İSLÂM DÎNİ - kainatingunesi.com

3 –  İSLÂM DÎNİ: İslâm dîni, bütün hurâfelerden, efsânelerden temizlenmiş olan, yalancıları red eden, insanları günahkâr değil, bil’aks Allahü teâlânın kulu olarak kabûl eden, onlara hayatta çalışma ve iyi yaşama imkânını veren, beden ve ruh temizliğini emreden bir dindir. İslâm dîninin esası, BİR olan Allahü teâlâ ile, Onun Peygamberi, bizim gibi bir insan ve Allahü teâlânın sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselâma inanmaktır. İslâm dîninde Muhammed, (Mâsum) kusursuz bir insandır. Allahü teâlâ Onu kendi emirlerini insanlara bildirmek için seçmiştir. İslâm dîni, bütün Peygamberleri kabûl ve tasdik eder. Bunların hepsini sever ve hurmet eder. Esasen eski din kitaplarında ve hakîkî Tevrât ve İncîlde bir son Peygamberin geleceği yazılıdır. Muhammed aleyhisselâm en son Peygamberdir ve Ondan sonra bir daha Peygamber gelmeyecektir.

Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın Peygamberi olduğuna inanmak demek, Onun bildirdiği Kur’an-ı kerimde yazılı olan emirlerin ve yasakların hepsinin, Allahü teâlânın emirleri ve yasakları olduğuna inanmak, hepsini kabûl etmek, beğenmek demektir. Böyle inanan kimse, bunlardan bazılarına uymazsa, îmanı bozulmaz. Müslümanlıktan çıkmaz. Fakat, bunlardan birine bile uymadığına üzülmez, hattâ bu hâli ile öğünürse,Peygambere inanmamış olur, îmanı bozulur, kâfir olur. Uygunsuz hareketinden dolayı Allahü teâlâya karşı boynu bükük, kalbi üzüntülü olursa, îmanının kuvvetli olduğu anlaşılır.

Aşağıda islâm dîninin esaslarından bahs olunacaktır. İslâmiyette türlü âyinler, dinde reformlar, türlü türlü yortular yoktur. İslâm dîni, insanların dürüst ve nâmuslu yaşamalarını, fakat hayattan da zevk almalarını emretmiştir. İbâdet için emrettiği zamanlar kısadır. İbâdette esas, kalbini tamamiyle Allahü teâlâya bağlamaktır. İbâdet, bir âdet olarak değil, Allahü teâlânın huzuruna çıkıp, Ona can ve gönülden Şükretmek ve Ona yalvarmak için yapılmaktadır. Riyâ [gösteriş] olarak yapılan bir ibâdeti Allahü teâlâ kabûl etmez. Kur’an-ı kerimde de Mâ’ûn sûresinde meâlen, (Ey Resûlüm, kıyâmet gününü inkâr eden, yetîmi sertlik ve sitemle def’ edip hakkını gasb eden, fakiri doyurmayan ve başkalarını da fakire iyiliğe teşvîk etmeyen o kimseyi gördün mü?Namazlarını gaflet ile kılanlara ve riyâ, gösteriş yapanlara ve zekâtı [fakirin hakkını] vermeyenlere şiddetli azâb vardır) buyurulmaktadır.

İslâm dîninin kitabı, “Kur’an-I Kerim”dir. Kur’an-ı kerim, Muhammed aleyhisselâma, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş ve kendisi tarafından Eshâbına teblîg olunmuştur. Kur’an-ı kerim neşrolunurken büyük bir dikkat ile zapt edilmiş ve hiç bir kelimesi, hiç bir harfi değişmeden, bu güne kadar gelmiştir. Hiç bir semavî kitap, Kur’an-ı kerim kadar belîğ değildir. Aradan on dört asır geçmiş olmasına rağmen, bugün de, o berraklığını, îcâz, belâgat ve fesâhatını muhâfaza etmektedir.

