İmam Ahmed b. Hanbel Hazretleri - kainatingunesi.com

İmam Ahmed b. Hanbel Hazretleri

Ahmed bin Hanbel hazretlerini tutup, Sultan önüne getir­diler ve: “Kur’ân ‘mahlûktur’ diye söyle!” dediler.

Saray kapısında, bir çavuş duruyordu. Hazrete dedi ki: “Yâ imâm! Hakkı koyup, bâtılı sakın söyleme. Ben bir kere, hırsız­lık ettim! Sopa ile dödükleri hâlde, konuşmadım. Sen ise, Hak’tan yanasın; niçin korkasın.”

Onun bu yürekten sözleri, Hazreti Ahmed’e kuvvet bah­şetti. İhtiyarlamış ve riyâzetten, zaif düşmüştü. Ellerini arka­dan bağlamıştır; kamçı vururlar ve: “Kur’âna ‘mahlûktur’ de!” diye, işkence ederlerdi. Kamçı darbeleri yüzünden, pantolonu çözüldü. Ve fakat,, gâibden bir el Hazreti Ahmed’in pantolonu­nu bağladı! Bu kerâmet üzerine, onu salıverdiler.

Bazı şakirdleri (talebeleri) sordular: “Tevekkül nedir?” “Allahü teâlâyı bilmek ve Rezzâklığına (Herkesin nzkınt vereceğine) i’timâd etmektir.”

“Rızâ nedir?”

“Bütün işlerimizi, Hak’ka ısmarlayıp (hayır-şer) ne gelirse, memnun olmak!”

“Muhabbet nedir?”

“Bunu, Bişr-i Hafî’ye sorun. O sağken, ben cevap vere­mem! Ondan utanırım.”

“Zühd nedir?”

“Üç tüllüdür: (1)Avamın zühdü: Harâmı terkeylemek! (2) Hasların zühdü: Helalin bir kısmını terk. (3)Âriflerin zühdü ise: İnsanı, Allahü teâlâdan alıkoyan herşeyi terk.”

Vaktâ ki Ahmed bin Hanbel hazretleri, pâk canım, Hakka ısmarladı. Cenazesi götürülürken havadan kuşlar gelir, o gün kendilerini mübarek tâbutuna vururlardı! 40 yahûdi ve ateşpe­rest, zünnâr kesip müslüman oldular!

Muhammed b. Cerir (r.a), onu rüyâda gördü. Buyurdu ki: “Rabbim bana, çok ihsanlarda bulundu. Şu sebeple ki: Kur’ân—ı Kerîme ‘mahlûk’ demediğim için.”

Falcı ve ihtiyar kadın

İmâm—ı Ahmed bin Hanbel hazretleri zamanında çok meşhûr bir falcı vardı. Fal baktırmaya meraklı herkes onu bulur; söyle­diklerini dinlerdi! Bu şahıs, falcılığı meslek edinmiş ve çok pa­ra kazanıyordu! Hikmet-i Hüdâ, bir gün hastalandı. Bütün uğ­raşmalara rağmen, yirmi sene iyileşemedi. Tabipler de, derdi­ne çare bulamadılar. Onun hâline çok acıyan birisi: “Senin iyi­leşmenin, tek yolu var! Bu da, zamanımızın büyük âlim ve evli- yâsından, Ahmed b. Hanbel hazretlerinin dua buyurmasıdır” dedi. Bu sözleri duyan annesi, derhâl hazretin kapısına koştu ve: “Yâ İmâm! Oğlum, 20 yıldır hasta yatıyor! Düzelmesi için, sizden duâ istirhâm ediyorum” diye yalvaldı. Hazreti Ahmed taaccüble, sordu: “Herkes derdine çare bulmak için oğluna koşardı! O da herşeyi bildiğini zannederdi, değil mi? Şimdi kendi liralığına çâre bulamadı da, seni bize mi yolladı?” Fa­kat (yüreği yanık) anasının ricâlarını kıramadı ve falcılığı bı­rakması şartıyla; duâ edeceğini bildirdi,

Hazretin duaları hürmetine, bir müddet sonra oğlu iyileşti ve tevbe, istiğfar ederek; falcılığı terketti!

