HUCVÎRÎ - kainatingunesi.com

HUCVÎRÎ

Evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebü’l-Hasen olup ismi, Ali bin Osman bin Seyyid Ali bin Abdurrahmân el-Cullâbî el-Hucvîrî el-Gaznevî’dir. Seyyid olup Hazreti Ali’nin onuncu batından torunudur. Hazreti Ali’ye kadar olan nesebi, Keşf-ül-mahcûb isimli urduca eserinin mukaddimesinde şöyle zikredilmektedir Ali bin Osman bin Seyyid Ali (veya Ebû Ali) bin Abdurrahmân bin Şah Şüca’ bin Ebü’l-Hasen Ali bin Hüseyn Asgar bin Seyyid Zeyd-i Şehîd bin Zeynel-âbidîn bin Hüseyn bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. (r.anhüm). Hucvîrî hazretleri Dafâ Genc-i Bahş diye de anılır. Sultan Gazneli Mahmûd zamanında 400 (m. 1009) senesinde Gazne’de doğdu. 465 (m. 1072) senesinde Lâhor’da vefât etti. Doğum ve vefâtı için başka târihler de rivayet edilmektedir. Gazne’de doğduğu için Gaznevî, bu şehrin Cüllâb ve Hucvir isimli mahallelerinde ikâmet edip yetiştiği için Cüllâbî ve Hucvîrî denilmiştir, ömrünün sonunda Lahor şehrinde yerleşip, vefâtına kadar orada kaldı. Bunun için kendisine Lâhorî de denilmektedir.

Babası Seyyid Osman bin Ebî Ali, diğer dedeleri gibi herkes tarafından sevilen, hürmet edilen, âlim ve velî bir zât idi. Muhterem annesi de sâliha ve Allahü teâlâdan korkan, haramlardan sakınan bir hâtûn idi. Böylece Hucvîrî, haram ve şüphelilerden çok sakınan ve kıymetli bir ailenin evlâdı olarak, ihtimâm ile büyütüldü, öğrenilmesi lâzım olan ilk ilmi, tasavvufa âit hakikatleri ve incelikleri babasından öğrendi. Bundan sonra Ebû Fadl Muhammed bin Hasen Hutlî’ye talebe oldu. Onun yanında, fıkıh, tefsir, hadîs ve başka ilimleri ve tasavvufun inceliklerini öğrendi.

Daha sonra uzun seyahatler yaparak İslâm memleketlerini dolaştı. Suriye, Türkistan, Kazvin, Hindistan, Irak, Huzistan (İran’ın bir eyâleti), Fâris, Şam, Azerbeycan, Gürcistan, Horasan ve Mâverâünnehr ve başka yerlere gitti. Gittiği bu yerlerdeki bütün velî zâtlarla görüşüp sohbet etti. Vefât etmiş büyük âlimlerin de kabirlerini ziyaret edip, çok şeylere kavuştu. Meselâ, Suriye’ye gittiğinde Şam’da Hazreti Bilâl-i Habeşî’nin kabrini ziyaret edip, orada bir miktar istirahat etti. İstirahat ederken birara uykuya daldı. Rü’yâsında Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördü. Yanında İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (r.a.) vardı. Bu rü’yâdan, İmâm-ı a’zamın ve mezhebinin üstünlüğünü anladı. Bu seyahatlerle ilmi ve anlayışı daha çok genişledi. Bir kısmı kendisinden önce yaşamış, bir kısmı da zamanında bulunmuş olan beşyüze yakın velî zâtın hâl tercümelerini ve sözlerini eserlerinde bildirdi. Nakil ve rivayet hususundaki ilminin çokluğu ve kitablarında yazdığı fıkhî bilgilerden, onun fıkıh bilgisindeki üstünlüğü anlaşılmaktadır. Arabî ve Fârisî lisanlarını, birinden diğerine tercüme yapabilecek derecede, gayet mükemmel olarak bilirdi.

Hucvîrî hazretleri bu uzun seyahatleri tamamladıktan sonra, hocasının işareti üzerine Lahor şehrine geldi. Şehrin batı tarafında bulunan Reva nehri kıyısında yerleşip, orada bir mescid yaptırdı. Nakledildiğine göre bu mescidin inşâası devam ederken, ba’zıları mihrabın güneye fazla dönülmüş olarak yerleştirildiğini söyleyip i’tirâz ettiler. Bunları toplayıp, mescide götürdü. “Bu mihraba uygun olarak kıbleye dönünüz. Başınızı kaldırıp bakınız. Bakalım Kâ’be-i muazzama yönünde bir yanlışlık var mı?” buyurdu. Onlar da emredildiği şekilde hareket ederek, başlarım kaldırıp baktıkları zaman, Allahü teâlânın izniyle aradaki perde kalktı. Mescidin kıble istikâmetinde, tam karşılarında Kâ’be’yi gördüler. Bunun üzerine i’tirâzlarından vazgeçip, kendisinden özür dilediler. Evliyaya i’tirâz edilmiyeceğini daha iyi anladılar. Hucvîrî hazretleri burada bir yandan taliblere ilim öğretiyor, bir yandan da kitap yazıyordu. Binlerce talebe yetiştirdi. Oranın halkından bir çoğunun müslüman olmalarına vesîle oldu. Hayâtının sonuna kadar burada hizmet etti. Vefât edince, mescidinin yakınında bir yere defnedildi. Sultan Gazneli Mahmûd’un oğlu Sultan İbrâhim Gaznevî, kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırdı. Kabri ziyaret edilmekte, sevenler istifâde etmektedirler. Pakistan’da her yıl, bir hafta müddetle, Hucvîrî hazretlerini anma merasimleri düzenlenmektedir. Ali Hucvîrî, herkese karşı merhametli, cömert, eli açık bir zât idi. İhtiyâcı olanlara çok yardım ederdi.

Hucvîrî’nin ilmi şahsiyeti: Hucvîrî, zamanındaki büyük âlimlerden ilim öğrenmiştir. İlim tahsiline küçük yaşta Gazne’de başladı. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi ve edebiyat ve lisân öğrendi. Arabca ve Farsça dillerine tam bir hakimiyeti vardı.Hadîs, tefsîr, fıkıh gibi dînî veşerl ilimleri tahsil etti.

Tefsîr ilmi yönünden âyetlerin ma’nâsını anlama kudreti ve her bir âyette gizli olan derin ma’nâları ve gayeleri tesbitteki mehâreti çok güzeldi. Keşf-ül-mahcûb adlı eserinde, ikiyüzotuzaltı âyet-i kerîmenin meali şerîfleriyle konulara açıklık getirmiştir. Hadîs ilminde de söz sahibi olan Hucvîrî, aynı eserinde konuları açıklamak gayesiyle, yüzotuzsekiz hadîs-i şerîf rivayet etmiştir.