Dünyanın meşhûr edîblerinden olan Goethe (1749-1832), Kur’an-ı kerim hakkında (West-Questlicher Dîvân = Batı-Doğu Dîvânı) adlı eserinde şu sözü söylemiştir: (Kur’anın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğumuz zaman, bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor. Fakat biraz sonra, bu kitap bizi kendisine çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda, büyük saygı ve hürmete götürüyor).

Goetheden başka birçok meşhûr fikir adamları da, Kur’an-ı kerime hayrân olmuşlardır. Birkaçını daha tanıtalım:

Prof. Edouard Monté:(Allahın birliğini en temiz, en yüksek, en kutsal ve inandırıcı ve başka hiç bir din kitabının üstün gelemiyeceği bir dil ile anlatan kitap, Kur’an-ı kerimdir) demektedir.

Kur’an-ı kerimi Fransızcaya çeviren Dr. Maurice, (Kur’an-ı kerim insanlığa hediye edilen din kitaplarının en güzelidir) der.

Gaston Karr, (İslâm dîninin kaynağı olan Kur’anda, cihân medeniyetinin dayandığı bütün temeller bulunmaktadır. O kadar ki, bugün bizim medeniyetimizin Kur’an-ı kerimin bildirdiği temel hükmler üzerine kurulduğunu kabûl etmemiz lâzımdır) demektedir.

İslâm dîni, ruh ve beden temizliği esası üzerine kurulmuştur. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini İslâmiyet kendinde toplamıştır.

İslâm dînine girmiş olanlara, yâni müslümanlara farz olan, muhakkak yapılması gereken beş esas vazîfe vardır:Bunlardan birincisi tek Allaha ve Onun Peygamberi ve kulu olan Muhammed aleyhisselâma inanmak, ikincisi namaz kılmak, üçüncüsü Ramazan ayında oruç tutmak, dördüncüsü hacca gitmek, beşincisi zekât vermektir.

Namaz, günde beş defa, vakitleri gelince, yapılan dînî vazîfedir. Namaza başlamadan evvel abdest almak, yâni elini, yüzünü, kollarını yıkamak, başını mesh etmek ve ayaklarını yıkamak lâzımdır. Abdesti bozan sebepler olmadıkca, bir defa abdest alarak birkaç kere namaz kılınabilir. Günde beş defa bu vazîfenin yapılması, dünya işleri için çalışmaya mani olmaz. Esasen kısa süren namaz câmiye gitmeden her yerde yalnız kılınabildiği gibi, abdest tâzelemek için ayakkabı çıkarmadan abdest almayı mümkün kılan, mest üzerine (mesh) usûlü de vardır. Hattâ, su bulunmıyan yerlerde ve hastaların toprak ile (teyemmüm) ederek abdestli sayılmaları da mümkindir. Zarûrî hâllerde ve seyâhatte mal ve can tehlikesi olunca, namazı kazaya bırakmak câiz olur. Fakat, bu namazları özr bitince, bir defada hemen kılmalı, yâni kaza etmelidir.

Oruç, senede bir ay, yâni Ramazan ayında, yalnız gündüzleri orucu bozan şeylerden uzaklaşmak demektir. Orucun, dünyadaki faydalarından biri insanlara açlığın ve susuzluğun ne demek olduğunu öğretmektir. Tok, hiç bir zaman açın hâlinden anlamaz ve ona merhamet etmez. Oruç, bundan başka, nefse hâkimiyyeti talim eder. Oruç tutma zamanı arabî aya göre tâyîn edildiğinden, her sene evvelki seneye göre takrîben on gün evvel başlar. Bu sebebden bâzan yaza, bâzan kışa isâbet eder. Yaz orucuna dayanamayan hasta kimseler, orucu kışın kaza edebilecekleri gibi, oruç tutamayacak olan çok ihtiyâr kimseler, oruç mukabilinde (Fidye), yâni fakirlere sadaka vererek bu borçlarını edâ edebilirler. Bunu da vermiyenleri Allahü teâlâ mes’ûl tutmaz.

