HÜLÂSA - kainatingunesi.com

 

HÜLÂSA

 

Hiçbir cebr altında kalmadan, sırf kendi düşünceleri, dinleri birbiri ile karşılaştırmaları netîcesinde, islâm dînini seve seve kabûl eden, muhtelif millet ve memleketlerden ve meslek ve tabakadan insanların, islâm dîni hakkında söyledikleri bu güzel, açık, candan sözlerini okuyunca, insan müslüman olduğuna ne kadar Şükrediyor ve dîni ile ne kadar iftihâr ediyor! İnsanlar, alıştıkları ve gayet tabi’î buldukları birçok şeylerin başkaları tarafından büyük takdîrle karşılanmasına hayret eder. Tek Allaha inanmak, kardeşlik, güler yüzlülük, dürüstlük, merhamet, misafirseverlik, başkalarına yardımcı olmak, vatanının yükselmesi için her çâreye başvurmak, dîni, îmanı, nâmusu korumak için cânını feda etmek gibi iyi huylar sebebi ile, islâmiyet, propaganda yapılmadan ve hıristiyan misyonerlerin bağlı olduğu zengin teşkilâtın yaptığı gibi, avuç dolusu para sarf edilmeden diğer dinlere tercîh edilmektedir.

İslâmiyette fena düşünceler, zararlı hareketler yoktur. İslâmiyeti, şahsî menfaatlerine, politikalarına, kötü ideolojilerine âlet etmek isteyen münâfıklar ve bid’at ehli olanlar vardır. (Ehl-i sünnet) yâni doğru îmanlı fırkadan olan hakîkî bir müslüman, bunların âleti olamaz. Bunların aldatması sebebi ile, doğru îmanını bozmaz. Müslüman, hangi dinden olursa olsun, hiç kimsenin hakkına tecâvüz etmez. Peygamberimizin haber verdiği, yetmişiki bozuk fırkadan birinde bulunan kimse, sapıktır. Bu kitabımızın birinci kısmında uzun uzadıya îzâh ettiğimiz gibi, Ehl-i sünnet îtikatında olan hakîkî müslüman, beş vakit namaz kılan, tertemiz bir kimsedir. İslâmiyet, bir din kardeşine, şaka olsa bile, silâh tutmağı haram etmiştir.

Allahü teâlânın her nîmetine mâlik olan, iyi iklim, bol su, zengin maden kaynaklarıyla dünyada eşi bulunmayan vatanımız Türkiye, Ehl-i sünnet îtikatında olan hakîkî müslümanlara muhtaçdır. Ancak bu hakîkî müslümanlar, el ele vererek, birbirlerini sayarak, severek, koruyarak, müslüman ismini taşıyan bid’at ehlinin ve islâm düşmanlarının saçma ve sapık neşriyatını red ederek, durmadan çalışarak, yirminci asrın fen ve teknolojisine ulaşarak ve hattâ onu da geçerek, bu kudsî vatanı lâyık olduğu dereceye eriştirebilirler. Allahü teâlâyı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi tanımayan, helâle, harama önem vermeyip, kendisine aşılanmış yabancı fikirlere aldanarak, din kardeşlerine düşman olan insanlardan bu memlekete hayr gelmez. Bunların ruhları hastadır. Bir makine, bir hayvan gibi, kimin eline geçerlerse, onun istediğini yaparlar. Memlekete en büyük fenalığı yapan bunlardır. Allahü teâlâ, bizi bu gibi zararlı insanların şerrinden muhâfaza buyursun! İslâmiyeti tercîh eden fen ve siyâset adamları, (İnsanın ruhu boş kalırsa, onda fayda yoktur. Bu boşluğu ise, ancak hakîkî bir din doldurur) demektedirler. Ruhu müslümanlıkla temizlenmiş olan ve haramlardan sakınan bir kimse, hiç bir kötü propagandanın esîri olmaz ve Ehl-i sünnet âlimlerin kitaplarında yazılı olan doğru yolda yürüyerek, müslüman kardeşleri ile el ele verip, dînine ve memleketine hizmet eder. Böylece, hem bu dünyada, hem de âhirette Allahü teâlânın lutf ve inayetine kavuşur.