Rivayet ve nakil konusundaki bilgisi de çok fazladır. Eserinde birçok Sûfiye âit sözleri de nakletmiştir. Fıkıh ilmini Hanefi mezhebine göre tahsil etmiştir. Çok iyi fıkıh tahsili gören Hucvîrî, eserinde; namaz, oruç, zekât ve hac gibi fıkhî konuları açık bir şekilde anlatmıştır.

Zamanında tasavvuf çok yanlış anlaşılmakta idi. Hucvîrî, tasavvufun mahiyetini açık açık anlatmak ve tasavvufun nazarî ve amelî kısmını açıklamak, tasavvuf! esaslardan herbirini âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfle açıklayarak, dînî emirlerin içinde saklı olan tasavvufi ma’nâları denkleştirmek için çalıştı. Böylece tasavvufa da, sûfilere de kötülük yapan sahte mutasavvıflara karşı, bu alanda birçok eser yazdı.

Hucvîrî’de dâima hakikati arayan bir zekâ, doğruyu bulmaya çalışan bir zihin, her alanda serbestçe düşünebilen bir akıl, sıhhatli ve doğru sonuçlara ulaşabilen bir muhakeme, fikirlerini ve hislerini rahatça açıklayabilmesini sağlayan ilmî bir olgunluk ve medenî bir cesaret mevcut idi. Hanefi mezhebine bağlı olan Hucvîrî, tasavvuf anlayışına aklı hâkim kılmıştır.

Hucvîrî’nin hocaları: Hucvîrî birçok âlimden ders almıştır. Ders aldığı âlimlerin bir kısmının hâl tercümelerini Keşf-ül-mahcûb adlı eserinde yazmıştır. Hucvîrî; Ebû Abbâs Ahmed bin Muhammed Sek-kânî, Ebû Fadl Muhammed bin Hasen Hultî, Ebû Kâsım Ali Cürcânî, Hâce Ebû Ahmed Muzaffer bin Ahmed bin Hamdan ve birçok âlimin sohbetinde bulunmuş ve onlardan ilim öğrenmiştir.

Hucvîrî’nin doğrudan talebesi olduğu âlimlerin dışında, onlardan istifâde ettiği âlimler de vardır. Bu âlimlerin başında İmâm-ı Kuşeyrî hazretleri gelir. Bunun yamnda Hallâc-ı Mensûr, Hâkim Tirmizî, Ebû Sa”îd Ebü’l-Hayr Mihenî ve Yahya bin Muâz Râzî’den de çok istifâde etmiştir. Ali Hucvîrî hazretlerinin rivayet ettiği hadîs-i şerîflerde, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeylerden birisi tûl-i emel, diğeri, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olmaktır.”

“Küçükken beşikte konuşanların sayısı üçtür, İlki, Îsâ aleyhisselâmdır. Bunu hepiniz bilirsiniz, ikincisi, Râhib Cüreyc’in zamanındaki çocuktur. Cüreyc, Benî İsrail’de bir râhib idi. Birgün annesi oğlunu ziyarete geldi. Kapıyı çalan annesine Cüreyc namaz kıldığı için kapıyı açmadı. İkinci ve üçüncü günlerde de aynı şekilde olunca, annesi dayanamayarak “Ey Allahım! Oğlumu rezil rüsva eyle, hakkımı ondan al” diye bedduâ etti. Cüreyc zamanında kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir toplulukta ben Cüreyc’i fitneye düşüreceğim ve yoldan çıkaracağım dedi. Cüreyc’in hücresine gitti. Fakat Cüreyc ona yüz vermedi. Bunun üzerine o kadın, bir çobanla dost olarak hâmile kaldı. Halkın içinde “Ben Cüreyc’den hâmile kaldım” dedi. Doğumdan sonra halk Cüreyc’in hücresine giderek, onu yakalayıp padişahın huzuruna getirdiler. Cüreyc bebeğe “Bebek söyle, baban kimdir?” diye sordu. Bebek”Ey Cüreyc! Annem sana iftira ediyor, babam filan çobandır” dedi.

Beşikte iken konuşan üçüncü bebeğin hikâyesi şudur: Bir kadının bir bebeği vardı. Kadın evinin önünde otururken, bir süvari geçti. Bunun üzerine “Yâ Rabbî! Oğlumu böyle silahşör kıl” dedi. Bebek, “Yâ İlâhî! Beni onun gibi kılma” diye duâ etti. Bir süre sonra ise, kapının önünden adı kötüye çıkmış bir kadın geçti. Bebeğin annesi “Yâ Rabbî! Evlâdımı bunun gibi kılma”dedi. Bebek ise, “Yâ Rabbî! Beni onun gibi kıl” diye yalvardı. Annesi bu duruma şaşırarak “Evlâdım niçin böyle konuşuyorsun?” dedi. Bebek, “O süvari zâlim bir insan idi. Kadın ise sâliha bir hâtûn idi. Fakat onun hakkında kötü şeyler söylüyorlardı. Ben zâlimlerden olmak istemiyorum. İstiyorum ki sâlihlerden olayım” dedi.”

“Şüphesiz ki, Allahü teâlâ bedenlerden önce ruhları yaratmıştır.”

“Siz Allahü teâlâyı hakkıyla tanımış olsaydınız, su üzerinde gezerdiniz ve duânız sayesinde dağlar yerinden oynardı.”

“Allahü teâlâ için, tövbe eden gençten daha çok sevimli olan hiçbir şey yoktur.”

“Günahına tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”

Eshâb-ı kiram birgün Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) “Yâ Resûlallah! Bize geçmiş ümmetlerin acâib ve harikulade hâllerini anlat” demişti. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şu hâdiseyi anlattılar: “Sizden önceki ümmetlerin içinde üç kişilik bir grup vardı. Bir yere giderlerken gece olunca, geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler ve orada gecelediler. Gece yarısı dağdan kopan bir taş parçası, gelip mağaranın ağzını kapadı. Onlar hayrete düşerek, birbirlerine şöyle dediler: “Riyasız olarak sırf Allahü teâlânın rızâsı için, daha evvel yaptığımız işler bize şefaatçi olur ve onlardan başka hiçbir şey bizi kurtaramaz.” Bunun üzerine içlerinden biri: “Benim annem ve babam ve bir keçim vardı. Bu keçiden başka dünyâ malım yoktu. Bunun sütünü sağar, anneme-babama verirdim. Her gün dağdan getirip sattığım odunların parası ile onların ve benim ihtiyaçlarımızı karşılardım. Birgece eve geç gelmiştim. Keçinin sütünü sağdım. İçine ekmek doğrayarak yemekleri hazırladım. Fakat baktım ki annem-babam uyumuşlardı. Tabak elimde kaldı. Sabaha kadar ayakta ve tabak elimde onların uyanmalarını bekledim. Sabah olunca uyandılar ve yemeklerini yediler” dedi. Sonra “Yâ ilâhî! Şayet ben bu hususta doğru söylüyorsam ve bunda samimî isem imdadımıza yetiş!” diye niyazda bulundu. O anda kaya biraz kımıldadı ve bir yarık meydana geldi.