İslâm dîninde, zor, işkence yoktur. Sıhhatini feda ederek, hastalanarak ibâdet etmeyi Allahü teâlâ hiçbir zaman istememiştir. Allahü teâlâ, çok kerim, gafûr ve rahîmdir. Tevbe edenleri affedici ve merhametlidir.

Zekât, kazancı yerinde ve ihtiyacından fazla malı (Nisap) denilen miktârı, sınırı aşan müslümanın elindeki toplu servetin yüzde ikibuçuğunu, yâni kırkta birini senede bir defa muhtaç olan müslümanlara vermesi demektir. Bu farz, varlıklı müslümanlar içindir. Kazancı ancak kendi geçimine kifâyet eden müslümanlar zekât vermez.

Hac ise, hiç bir borcu bulunmıyan ve seyâhatte iken âilesinin nafakasını onlara bırakabilen zengin müslümanların ömrlerinde bir kere Mekke şehrine gidip Kâbeyi ziyâret ve Arafât meydanında Allahü teâlâya duâ etmeleri demektir. Hac, bu şartları hâiz olan müslümanlara farzdır. Mekkeye gidip gelmekte hayat tehlikesi, hasta olmak korkusu veya hacca gitmek isteyenin bedenen dayanamıyacağı müşkilât varsa, hacca gitmez. Yerine başkasını gönderir.

Bu ibâdetlerin teferruâtını, şartlarını ve doğru olarak nasıl edâ edileceklerini öğrenmek için, dört mezhebin, ayrı ayrı (ilmihâl) denilen kitapları vardır. Her müslümanın, kendine kolay gelen bir mezhebi seçerek, ibâdetlerini bu mezhebin kitaplarından okuyup öğrenmesi lâzımdır.

İslâmın ibâdet kısmı Allahü teâlâ ile kul arasında kalır. Bu ibâdette, ihmâl veya kusuru olanları ancak Allahü teâlâ affeder veya cezâlandırır. Cezâlanacak olanlar, (Cehennem) denilen yerde azâb olunacaklardır.

Cehennemde kimler sonsuz kalacak?Namaz kılmıyanlar mı? Günah işliyenler mi?Hayır! Cehennemde, Allahü teâlânın düşmanları, sonsuz yanacaktır. Günah işleyenler, Allahü teâlânın düşmanı değildir. Kabahatli kullarıdır. Bunlar, yaramaz, suçlu çocuğa benzer. Yaramaz çocuğa, anası, babası düşman olur mu?Elbette olmaz. Yalnız onu biraz azarlar, fakat sevmekte devam ederler.

Müslümanlar, başlıca altı şeye, yâni Allahü teâlâya, Peygamberlere, kitaplara, meleklere, hayr ve şerrin Allahdan geldiğine ve ölümden sonra tekrar bir dirilme olacağına inanırlar. Bütün dinler de, bunlara inanmaktadır.

Yukarıda, ibâdetin Allahü teâlâ ve kul arasında kaldığını söyledik. Fakat başkasını aldatanlar, başkasının hakkını yiyenler, yalan söyliyenler, hîlekârlık yapanlar, zulmedenler, adaletsizlik yapanlar, riyâkârlar, anasına babasına ve büyüğüne itaat etmiyenler, âmirlerine, hükûmete isyân edenler, kısaca Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmiyen ve kendi nefsi için başkasının hakkını yiyen veya başkasını aldatanlar, hak sahipleri ile helâllaşmadıkça affedilmeyeceklerdir. Yâni, üzerinde kul veya hayvan hakkı bulunan kimseleri Allahü teâlâ affetmez ve bunlar ibâdet etseler bile, Cehenneme girecekler, cezâlarını göreceklerdir.