Eskiden tek taraflı düşünen islâm düşmanları, dâimâ islâm dînini kötülemeye çalışırlar, bu hak dînin esaslarını değiştirmeye kalkarlar, kısaca, birçok haksızlıklar yaparlardı. Böyle kitapların çoğu, hıristiyanlar ve müslüman ismini taşıyan sapık fırkalar tarafından neşredilmiştir. Avrupada, islâm dînini tedkîk etmeden, müslümanları, dinsiz, şeytana tapan, her fenalığa müsâ’ade eden, zâlim, yalancı, kadınları âdî bir mal sayan insanlar olarak tanıtan, bozuk kitaplar vardır. Şarkta da, böyle sapık kitaplar neşrolunmuştur. Bugün, insanlar, birbirlerini daha iyi anladıkça ve birbirlerinin kitaplarını okudukça, doğru kitaplar yayılarak, eski nefret hissi, takdîre dönmektedir. Vaktiyle, hıristiyanları müslümanlarla ve bid’at fırkalarındaki sapık müslümanları, Ehl-i sünnet îtikatındaki hakîkî müslümanlarla savaşa teşvîk eden bölücü, yıkıcı düşünceler azalmıştır.

Şimdi, hıristiyanlar dinlerindeki noksanları anlamakta, bunları tashîhe çalışmaktadırlar. Bu kitabı hazırlarken, bize Hindistândan bir mektûb geldi. Bu mektûbla berâber, oradaki hıristiyan misyonerlerin dağıttığı, bir (Açıklama) da gönderilmişti. Bunda şöyle deniliyordu:(Allah hepimizi yarattığı için, biz hepimiz Allahın oğlu veya kızıyız. Sen de, Allahın bir oğlu veya kızısın. İncîlde okuduğun, Allahın oğlu ifâdesi, Allahın kulu demektir. Yâni, Îsâ aleyhisselâm, Allahın oğludur demek, Allahü teâlâ Onu, sen ve ben gibi yaratmıştır demektir. Yoksa, Allahla başka bir yakınlığı yoktur. Ruh-ul-kudse gelince, bunun mânası, Îsâ aleyhisselâma verilen büyük mânevi kudret demektir. Bunu ayrı bir ilâh diye kabûl etmek hatâdır. İncîlde (Üç Tanrı = Teslîs) diye birşey yoktur. Allah birdir. Üç mâbuta inanmak yanlıştır. İnsanların günahkâr olarak doğdukları hakkında size şimdiye kadar öğretilen husûslar da yanlıştır. Herkes Allahü teâlâya karşı sırf kendi yaptıklarından mes’ûldür. )

Görülüyor ki, hıristiyan papazlar bile, teslîsin ne kadar mânasız birşey olduğunu anlamışlar ve onu tashîhe kalkmışlardır. Bu da gösteriyor ki, bütün insanlar (Tek mâbuta) îman etmek etrâfında toplanmaktadırlar. Bu dönüş, islâm dînine daha çok yaklaşmak demektir. Ümit ederiz ki, bir gün gelecek, islâm dîni bütün dünyayı kaplıyacaktır. Yoksa, insanlar tamamiyle dinsizleşecek, bu da beşeriyyetin felaketi olacaktır.

Kitabımızın bu kısmını Kur’an-ı kerimde Nasr sûresinin meâl-i âlîsini tekrarlıyarak bitiriyoruz: (Allahü teâlânın yardımı ve zafer günü gelip, insanların, Allahü teâlânın dînine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini tesbîh et! Ondan af dile! Çünkü O, tevbeleri dâimâ kabûl eder).