İkinci zât: “Amcamın güzel bir kızı vardı. Gönlüm sürekli olarak onunla meşgul oluyordu. Onunla beraber olmak istiyordum. Fakat beraber olamıyordum. Birgün yalnız başımıza kalmak için ona bin dinâr gönderdim. Beraber olduğumuz anda, kalbimde Allahü teâlâdan korkma hissi peydah oldu. Altınları verdiğimi unutarak elimi ondan çektim” dedi. Sonra “Yâ Rabbî! Şayet ben bu hususta doğru söylüyorsam ve bunu İhlâs ile yaptıysam, bize bir çıkış yolu sağla” diye duâ etti. O anda kaya biraz daha kımıldadı ve yarık genişledi. Fakat bir insan geçemezdi.

Üçüncü kişi ise; “Yanımda birçok işçi çalışıyordu. Hepsinin ücretlerini ödemiştim. Fakat birisi gelmediği için parasını veremedim. Onunla bir koyun satın aldım. Bir koyun, bir sene sonra iki oldu. Her sene koyunların sayısı arttı. O kişinin malı muazzam bir şekilde artmıştı. O kimse birgün çıkıp geldi. Ben falanım dedi ve parasını istedi. Senin malın şunlardır dedim. Sürüyü ona verdim. Adam alıp gitti.” dedi. Sonra da “Yâ Rabbî! Eğer ben bu sözde sâdık ve samimî isem, bize kurtuluş yolu aç” diye niyazda bulundu. Bunun üzerine kaya yerinden biraz daha oynadı ve yarık genişledi. Bu üç kimse oradan çıktılar. İşte bu hâl harikulade bir olaydır.”

“Kadın, ya malı için veya güzelliği için yahûd dîni için alınır. Siz dîni olanı alınız! Malı için olan, malına kavuşamaz. Yalnız cemâl için alan, cemâlinden mahrum kalır.”

Eserleri: 1- Keşf-ül-mahcûb: Hucvîri’nin en önemli eseri Keşf-ül-mahcûb’dur. Farsça yazılan ilk tasavvuf eserlerinden biri ve şüphesiz en önemlisidir. Keşf-ül -mahcûb tasavvufun nazarî ve amelî esasları hakkında yazılan ilk eserdir. Bu eser hakkında Molla Cami’ hazretleri Nefehât-ül-üns kitabında; “Ali bin Osman Hucvîri’nin Keşf-ül-mahcûb’u tasavvuf ilmi konusunda yazılmış meşhur ve kıymetli eserlerdendir” demektedir. Dârâ Şikûh, Sefinet-ül-evliyâ adh eserinde ise, “Keşf-ül-mahcûb meşhur bir eserdir. Hiçbir kimse ona i’tirâz edemez. Fars dili ile tasavvuf sahasında onun gibi değerli bir eser yazılmamıştır” demektedir.

Ali Hucvîrî’nin kendisi ise, bir vatandaşın, tasavvuf yolunun esasları, sûfilere âit söz, muamele ve makamların açıklanması hakkında soru sorması üzerine bu eserini yazdığını belirtmektedir. Ali Hucvîrî bu eserini 435 (m. 1044) yılında Lâhor’da yazmaya başlamış, 442 yılına kadar ancak eserin yarısını tamamlayabilmiştir.

Bu eser, mukaddime ile iki kısımdan meydana gelmiştir. Mukaddime kısmı, sekiz fasıl ihtiva etmektedir. Birinci kısım ondört bâbür. Bâbların büyük bir kısmı tek fasıldan meydana gelmiştir. Fakat birinci bâb dört, ikinci, üçüncü, dördüncü ve altına bâblar ikişer fasıl ihtiva etmektedir, îkinci kısım onbir bölümdür. İkinci, üçüncü, yedinci, sekizinci bölümde bir, birinci, dördüncü bölümde iki, beşinci bölümde dört, altıncı bölümde altı, on ve onbirinci bölümde on bâb vardır.

Keşf-ül-mahcûb yedi kısma ayrılmıştır. Her kısmın çok güzel bir tertib ve son derece mükemmel bir tanzim şekli vardır. Birinci kısım; fakirlik, tasavvuf, safvet gibi tasavvufun usûlünü ve esaslarını, ikinci kısım; hırka giymek ve melâmet gibi tasavvufun mes’elelerini, üçüncü kısım; sûfilerin hâl tercümelerini, dördüncü kısım; tasavvufi fırkaları hareketleri ve cereyanları, beşinci kısım; ma’rifetullah, tevhîd ve îmân gibi dînî, tasavvuf! inançları, altıncı kısım; abdest, namaz, zekât, oruç ve hac gibi ibâdetleri, son kısım ise; sûfilerin âdâb ve erkânını ihtiva eder. Bu bölümlerde anlatılan konuların ba’zılarını Ali Hucvîri şöyle açıklamaktadır.

İlmin fazîleti: Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki “İlim tahsil etmek, bütün mü’minlerin üzerine farzdır.” “İlim Çin’de olsa bile gidip, alın.” Bir müslümana amelinin sahih olmasını sağlayacak kadar her ilimden tahsil görmesi farzdır. Meselâ, vakitleri bilmek ve ona göre ibâdet etmek için astronomi, miras taksimi yapabilmek için matematik bilgisine sâhib olmak gerekmektedir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde de faydasız ilimleri öğrenenleri, meâlen şu âyet-i kerime ile zemmetmiştir “Onlar kendilerini zarara sokacak ve hiçbir fayda vermiyecek şeyleri öğreniyorlar” (Bekara-102).