Kul haklarından birisi, boşadığı kadına mehr parasını hemen ödemektir. Ödemezse, dünyada cezâsı ve âhirette azâbı çok şiddetlidir. Kul haklarından en önemlisi ve azâbı en çok olanı, akrabâsına ve emri altında olanlara emr-i mâruf yapmamaktır. Bunlara islâm bilgilerini öğretmeyi terk etmektir. Onların ve bütün müslümanların dinlerini öğrenmelerine ve ibâdetlerini yapmalarına, işkence ederek veya aldatarak mani olanın kâfir olduğu, islâm düşmanı olduğu anlaşılır. Dört mezhepten birinde olmıyan müslümana (Bid’at sahibi) denir. Bid’at sahiplerinin, sözleri ile, yazıları ile, Ehl-i sünnet îtikatını değiştirmeleri, dîni, îmanı bozmaları, müslümanlar için büyük tehlikedir.

Bu gibi kimseler, daha dünyada iken, pişman olarak, o kulun hakkını ödeyip, önce kendini ona affettirmeli, sonra Allahü teâlânın merhametine sığınmalı, bir daha böyle kötü harekette bulunmaktan çekinmeli, birçok iyilikler yaparak günahlarını affettirmeye çalışmalıdır. O zaman, Allahü teâlâ, onların kusurlarını bağışlayacaktır.

Beşeriyyete hizmet düşüncesi ile çalışarak faydalı bilgiler ve eserler bırakmış olanlar, başka dinden olsalar bile, ömrlerinin sonunda Allahü teâlânın hidâyetine nâil olmaları umulur. Eski müslümanlar, bu gibi insanlar için (gizli din tutar) derlerdi. Bu gibi hayr ve ihsân sahiplerinden küfrü belli olmıyanların neye inanarak can verdiklerini biz bilmiyoruz. Yalnız, Allahü teâlânın kendilerine verdiği akıl silâhını iyi kullanmışlarsa, hiçbir kimseye fenalık etmeden, bütün insanların iyiliğini düşünerek, hizmet etmişlerse, bütün dinlerin esaslarını incelemişlerse, umulur ki, hidâyete ermişler, müslüman olmuşlardır.

Meselâ asrımızın meşhûr edîblerinden biri olan Bernard Shaw (1856-1950), yazılarından birinde, (Her asra hitâb edecek kudrette olan biricik din, İslâm dînidir. Ben, müslümanlığın, yarınki Avrupanın kabûl edeceği din olduğuna inanıyorum) demiştir ki, bu da onun kalben İslâmiyeti kabûl ettiğini göstermektedir.

Alman fikir adamı ve yazarı Emil Ludwig (1881-1948) bir eserinde şöyle yazmaktadır: (Mısrı ziyâret etmiştim. Bir akşam üstü Kızıldenizin kenârında yürüyordum. Birdenbire sessizlik içinde bir ezan sesi işittim. Bütün vücûdüm Allah korkusu ile ürperdi. Birdenbire içimden derhâl suya atılıp müslümanlar gibi abdest almak, sonra onlar gibi secdeye kapanarak Allaha yalvarmak arzusu geldi). Bu da, yazarın kalbinde geçici bile olsa, bir hidâyet nûrunun parladığını göstermez mi?

