi ve samimiyetin maddî menfaatle değil, îmân ve inançla olabileceğine işaret buyruluyordu. Eshâb-ı kirâmdaki bu hâl, Resûlullah efendimizin bir sohbetiyle ele geçi­yordu. Sevgili Peygamberimizin, mübarek kal­binden fışkıran deryalar misâli feyz ve bereketler, Eshâb-ı kiramın kalblerine akıyor, bunun netîcesinde, görülmemiş birfedâkarlıkla birbirlerini seviyorlar ve kardeşlerini kendi­lerine tercih ediyorlardı.

Ensâr ve Muhacirin, bu yeni İslâm merke­zinde el ele, gönül gönüle vererek İslâm dîni­nin kuvvetlenmesi için her fedâkârlığa katlanmak ve sonunda şehâdet mertebesine kavuşmak üzere söz verdiler. Bu şekilde, Resûlullah’ın etrafında toplanıp, İslâm dîninin esaslarına uyarak, yeni bir nizam ve mes’ud bir hayat kuruyorlardı. Artık İslâmiyet, hicret hâdisesi ile; “Devlet” olma yolunda ilk adımını atmıştı. Medîne-i münevvere ise İslâm dîninin beşiği ve merkezi hâline geliyordu.

Medine’de; Eshâb-ı kiramdan başka, hıristiyanlar, yahudiler ve puta tapan müşrikler de vardı. Yahudiler; Benî Kaynuka, Benî Kureyzâ ve Benî Nadr olmak üzere üç kabileden mey­dana geliyordu. Bunlar, islâm’a ve bilhassa sev­gili Peygamberimize ziyadesiyle düşman idiler.

Bu arada Mekkeli müşrikler, Peygamber efendimizin Medîne’de, Eshâbını birbirlerine kardeş yapmak suretiyle kaynaştırmasını, kendileri için büyük bir tehlike görmüşlerdi. Kısa zamanda bu işin üstesinden gelemezlerse, müslümanlar güçlenip Mekke’ye saldırabilir, bıraktıkları arazilerini, evlerini, yurtlarını ellerinden alabilirlerdi… Bu düşün­celer içinde bulunan Mekkeli müşriklerden, Medîneli müslümanlara tehdit mektupları geli­yordu. Bu mektupların birinde; “Şüphesiz ki, aramızda düşmanlık bulunan hiç bir Arap kabilesinde, bizi, sizler kadar öfkelendiren olmamıştır. Çünkü, bizden olan bir adamı bize teslim etmeniz gerekirken, O’na yardımcı olup, kucak açarak korudunuz. Bu, sizin için çok büyük bir kusurdur. Lütfen, O’nunla bizim aramızdan çıkınız ve O’nu bize bırakınız. Eğer, O’nun gidişatı iyi olursa, buna en çok sevinecek olan biziz. Aksi olursa, O’nu çekip çevirmek de yine bize düşer!…” deniliyordu.

Bu mektuba, hazret-i Ka’b bin Mâlik, Pey­gamberimizi medh eden çok güzel bir cevap yazdı.

Mekkeli müşrikler, Medîneli müşriklere de aynı şekilde tehdit mektupları yazdılar. Onlara da; “Eğer bizim adamımızı şehrinizden çıkar­maz veya öldürmezseniz, üzerinize yürür, siz­leri öldürür, kadınlarınızı hizmetimize alırız!…” diyerek tehditlerde bulundular.

Bunun üzerine Medîneli müşrikler, Abdul­lah bin Übey münafığının etrafında toplanıp, fır­satını buldukları an Resûlullah efendimize zarar yapmak üzere karar aldılar.

Müslümanlar bu durumu öğrenince; sev­gili Peygamberimizi korumak için ellerinden gelen bütün gayreti gösterip, O’nun etrafında kenetlendiler. Geceleri sokağa çıkamaz, evle­rinde uyuyamaz hâle geldiler. Übey bin Ka’b (r.anh) anlattı ki: “Resûlullah efendimiz ile Eshâbı (r.anhüm), Medîne-i münevvereyi teş­rif ettiklerinde müslümanlar, müşrik Arap kabilelerinin düşmanlıklarına hedef oldular. Eshâb, silâhlı olarak sabahlara kadar nöbet bekledi.” Eshâb-ı kiram yek vücûd olmuşlar, tehlikeli hâllerde bütün güçleri ile müslüman kardeşlerine yardıma koşuyorlardı. Bunların başında sevgili Peygamberimiz geliyordu. Resûlullah efendimiz, her güzel haslette önde olduğu gibi, cesarette de Eshâbının en önünde yer alırdı. Gecenin hangi saatinde olursa olsun, bir feryâd işitilince, Peygamberimiz, hiç kimse varmadan atı ile oraya yıldırım gibi yetişir, korkulacak bir şeyin olmadığını Eshâb’ına bildirir ve onları teskîn ederdi.