İlimsiz amel, amelsiz ilim olmaz. Kul bilmelidir ki, az ilimle birçok ameli yapabilir. İlmin amelle beraber bulunması lâzımdır. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Fıkıh bilmeden ibâdet eden, değirmen taşını döndüren merkeb gibidir” buyurmuştur. Fıkıh öğrenmeyi gaye edinmeden ibâdet etmeyi, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) değirmen taşım döndüren merkebe benzetmiştir. Zîrâ bu işi yapan hayvan, durmadan aynı yerde dolanır. Hiç ilerleme kaydetmez. Fıkıh bilgisi edinmeden yapılan ibâdetin kula hiçbir faydası yoktur.

İnsan bildiğiyle amel etmeli ki, onun bereketiyle bilmediklerini öğrensin. İbrâhim bin Edhem hazretleri; “Yolda giderken yerde bir taş gördüm. Üzerinde, beni çevir ve oku, diye bir yazı vardı. Hemen taşı çevirdim, şöyle yazıyordu: Sen bildiğinle amel etmiyorsun, nasıl olur da bilmediğini öğrenmek istersin?” buyurmuştur.

İlim, Allahü teâlânın ilmi ve halkın ilmi olmak üzere iki kısımdır. Halkın ilmi, Allahü teâlânın ilmi yanında kaybolur gider. Zîrâ ilim, Allahü teâlânın sıfatıdır. O’nun sıfatlarının sonu yoktur. İlmin en iyi tanımı şudur: “İlim; akıl sahibi bir varlığı âlim yapan bir sıfattır.”

Allahü teâlânın ilmi: Allahü teâlâ var olan ve yok olan şeyleri ilmi ile bilir. Kul, ilimde O’na ortak olamaz. Allahü teâlâ Haşr süresindeki yirmiikinci âyeti kerîmede meâlen; “O öyle Allah ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yok… Gizliyi de bilir, aşikârı da bilir” buyurmaktadır. Bu âye-t-i kerîme Allahü teâlânın ilim sıfatının naklen delilidir.

Kulun ilmi: İnsanın ilmi, Allahü teâlâyı tanıma ve O’nun ile ilgili olması lâzımdır. Yeri geldiği zaman zahirî ve bâtınî amellerle ilgili ilmi öğrenmek kul üzerine farzdır. Hakîkat ilminin üç esâsı vardır. Bunlar ise şunlardır “İlki; Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmak, O’nu her türlü eksik sıfatlardan münezzeh bilmektir. İkincisi; Allahü teâlânın sıfatlarım ve bu sıfatların hükümlerini bilmektir. Sonuncusu ise; Allahü teâlânın fiillerini ve bu fiillerin hikmetini kavramaktır.” Fıkıh ilmininde üç esası vardır İlk esası; Kur’ân-ı kerimdir. İkincisi; sünnettir. Çünkü Allahü teâlâ Haşr sûresi yedinci âyeti kerîmesinde meâlen; “Peygamber size ne verdi ise onu alın ve emirlerini tutun. Size neyi yasak etti ise onu da yapmayın” buyurmaktadır. Sünnet, kavl-i Resûl (Hadîs-i şerîf), fi’l-i Resûl (Peygamber efendimizin yaptığı işler), takrir-i Resûl’dür (Bir konu hakkında görüp de sükût etmesidir). Üçüncüsü; İcmâ’-i ümmet’tir. Ya’nî aynı asırda bulunan müctehidlerin, meselâ Eshâb-ı kiramın (r.anhüm) veya dört mezheb imâmlarının bir konuda söz birliği yapmasıdır.

Rızânın hakîkati: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Bugün, doğru söyliyenlerin sadâkatleri kendilerine fayda vereceği bir gündür. Onlara, ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler vardır. Onlar orada devamlı olarak kalıcıdırlar. Allah kendilerinden razı olmuş, onlar da Allahtan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluş!” (Mâide-119) buyurmaktadır. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bir hadîsi şerîfte; “Allahü teâlânın, Rabbi ve sahibi olduğuna razı olan, îmânın tadını tatmıştır” buyurmaktadır.

Rızâ; Allahü teâlânın kulundan razı olması, kulun Hak teâlâdan razı olması şeklinde iki çeşittir. Allahü teâlânın rızâsının hakikati; kuluna sevap, ni’met, keramet ve ikram irâde etmesidir. Allahü teâlânın rızâsı, O’nun iradesidir. Kulun rızâsı ise, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmesi ve hükümlerine boyun eğmesidir.

Allahü teâlâdan, vermiş olduğu dünyalıklardan, ya’nî mal, mülk ile razı olan helâka ve hüsrana uğrar. Rızâsı baştan sona kadar ateş olur. Ve sonunda Cehenneme gider. Çünkü dünyânın O’nun yanında hiç kıymeti yoktur. Allahü teâlâdan dostluğu ve safâsı ile razı olanlar, O’na âşık olanlardır. Bunların kalbleri, Allahü teâlâdan başka birşeyi düşünmez. Kalbleri halktan kopmuştur. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; Bir kimse Allahü teâlâya ve kazasına razı olmazsa, yaptığı ibâdetin ve amelin ona bir faydası yoktur” buyurmuştur.

Mûsâ aleyhisselâm Allahü teâlâya, ” Allahım bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığım sürede, sen benden razı olasın” diye duâ etti. Allahü teâlâ “Yâ Mûsâ, senin buna gücün yetmez” buyurdu. Mûsâ (aleyhisselam) bunun üzerine secdeye kapanarak yalvarmaya başladı. O anda Allahü teâlâdan Hazreti Musa’ya şöyle vahiy geldi: “Yâ Mûsâ! Benim senden razı olmam, senin benim hükmüme ve kazama razı olmandadır.”

Rızâ ile alâkalı olarak anlatılan şu menkıbe çok meşhurdur “Evliyadan bir zât Dicle nehrine düşmüştü. O zât yüzme de bilmiyordu. Bir kişi ona, “İstersen seni kurtaralım” dedi. O zât “Olmaz” deyince, soru soran kişi “Batmak ve boğulmak mı istiyorsun?” dedi. O zât “Hayır” cevâbını verince, ona, “O halde ne istiyorsun?” diye sordu Velî zât, “Hak teâlânın benim için istediğini istiyorum” dedi.

Nefsin hakîkati ve hevânın ma’nâsı: Nefs, lügatte birşeyin varlığı, hakikati, zâtı ve kendisi ma’nâsına gelir. Sûfilere göre nefs, kötülüğün kaynağı ve temelidir. Nasılki âlemde Cennet-Cehennem, şeytan-melek var ve biz bunları gözlerimizle göremiyorsak, nefs ve ruh da vardır. Her ikisi de bedene tevdî edilmiştir. Fakat birisi şer yeri, biri hayır mahallidir. Nefse muhalefet etmek, yapılan bütün ibâdetlerin başıdır. Kul nefse muhalefet etmekle, Hak teâlâya giden yola kavuşur. Çünkü kul nefsinin esîri olmuşsa, helak olmuş demektir. Allahü teâlâ nefse muhalefet etmeği emretmiş ve Kur’ân-ı kerîmin Nâziât sûresi kırkıncı âyet-i kerîmesinde meâlen: “Her kim Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini şehvetten alıkoymuşsa, muhakkak onun varacağı yer Cennettir” buyurmuştur.