Kalbinde böyle bir hidâyet nûru hissetmiş olan Lord Hadley, (İslâmiyetin sâde, fakat nûr içinde parlayan büyüklüğünü gördükten sonra, insan karanlık dehlizden, gün ışığına kavuşan bir kimse gibi oluyor) demiş ve İslâm dînini kabûl etmiştir. Eğer îman etmeden ölenlerini Allahü teâlâ âhirette cezâlandıracaksa da, insanlara yaptıkları iyilikleri sebebiyle cezâlarını hafîfletecektir. Kur’an-ı kerimde Allahü teâlâ Zilzâl sûresinin yedinci ve sekizinci âyetlerinde meâlen, (Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun mükâfâtını görecek, kim zerre kadar kötülük yaparsa onun cezâsını görecektir) buyurmaktadır. Müslüman, yaptığı iyiliklerin mükâfâtlarına, hem dünyada, hem de âhirette, kâfir ise, yalnız dünyada kavuşacaktır. Kötülüklerin en kötüsü, kâfir olmaktır. İnsanlara iyilik etmek düşüncesi ile çalışarak, beşeriyyete faydalı keşfler veya işler yapmış, insanlara yardım için hayatını, sıhhatini tehlikeye koyarak, en müşkil şartlar altında çalışmış olan bir kimse, müslüman olmayıp, kâfir olarak ölürse, iyilikleri onu küfrün cezâsından kurtaramaz. Fakat, Allahü teâlânın nezdinde her türlü fenalığı ve hîlekârlığı yapan, riyâ ile ibâdet eden münâfıkların cezâsı, muhakkak böyle kâfirlerin cezâlarından daha çok olacaktır. Bunların müslüman görünmeleri, kendilerini, kalblerindeki küfrün karşılığı olan azâbdan kurtarmıyacaktır.

Osmanlı tarihinde, evvelce hıristiyan iken İslâm dînini kabûl eden ve İslâmiyete büyük hizmetleri dokunan pek çok kumandan, ilim ve fen adamı vardır.

Bursalı İsmâ’îl Hakkı efendi 1137 [m. 1725] yılında Bursada vefât etmiştir. On cilt (Ruh-ul-beyan) Kur’an-ı kerim tefsîri, bütün dünyadaki İslâm âlimlerinin yanında çok kıymetlidir. Altıncı cüz’ün tefsîrini bitirdikten sonra diyor ki, (Zamanın allâmesi olan şeyhimin yanında, bazı hıristiyan ve yahudilerin, herkese merdce, cömertce davrandıkları, iyilik ettikleri söylendikte, böyle olmak, ebedî saadet sahiplerinin alâmetidir. Böyle olanların îmana ve tevhîde kavuşmaları, sonlarının felâh olması umulur, buyurdu). Tefsîr kitabının bu yazısı, yukarıdaki sözümüzün senetlerinden biridir.

Şimdi, İslâm dînini tenkîd edenlere, onda kusur arayanlara gelince, bu gibilerin en çok üzerinde durduğu husûslar şunlardır:

1 –  (İslâm dîni bir erkeğin dört kadınla evlenmesini kabûl etmektedir. Bu, zamanımızdaki âile mefhûmu, âile bağlılığı ve sosyal nizâm ile hiç bir zaman bağdaşamaz) imiş.

Buna verilecek cevap şudur:İslâm dîni bundan 14 asır evvel zuhûr etmiştir. Bu dînin doğduğu yer olan Arabistânda, o zaman kadınların hiç bir hakkı yoktu. Herkes istediği kadar kadın ile birlikte yaşar ve bunlara karşı hiç bir sorumluluk kabûl etmezdi. O zamanlarda kadının hiç bir kıymeti olmadığı şundan anlaşılır ki, pek çok âileler, doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Böyle bir yerde doğan İslâm dîni, bir adamın birlikte yaşayacağı kadın miktârını, o zamana göre, son derece sınırlamış, kadınlara hak tanımış, bir erkekten ayrılan kadının sefîl olmaması için, daha evlenmeden evvel, ilerde bir ayrılık zuhûr ederse ona ödenecek olan parayı yâni (Mehr) miktârını tesbît etmiştir. Tenkîdcilerin iddiâ ettiği gibi, (Kadınları hor görmemiş), bil’aks onların haklarını korumuş ve mevkı’lerini yükseltmiştir. Bu bildirdiklerimiz, Harputlu İshak efendinin, protestan misyonerlerinin İslâm dînine karşı yaydıkları yalan ve iftirâlara karşı yazmış olduğu türkçe (Diyâ-ül-kulûb) kitabında, üçyüzyirmidördüncü sayfadan başlıyarak uzun bildirilmektedir. Bu kitap, (Cevap Veremedi) ismi verilerek, Hakîkat Kitabevi tarafından ayrıca bastırılmıştır. [İshak efendi, 1309 [m. 1891] de vefât etti. ]