Başka bir gencin ise, anacığı felç olmuştu! Oğlunu yanına çağırdı ve: “Ey oğul! Eğer benim rızâmı almak dilersen Imâm-ı Ahmed hazretlerinin, huzûruna var. Sıhhata kavuşmam için, bana duâ buyurmasını rica et. Belki onun yüzüsuyu hürmetine Allahü teâlâ, beni bu hastalıktan kurtarır.”

Genç derhâl, Hazreti Ahmed’in evine koştu. Kapıyı çaldı. İçerden: “Sen kimsin?3 diye soruldu. O da: “Muhtâc bir müşlü- man. Anaağım çok hasta! İyileşmesi için, sizden duâ ricâ edi­yorum” dedi.

Hazreti İmâm çok üzüldü ve kendi kendine: “Bizi nereden biliyorlar?” diye düşünerek, kalktı. Abdest tâzeledi ve namaza durdu. Kapıda bekleyen delikanlıya, İmâm-ı Ahmed’in hizmetkârı: “Sen evine dön! Hazret duâ buyuruyor müjdesini verdi.”

Genç büyük bir ümidle, evine doğru yürüdü. Anacığı onu, kapıda karşıladı. Çünkü Allahü teâlânın izniyle, tamamen sıh- hatına kavuşmuştu.

Hızır aleyhisselâm ile mülâkatı

Ahmed b. Hanbel hazretleri gene, hacca niyetlendi. Fakat sahrâda giderken, yolunu şaşırdı! Az ilerde oturmuş, bir köylü­ye rastladı. Selâm verip, yolu sordu. Adamcağız: “Kamım aç!” dedi. Yanında bir parça, kuru etmek vardı. Çıkarıp ona verdi. Adam ekmeği yedi ve gür bir sesle: “Ey Ahmed! Sen kim olu­yorsun da, Allahü teâlânın evine (Beytullaha) gidiyorsun! Oraya gitmene, Cenâb-ı Hak râzı olmayınca; elbette olmayın­ca; elbette yolunu şaşırırsın” dedi.

Gerçekten şaşıran Hazreti Ahmed, kendi kendine. “Yâ Rabbî! Senin kenar ve köşelerde sakladığın; halkın gözünden gizlediğin, böyle de kulların varmış!” diye söylendi. Sanki söz­lerini işitmiş gibi, o zât gene vekâr ve ciddiyetle: “Sen ne zannediyorsun, Ey Ahmed! Ne zannediyorsun! AlIahü teâlânın öy­le kulları mevcuttur ki; Rablerinden isteseler. Cümle yer ve gökler, onların hürmetine altın olurdu!” dedi.

İmâm-ı Hanbelî hazretleri o anda gördü ki; bütün toprak ve dağlar, altın haline dönmüş! Hazreti İmâm kendisinden geçti ve düştü!

Bağdat’a gittikten sonra, arkadaşlarıyla birlikte oturuyor­lardı. Seleme bin Şebib de orada bulunuyordu. Onun bildirdi­ğine göre meclislerine, heybetli bir zât girip: “Ahmed bin Hanbel kimdir?” diye sordu.

Hazret, sükûnetle cevap verdi: “Benim, ne istiyorsunuz?” Gelen zât şöyle konuştu: “Dörtyüz fersah uzaktan geliyorum! Çünkü geçen Cuma gecesi, bir rüya gördüm. Rüyada, temiz yüzlü birisi bana sordu: ‘Ahmed bin Hanbel’i tanıyor musun?’ ‘Hayır! Tanımıyorum’ deyince, buyurdu ki: ‘Bağdat’a git! Onu ara. Bulunca kendisine, şunları söyle: ‘Hızır Aleyhisselâmın, sana selâmı var. Semâvâttaki cümle melâike, kendisinden razıdırlar. Çünkü o, nefsine aslâ uymadı. Allahü teâlâya itâ’at husûsunda, çok sabırlı davrandı.’”

İmâm-ı Ahmed hayret ve sevinçle: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh. Başka bir diyeceğim veya ihtiyacın, var mıdır? ”diye tekrar sordu. O zât ise: “Hayır! Sâdece bunun için gelmiştim” dedi ye o gün, Bağdat’tan ayrıldı.