Kâmil bir insan üç unsurdan meydana gelir. İlki rûh, ikincisi nefs, üçüncüsü bedendir. Bunların her birinin ayrı ayrı sıfatları vardır. Ruhun sıfatı akıl, nefsin sıfatı hevâ, bedenin sıfatı ise histir. Müslümanın ruhu, onu Cennete da’vet eder. Zîrâ Cennetin dünyâdaki misâli ruhtur. Nefs ise müslümam Cehenneme da’vet eder. Çünkü Cehennemin dünyâdaki misâli nefstir. Ruhun idarecisi ve tedbir alıcısı vardır ki, o da akıldır. Nefsin sevk ve idarecisi vardır ki, oda hevâdır. Doğru yolda bulunmak isteyenler, dâima nefslerine muhalefet etmelidirler. Zîrâ nefse muhalefet, insanın ruhunu ve aklını destekler. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri “Nefs, kötü olandan başka bir şeyle sükûn bulmayan bir varlıktır” buyurmuştur.

Nefsinin sıfatı olan hevâ, onu sevk ve idare eden arzusudur. Nasıl akıl bulunmayan ruh eksikse, hevâ bulunmayan nefs de eksiktir. Kula, akıldan ve hevâdan gelen iki da’vet vardır. Aklın da’vetine uyan îmâna ve tevhide kavuşur. Hevânın da’vetine uyan ise dalâlete ve küfre düşer. Hevâ iki kısımdır: Biri; lezzet ve şehvet hevâsı, diğeri; halk arasında i’tibâr ve mevki’ sahibi olma hevâsıdır. Nefsin en açık sıfatı şehvettir. Şehvet, insanoğlunun bütün a’zâlarına yayılmıştır. Kul, bütün a’zâlarını şehvetten korumalıdır. Gözün şehveti görmek, kulağın işitmek, burnun koklamak, dilin konuşmak, bedeninki dokunmak ve ellemek, dimâğınki düşünmektir. Kulun kendi kendinin çobanı ve nefsine hâkim olması, gecesini-gündüzünü, duyu organlarında peydah olan hevâ sebeblerini kendisinden yok edene kadar harcaması lâzımdır.

Îmân bâbı: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey îmân edenler! Allaha, O’nun peygamberlerine ve Peygamberine indirdiği Kur’ân-ı kerîme, gerek daha evvel indirdiği kitaplara îmân edin” (Nisâ-136) buyurmuştur. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte “Îmân; Allaha, meleklere, kitaplara, Pegamberlere ve âhıret gününe inanmaktır” buyurmuştur. Îmân târifini, bütün İslâm âlimleri şöyle yapmışlardır: Îmân; kalb ile tasdik, dil ile ikrârdır. Îmân, Hak teâlânın hidâyetine kavuşmuş olan kulun fiilidir. Allahü teâlânın dalâlette bıraktığı bir kimse, doğru yola ulaşamaz ve hidâyete eremez. Cenâb-ı Hakkın doğru yolu gösterdiği kimse, dalâlete düşmez. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerimde meâlen; “Allah kime doğru yolu gösterirse, îmâna muvaffak kılarsa, onun kalbini İslâm için açar, gönlünü genişletir. Kimi de sapıklıkda bırakmak isterse, onun da kalbini son derece daraltır, sıkar” (En’âm-125) buyurmaktadır. Kalbin îmânının alâmeti, tevhîd i’tikâdıdır. Gözün îmânı, men edilen şeylerden gözü korumakhr. Kulağın îmânı, Allahü teâlânın kelâmı olan Kur’ân-ı kerimi dinlemektir. Dilin imâm, doğru sözdür. Hülâsa hakîkî ma’nâdaki îmân, kulun bütün varlığı ile Allahü teâlâyı talebte çok gayretli olmasıdır.

Tahâret ve abdest bâbı: Îmândan sonra, kulun üzerine farz olan ilk şey, namazı kılmak için abdest almaktır. Bu, bedenin necasetten ve cünüblükten temizlenmesidir. Temizlik iki çeşittir. Biri bedenî temizlik, diğeri ise kalb temizliğidir. Beden temiz olmadan namaz sahih olmayacağı gibi, kalb temiz olmadan ma’rifet sahih olmaz. Beden temizliği ya’nî namaz abdesti ve gusül abdesti için mutlak su lâzımdır. Ya’nî mutlak su; hem temizdir, hem de temizleyicidir. Karışık, kirli ve kullanılmış su ile temizlik yapmak caiz değildir. Kalb temizliği için ise, hâlis ve saf bir tevhîd lâzımdır. Beden temizliği yapılırken, kalb temizliğine de dikkat etmelidir. Ya’nî abdest alırken el yıkandığında, kalbin de dünyâ sevgisinden uzaklaştırılmasına gayret etmelidir.

Namaz bâbı: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Dosdoğru namaz kılın ve zekât verin” (Bekara-43) buyurulmaktadır. Namaz, cenâb-ı Haktan gelmiş bir emirdir. Namaza başlamadan evvel, namazın ba’zı şartları vardır. Bu şartların ilki, bedeni necasetten, kalbi arzulardan temizlemektir. İkincisi, elbiseyi necasetten temizlemek ve bu elbiseyi helâl yoldan sağlamaktır. Üçüncüsü, abdest almaktır. Dördüncüsü, kıbleye karşı yönelmektir. Beşincisi, namaz vaktinin girmesidir. Altıncısı, niyetin hâlis olmasıdır. Yedincisi, namaza girmek için tekbîr getirmektir.

Hâtim-i Esam’a birisi, “Nasıl namaz kılarsın?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Namaz vakti gelince temiz bir kalb ile niyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalbden de tövbe ederim. Sonra camiye giderim. Mescid-i Harâm-ı gözümün önüne getirir, Makâm-ı İbrâhim’i iki kaş arasında tutar. Cenneti sağımda, Cehennemi solumda, sıratı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü teâlâya ısmarlar, sonra ta’zîmle “Allahü ekber” der, hürmetle kıyam, heybetle kıraat, tevâzuyla rükû’, tazarrû ile (kendimi alçaltarak) secde, hilim ile cülus (tehıyyattaki oturuş), şükürle selâmı yerine getiririm. Benim namazım böyledir.”