Bugünkü hâle gelince, şunu iyi bilmelidir ki, İslâm dîni bir erkeğin muhakkak dört kadınla evlenmesini emretmemiş, buna ancak izin vermiştir. Yâni, birden fazla kadınla evlenmek, farz değildir, sünnet de değil ancak mubâhtır. Mehmed Zihni efendi (Ni’met-i İslâm) kitabında, Münâkehât kısmına başlarken diyor ki, (Kadını boşamak ve dörde kadar evlenmek, islâm dîninde vâcib değildir. Mendub da değildir. İhtiyâç olduğu zaman izin verilmiştir. Erkekler, birden fazla kadın almaya emrolunmadıkları gibi, kadınlar da bunu kabûl etmeye mecbûr değildirler). Hükûmet mubâh olan birşeyi yasak ederse, bu şeyi yapmak mubâh olmaktan çıkar, haram olur. Çünkü müslüman, kanûna karşı gelmez, suç işlemez. Müslüman, kendine ve başkalarına zararı dokunmıyan insan demektir. Ayrıca, bir erkeğin ikinci bir kadın alabilmesi için, bu husûsta birinci karısının hak ve hürriyetini koruyan ekonomik ve sosyal şartlar vardır. Sonradan alacağı kadınların da, ayrıca hakları vardır. Bu şartları hâiz olmıyan ve kadınların haklarını yapamıyacak olanın birden fazla evlenmesini islâmiyet yasak etmektedir. Ayrıca, birinci kadının gönlünü hoş etmesi için ikinci kadınla evlenmekten vazgeçmesi de sevaptır. Bundan başka, bir müslümanı, yâni birinci kadını incitmek haramdır. Yirminci asırda  milletleri saran geçim sıkıntısı içinde, çok erkek bu şartları hâiz değildir. Bunun için, şimdi böyle erkeklerin ikinci bir kadınla evlenmesinin câiz olmıyacağı âşikârdır. Örf ve âdete tâbi olan ahkâmın, zamana göre değişebileceğini İslâm dîni kabûl eder ve bugün müslümanların tek zevcesi vardır.

Bu husûsta biraz da diğer memleketleri ve dinleri inceliyelim: Hıristiyanların ve yahudilerin kabûl ettikleri Tevrât yâni (Ahd-i atîk)de, Tekvînin otuz,Tesniyenin yirmibir ve İkinci Samuelin ikinci bâblarında birkaç kadınla evliliğe izin verilir. Dâvüd ve Süleymân Peygamberlerin birçok zevcesi ve câriyeleri vardı. Doğu Roma İmparatorlarının dâimâ birkaç karısı olduğu gibi, eski Alman imparatorlarının, meselâ Friedrich Barbarossanın (1152-1190) üç, dört karısı vardı. Eskimolarda erkek, karısının iznini almak şartıyla ikinci bir eş alabilir. Amerikada 1830 yılında kurulan Mormon hıristiyan mezhebi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine izin vermektedir. (Ancak şimdiki Amerikan kanûnları bunu yasaklamıştır. ) Japonyada, bugün dahî bir erkek birkaç kadınla evlenebilir.

Demek oluyor ki, İslâm dînini, (Birkaç kadınla evlenmeye müsâ’ade ediyor) diye ayblamak çok büyük haksızlıktır. Çünkü birçok memleketler ve dinler, birkaç kadınla evlenmeyi kabûl etmiştir. Tanınmış yazar John Milton (1608-1674), gerek Ahd-i atîkte, gerek İncîllerde yasaklanmıyan bir şey neden utanılacak bir şey olsun veya nâmusa aykırı sayılsın? Geçmiş Peygamberlerin dâimâ birkaç hanımı vardı. O hâlde birkaç kadınla evlilik, zinâ değildir, kanûna ve kamu vicdânına uygundur) demektedir.

Meşhûr yazar Montesqieu (1659-1735), (Sıcak memleketlerde kadınların çabuk geliştiğini, fakat çabuk ihtiyârladığını göz önünde tutarsak, bu gibi memleketlerde yaşıyanların birkaç kadınla evlenmesi gayet tabî’îdir) demektedir. Şimdi, geçim şartları güçleştiği için, müslüman memleketlerinde yukarıda bahs olunduğu gibi, birkaç kadınla evlenmek kalmamış gibidir.

2 –  (İslâm dîni, din uğruna öldürmeği, yakıp yıkmağı, memleketleri istîlâ etmeyi ve ehâlîyi kılıçtan geçirmeyi emretmekte ve buna “Cihâd” adını vermekte) imiş.

Bu iddiâ da tamamiyle yanlıştır. İslâm dîninde mevcut olan cihâdda esas, memleketleri yıkmak, insan öldürmek değil, dîni yaymak ve aynı zamanda dîni korumaktır. Bu da, hiç bir zaman yakıp yıkma ile, zulüm ile yapılmaz. İslâm dîni, kendisine tecâvüz, hücûm edenlere karşı korunmağı ve mücâdele etmeyi emretmektedir. Hâlbuki hıristiyanlar, yukarıda uzun uzadıya anlattığımız gibi, din uğruna en korkunç cinâyetleri yapmaktan çekinmemişler, kendilerine insâf ve merhamet telkîn eden Îsâ aleyhisselâmın sözleri ve nasihatları hilâfına, her türlü fenalıkları ve vahşetleri yapmışlardır. Tarih, onların yaptıkları vahşetler ile doludur. Allahü teâlâ, Enfâl sûresinde, islâm devletinin, kâfir memleketlerinde yapılan harp silâhlarını araştırıp, öğrenip, bunların hepsini, sulh zamanında yapmalarını emrediyor. [Bunları yapmıyan bir hükûmet, şeriate uymamış olur. Düşmanların hücûmlarına cevap veremeyip, milyonlarca müslümanın şehit olmasına ve islâmiyetin zayıflamasına sebep olur. ] Bir müslüman, hiç kimseye karşı hiçbir tecâvüzde bulunmaz. Kendisine veya dînine karşı bir saldırı olursa, ona tatlı dil ile nasihat verir. Kabûl etmezse, mahkemeye haber verir. Mahkeme, adalet ile cezâ verir. Mahkeme vâsıtası ile hakkına kavuşamazsa, evine, iş yerine çekilir. Tecâvüz edenler arasına karışmaz. Evine, iş yerine saldırılırsa, hicret eder. Yâni o şehri terkeder. Gidecek şehir bulamazsa, o memleketi terkeder. Gidecek islâm memleketi bulamazsa, insan haklarına riâyet eden bir kâfir memleketine hicret eder. Bir müslüman dili ile, eli ile kimseyi incitmez. Kimsenin malına, mülküne, ırzına ve nâmusuna dokunmaz. Cihâd, Allahü teâlânın kullarına, Allahü teâlânın hak olan dînini bildirmek demektir. Bu da, Allahü teâlânın dîninin, Allahü teâlânın kullarına ulaşmasına mani olan zâlim, sömürücü diktatörleri, kılınç kuvveti ile, zor kullanarak ortadan kaldırmakla yapılır. Önce nasihat edilir. İslâmiyeti kabûl etmeleri teklîf olunur. Kabûl etmezler ise; islâm hâkimiyyeti, yâni haraç ve cizye vermeleri teklîf olunur. Bunu da kabûl etmezler ve karşı koyarlarsa, bu engeller ortadan kaldırılır. Zor ile, kuvvet ile olan cihâdı şahslar değil, İslâm devleti yapar. Kur’an-ı kerimde Bekara sûresinin ikiyüz elli altıncı âyetinde meâlen, (Dinde zorlama yoktur) buyurulmuştur. Bir gayri müslim, zorla müslüman yapılmaz. Müslümanlar hiç bir zaman, hıristiyanların dâimâ yaptıkları gibi, zorla veya maddî kazançlar vaat ederek bir insanı müslüman yapmaya teşebbüs etmezler. Kim isterse, seve seve müslüman olur. Tatlı, yumuşak, mantıkî, akla uygun sözleri ile ve güzel ahlâk ve iyi hareketleri ile, onların seve seve müslüman olmalarına sebep olurlar. Müslüman olmıyanlar, İslâm devletinin himâyesi altında, zimmî olarak yaşarlar. Müslümanların bütün hak ve hürriyetlerine mâlik olarak, kendi dinlerinin îcâblarını serbestçe yaparlar. Bunlar (Diyâ-ül-kulûb) kitabının ikiyüzdoksanüçüncü sayfasından başlıyarak anlatılmaktadır.