Namaz öyle bir ibâdettir ki, talibleri baştan sona kadar Hak teâlânın yolunu onda bulurlar. Abdest, kul için tövbe yeridir.

Zekât bâbı: İslâmın şartlarından biri de üzerine zekât vermek farz olan kimsenin zekât vermesidir. İkiyüz dirhem gümüşe mâlik olan kimsenin beş dirhemini, zekât vermesi ona farz olur. Kul nisâb miktarı paraya veya mala mâlik olduktan sonra üzerinden bir sene geçmesi lâzımdır. Beş devesi olan, bir koyun zekât verir. (96 gr. altın veya bu değerde mala veya paraya mâlik olan kimse, nisaba malik olur. Nisaba mâlik olduktan bir sene sonra zekât vermesi farz olur.)

Edebin fazîleti; Edeb birkaç kısımdır. Birinci kısım; tenhâda, yalnız iken Allahü teâlâya karşı olan edeb. Bir kimsenin yalnız iken, kendisini hürmetsizlik, edebsizlik olan şeylerden korumasıdır. Böyle bir kimsenin tenhâda yalnız iken olan ameli, hareketi, padişahların önünde iken yaptığı hareketler gibi olur. Bir defa Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bağdaş kurup oturmuştu. Bu sırada Cebrail (aleyhisselam) gelerek “Yâ Muhammedi Kulun oturuşu gibi otur” (Allahü teâlânın huzurunda, bir kölenim efendisi karşısında oturduğu gibi, bir kul olarak otur) dedi.

Horasan diyarının uç noktasında, Kümend denilen yerde, Edib Kümendî isminde, edeb, fazîlet sahibi bir zât vardı. Bu zât, yirmi yıl (namazdaki oturmalar hariç) hiç oturmamıştı. Bu hâlinin sebebi kendisine sorulunca, “Ben, henüz Allahü teâlânın huzurunda oturma derecesine çıkamadım” derdi. Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine, “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştunuz?” diye sorulunca, “Tenhâda bile, edebe riâyet etmekle” buyurdu. Kullara lâyık olan, Allahü teâlânın huzurunda edebe riâyet etmektir. Zeliha da Hazreti Yûsuf’u tenhâda yakalayıp, arzusuna kavuşmak isteyince, önce daha evvel kendisine ibâdet ettiği putun üzerini bir örtü ile örttü. Hazreti Yûsuf, “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Zeliha “Beni uygunsuz bir vaziyette görmesin diye yüzünü örtüyorum. Aksi hâlde, edebin şartına, hükmüne riâyet etmemiş olurum” dedi. Hazreti Yûsuf, “Sen, görmeyen, işitmeyen bir puta karşı saygısızhk etmekten hayâ ediyorsun da, ben, herşeyi bilen, işiten ve gören Rabbime karşı saygısızhk, hürmetsizlik yapmaktan hayâ etmez miyim?” buyurdu. Bu inanç ve edeblerinden dolayı, Yûsuf (aleyhisselam) babası Ya’kûb’a (aleyhisselam) kavuştu. Allahü teâlâ, Zeliha’nın gençliğini iade etti ve ona İslâmiyeti ve Hazreti Yûsuf un zevcesi olmayı nasîb etti. Fakat bu sefer, Zeliha Hazreti Yûsuf’dan kaçar oldu. Yûsuf (aleyhisselam), “Yoksa bana olan muhabbetini gönlünden sildin mi? Niçin benden kaçıp durmaktasın?” deyince, Zeliha dedi ki: “Hayır vallahi, sevgim, daha da artı. Fakat ben, daha önce ma’bud olarak tanıdığım ve kendisine ibâdet ettiğim putun karşısında edebli olmaya her zaman riâyet ettim. Seninle bir arada kaldığımız zamanda, benim ma’budum bir put idi ve ben ona saygısızlık etmemek için (gören gözü, işiten kulağı olmadığı hâlde), onun üzerini örtmüştüm. Şimdi ise, benim, herhangi bir âlete ve göze ihtiyâcı olmadan, en gizli şeyleri dahi gören, bilen, işiten bir Rabbim var. O’na karşı edebe riayetsiz bir hâlde bulunmaktan çekiniyorum” dedi.

Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) mi’raca gittiğinde edebe riâyet edip, her iki cihâna da bakmamıştı. Bu edebi, âyet-i kerimede meâlen: “Gözü meyletmedi ve aşmadı” (Necm-17) diye medholunmuştur.

Edebin diğer kısmı ise; insanlara karşı olan edebdir ki, insanlar ile sohbet etmenin, onlar ile beraber olmanın ve güzel geçinmenin esaslarıdır, insanlarla olan münâsebetlerde ve bütün hâllerde, sünnet-i seniyyeye uymak demektir. Bu üç kısım âdabın, ayrı ayrı târif ve izahları yapılmış ise de, aslında bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir.”

İ’sâr’ın hakîkati: Yolculukta bir arkadaşın, diğer arkadaşının hakkına riâyet etmesi, ya’nî yolculuk sırasında payından vazgeçmesi, onun rahat etmesi için meşakkati kendisinin göğüslemesidir. İ’sâr ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılmaktadır “Tasavvuf yolunda bulunanlardan on kişi, bir çölde yolculuğa çıkmışlardı. Yollarını kaybettiler. Susuzluktan damakları kurumuştu. Yanlarında ise sâdece bir içimlik su kalmıştı. Bu bir içimlik suyu eline alan, arkadaşlarına olan muhabbet ve merhametinin çokluğu sebebiyle, yanındakilerine veriyor, kendisi tahammül ediyordu ve su böylece elden ele dolaşıyordu. Bu şekilde devam ederken, o arkadaşlardan dokuzu susuzluktan öldü ve sonuncu kalan suyu içip yoluna devam etti. Bu hâdiseyi anlatınca, birisi kendisine, “Sen de içmeseydin daha iyi olurdu” dedi. O ise “Ben islâmiyetin emrini böyle öğrendim. Kalan suyu içmeseydim, intihar edip, kendimi öldürmüş olurdum. Bunun için de mes’ûl olurdum” dedi. Diğer kimse, “O hâlde, o dokuz kişi intihar etmiş olmadılar mı?” dedi. “Hayır. Onların her biri, suyu diğerinin içmesi için fedâkârlıkta bulundu. Onların bu hâlleri İslâmiyete muhalif değildi. Onların hepsi vefât ettikten sonra yalnız ben kaldığım için suyu içmen lâzım oldu” dedi.”

“Benî İsrail zamanında, kırk yıl yalnız ibâdetle meşgul olan âbid bir zât vardı. Bir-gün “Yâ Rabbî! Eğer şu dağları yaratmamış olsaydın (yeryüzü düz olur) insanların seyahat edip yol yürümeleri kolay olurdu” dedi. Bunun üzerine, o zamanın Peygamberine Allahü teâlâ vahiy gönderip buyurdu ki: “O âbide şöyle söyle: “Benim mülkümde senin tasarrufta bulunman, mülküm hakkında konuşman senin ne haddine. Sen böyle niyaz etmekle benim mülkümü kullanmağa kalkmış oluyorsun. Bunun için seni sa’idler (Cennetlikler) defterinden silip, şakilerin (Cehennemliklerin) defterine yazdık.” O Peygamber (aleyhisselam) gelip, kendisine gelen vahyi, âbide bildirdi. Âbid bunları duyunca çok neş’elendi ve şükür secdesine vardı. O Peygamber (aleyhisselam), “Cehennemlik olduğunu öğrenmek, şükür secdesini icâb etmez ki” buyurdu. Âbid, “Ey Allahın Nebisi! Ben Cehennemlik olduğuma şükrediyorum. Senden bir hacetim var. Benim için Allahü teâlâdan şöyle iste: O beni Cehenneme göndersin. Cismimi de o kadar büyültsün ki, îmânı olan, ama günahları sebebiyle Cehenneme gidecek olanların, Cehennemdeki yerlerini ben kaplıyayım. Böylece onlar da Cennete gitsinler.” Bunun üzerine Allahü teâlâ, o Peygambere vahiy gönderip buyurdu ki: “O âbide şöyle, bu senin için bir imtihan idi. Sen ve kıyamet günü şefaat edeceğin kimseler Cennette olsun.”

Ali Hucvîrî hazretlerinin yazmış olduğu diğer eserleri şunlardır: 1. Kitâb fî şerh-i kelâm-il-Hallâc: Hallâc-ı Mensûr ile ilgili bir eserdir. Hucvîrî bu eseri gençlik yıllarında Hallâc-ı Mensûr’a bağlı olduğundan, onunla ilgili olarak yazmıştır. 2. Kitâb-ül-beyân li ehl-il-iyân: Tasavvufla ilgilenmeye başladığı ilk yıllarda yazdığı bu eserde, Tasavvufî konuları şerhetmiştir. 3. Kitâb-ül-fenâ vel-bekâ, 4. Kitâbu bahr-il-kulûb, 5. Esâr-ül-hırak vel-mülevvenât, 6. Kitâb-ül-îmân, 7. Er-Riâye bi hukûkillahi teâlâ 8. Sevâkıb-ül-ahbâr, 9. Keşf-ül-esrâr, 10. Minhâd-üd-dîn 11. Dîvân. Son iki eseri, Hucvîrî daha hayatta iken kaybolmuştur.

Ali Hucvîrî Keşf-ül-mahcûb’da buyuruyor ki: Mu’tezile denilen bozuk bir mezhebin büyük bir hızla yayılması üzerine Hasen-i Basrî, Hazreti Hasen’e (r.a.) şu mektubu yazdı:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Ey Allah Resûlünün evlâdı ve göz bebeği. Allahın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Siz Hâşimoğulları topluluğu, fırtınalı denizde akıp giden gemi, karanlıktan aydınlatan kandiller ve hidâyet alâmetleri gibisiniz. Kendilerine tâbi olanların kurtulduktarı yolu gösteren önderlersiniz. Tıpkı Nuh’un dolu gemisi gibi ki, mü’minler ona başvurur, dîne sıkı sıkıya sanlanlar orada kurtuluşu bulur. Ey Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) evlâdı. Kader hakkında senin sözün ve reyini bildir. Bildiğinizi, Allahın öğretmesi ile biliyorsunuz. O sizin üzerinize şâhiddir. Siz de hak üzerinde Allahın şahitlerisiniz, vesselam.”

Bu mektup Hazreti Hasen’e (r.a.) ulaşınca şu cevâbı yazdı:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Senin hayretini ve bizim ümmetimizden olduğunu ileri sürdüğün kimselerin hayretini haber veren mektubun bana geldi. Benim reyim şudur: Kadere, hayrın ve şenin Allahtan olduğuna inanmıyan kâfir olur. Bir kimse, işlediği kendi günahlarının sebebi olarak Allahü teâlâyı gösterirse günaha girer. Allahü teâlâya zorla itaat edilmez. Allahü teâlâya gâlib gelecek şekilde de âsî olunamaz. O, kullarının sahip oldukları herşeye gâlib ve mâliktir, insan ise kudretinin gâlib olduğu şeylere kadirdir, insanlar emre uyacak olsalar, Allahü teâlâ buna engel olmaz, taât ile onların arasına girmez. Şayet insanlar günah işleyecek olsalar, Allahü teâlâ da onlara lütufta bulunmak istediği için, onlarla günah arasına girebilir ve günah işlemelerine mâni olabilir. Eğer bunu yapmazsa, insanları zorla günaha sevketmiş ve zorla bu günahı onlara yaptırmış olmaz. Kullarına hak ve bâtılı tanıtması, bu hususta onlara kudret vermesi, kendisine da’vet ettiği şeyi yapmaları için yol göstermesi ve yasak kıldığı şeyleri terketmeleri için imkân vermesi, bunun en açık delilidir. En mükemmel delîl, Allahü teâlânın delilidir, vesselam.”

Ali Hucvîrî hazretleri buyurdu ki: “Evliyanın baş tacı, Allahü teâlânın muhabbetiyle yananların önderi, herkesin kendisine tâbi olduğu şerefli Peygamber Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine Peygamberliği bildirilmeden evvel, herkes tarafından; emin, sözüne i’timâd edilir, büyük bir şahsiyet olarak tanınırdı. Kendisine Peygamberliği bildirilip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tebliğ etmeye başlayınca, insanların çoğu kendisine inanmadı. Yüz çevirdiler. Yalancı, sihirbaz, şâir, deli diyenler oldu. O’nu ve O’na tâbi olanları kınadılar, kötülediler. Onlara dil uzattılar. Daha da ileri gidip, eziyet ve işkence ederek onları korkutmaya, îmânlarını yok etmeğe uğraştılar. Onlar ise, mallarını, canlarını feda edip, îmânlarından dönmediler. Başkalarının kınamaları, kötülemesi, sıkıntı vermeleri mü’minleri korkutmadı. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Mâide sûresi ellidördüncü âyet-i kerîmesinde mü’minlerden bahsederken meâlen; “Dil uzatanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allahü teâlânın ihsanıdır. Onu dilediği kimseye verir. Allahın ihsânı geniştir, herşeyi bilendir” buyuruyor. Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyesi şöyledir ki; kendisine îmân eden, gönül veren kimseyi levm ettirir (kınattırır). Ama kınanan kimsenin kalbini de, dil uzatanın kınamasına aldanmaktan, böyle şeylerle meşgul olmaktan da muhafaza eder. Bu, Allahü teâlânın bir gayreti ve ihsanıdır. O, bu gayreti ile dostlarını, başkalarını düşünüp onlarla meşgul olmaktan korur. Kendi güzelliklerini göstermek suretiyle, onu, kendini beğenme (ucb) âfetine düşmekten muhafaza eder. Ucb iki sebebten hâsıl olur. Birincisi; insanların nazarında i’tibâr görmek ve onlar tarafından övülmeyi arzulamaktadır. İkincisi ise; hoşa giden hâl ve hareketlerden dolayı, başkaları onu medhederler. O da başkalarının bu medhine aldanarak kendini beğenir. Şöyle ki, bir kimsenin hâl ve hareketleri halkın hoşuna gider. O kimse de, halkın hoşuna giden hâl ve hareketlere sahibim der ve onların fazla teveccüh ve iltifatlarına aldanıp, kendi kendine övünmeye, kendi kendini beğenmeye başlar. Allahü teâlâ, ihsan ederek dostlarını bu belâya yakalanmaktan korumuştur. Bunlar, hâlleri ne kadar güzel olursa olsun, kendilerini beğenmek bir yana, bütün hâllerini kusurlu ve noksan bilirler ve böylece hem ucb felâketine düşmezler, hem de her an dereceleri yükselir. Bu, Allahü teâlânın bir lütfudur. Bunlar, bütün hâllerinde, Allahü teâlânın razı olduğu şekilde bulunurlar ve insanların övmelerinin veya yermelerinin kıymetsiz olduğunu bilirler. Bunlar, Allahü teâlânın evliyâsıdırlar.”

“Bil ki, açlığın şerefi büyüktür. Açlık, bütün büyük zâtlarca medhedilmiştir. Mi’desi boş olanın hafızası, tok olandan daha kuvvetli, aklı ve zekâsı daha düzgün ve bedeni daha sıhhatli olur. Nefsin arzularına muhalefet ederek, açlıkla nefslerini terbiye edip hazırlamış olanlar, boğazına, mi’desine düşkün olmazlar. Açlık, nefse boyun eğdirir, kalbin itaat etmesine, yumuşak olmasına sebep olur. Nefsânî arzu ve istekler açlık ile yok olup giderler.”

“Tasavvuf yolunda bulunan bir kimse için en büyük sıkıntı; dostlarından ve sevdiklerinden ayrı kalmak, ya’nî yalnızlıktır.”

Büyüklere hürmet ve sevgi için buyurdular ki:

“Evliyanın sohbetinde bulunanlar, herkese, hâllerine, derecelerine göre muamele ederler. Büyükleri ve yaşlıları baba yerinde, akranı kardeş yerinde, küçükleri de evlâtları yerinde tutarlar. Yaşlı olanlara hürmetle, emsal ve akrânına samimiyetle, kendinden küçüklere ise şefkatle muamele ederler. Kimseye kin tutmazlar, kimseyi hased (çekememezlik) etmezler. Hiç kimseye nefret ve düşmanlık etmezler. Mümkün ise nasihat ederek fâideli olmaya çalışırlar. Kendini başkalarından daha üstün ve kıymetli görmezler. Kendinden daha yaşlı birini görünce, “Bu, dünyâya benden daha önce geldi. Benden daha çok ibâdet etmiştir” diye düşünürler. Kendinden daha genç birini görünce, “Bu, dünyâya benden sonra geldi. Günahı benden daha azdır” diye düşünürler. Dolayısıyla gençler yaşlılar da birbirlerinin sayesinde saâdete kavuşurlar.”

“Gaflet içinde bulunan din adamları, dünyâyı gönüllerinin kıblesi hâline getirmiş, şerîatin kolay tarafını tercih etmiş, sultanlara köle olmuş, padişahların çevrelerini tavaf yeri edinmiş, zekâlarının hilelerine kanmış, kalblerini, sözlerindeki incelik ve lafzî güzellik ile meşgul etmiş, araştırıcı âlimler ve üstâdlar hakkında kötüleyici konuşmuş ve din büyüklerini, söyledikleri fazladan lâflarla kahretme işi ile meşgul olmuş kimselerdir. Bunlara iki cihânı verseler doymazlar.”

“Güzel ahlâk iki çeşittir. Birisi halka karşı, diğeri Allahü teâlâya karşı söz konusudur. Allahü teâlâya karşı güzel ahlâklı olmak ise, halkla beraber olmanın verdiği ağırlığa ve sıkıntıya, Allahü teâlâ için katlanmaktır.”

“Ucb denilen kendini beğenme hâlinin aslı iki şeydir: İlki, halk arasında makam ve i’tibâr sahibi olmak, onlar tarafından methedilmeyi arzulamaktır. Ya’nî bir kimsenin hareketleri ve yaptığı işler halkın hoşuna gider de, o kimse de halkın hoşuna giden hâl ve hareketlere sahibim diye düşünürse, kendini beğenme hâline düşer. Diğeri ise; bir kimsenin hareketleri, başka bir kimsenin hareketleri, başka bir kimsenin hoşuna gider, onun için o şahsı meth-ü sena ederse, öğülen şahıs kendini beğenme hâline düşer.”

“Melekler Allahü teâlâ hakkında zarurî olarak ma’rifet sahibidirler. Çünkü onların yaradılışında meşhur olma duygusu, gönüllerinde hırs, âfet ve riyâ yoktur. Gıdaları tâattır. Meşrebleri emredileni yerine getirmektir. Halbuki Âdemoğlunun hamuru şöhretle yoğrulmuştur, âsî olması muhtemeldir. Dünyâ zîneti kalbine te’sir eder. Şeytan, onun şahsına öyle musallat olmuş ve ona karşı güç kazanmıştır ki, kan gibi damarlarında dolaşır.”

 

  1. Kes-ül-mahcub (İngilizce, Urduca tercümeleri mukaddimesi)
  2. Sefinet-ül-evliyâ sh. 164
  3. Tezkire-i Hazret-i Ali Hucvîrî
  4. Nefehâtül-üns sh. 356
  5. Hazînet-ül-asfiyâ cild-2, sh. 233