(Menâkıb-i cihâr-ı yâr-ı güzîn) kitabında, yetmişinci menkîbede diyor ki, (Bir ticâret kervanı gelip, gece Medînenin dışına kondu. Yorgunluktan hemen uyudular. Halîfe Ömer, şehri dolaşırken bunları gördü. Abdürrahmân bin Avfın evine gelip, (Bu gece bir kervan gelmiş. Hepsi kâfirdir. Fakat, bize sığınmışlar. Eşyaları çoktur ve kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların bunları soymasından korkuyorum. Gel, bunları koruyalım) dedi. Sabaha kadar bekleyip, sabah namazında mescide gittiler. İçlerinden bir genç uyumamıştı. Arkalarından gitti. Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın halîfe Ömer olduğunu öğrendi. Gelip, arkadaşlarına anlattı. Roma ve Îran ordularını perişân eden, adaleti ile meşhûr, yüce halîfenin, bu merhamet ve şefkatini görerek, İslâmiyetin hak din olduğunu anladılar ve seve seve müslüman oldular.

Yine (Menâkıb) kitabında diyor ki, (Ömer halîfe iken, şark cebhesi kumandanı olan Sa’d bin ebî Vakkâs Kûfe şehrinde bir köşk yaptırmak istedi. Arsaya bitişik bir mecûsînin evini satın almak Îcap etti. Mecûsî satmak istemedi. Evine gidip hanımına danıştı. Bu da, onların Medînede bir Emîr-ül-mümininleri var. Ona gidip şikâyet et dedi. Medîneye gelip halîfenin sarayını aradı. Onun sarayı, köşkü yok dediler. Kendisi şehir dışına çıktı, dediler. Gidip aradı. Askerleri, muhâfızları göremedi. Toprak üstünde uyumuş birini gördü. Halîfe Ömeri gördün mü dedi. Hâlbuki bu zat, Ömer idi. Onu niçin arıyorsun dedi. Onun kumandanı, benim evimi zor ile satın almak istiyor. Onu kendisine şikâyet etmeye geldim dedi. Ömer, mecûsî ile evine geldi. Kâğıd istedi. Evde kâğıd bulamadı. Bir kürek kemiği gördü. Bunu istedi. Kemik üzerine, (Bismillâhirrahmânirrahîm. Ey Sa’d, bu mecûsînin kalbini kırma! Yoksa, hemen yanıma gel!) yazdı. Mecûsî, kemiği alıp evine geldi. Boşuna yoruldum. Bu kemik parçasını kumandana verirsem, alay ediliyor sanıp, çok kızar dedi. Kadının isrâr etmesi üzerine Sa’da gitti. Sa’d, askerleri arasında oturmuş, neşe ile konuşuyordu. Sa’dın gözü, uzakta duran mecûsînin elindeki kemikteki yazıya ilişti. Emîrül-müminin Ömerin yazısını tanıyıp ansızın rengi soldu. Bu ânî değişikliğe herkes şaşırdı. Sa’d, mecûsînin yanına gelip, her ne istersen yapayım. Aman beni Ömerin karşısına çıkarma! Zîrâ Onun cezâsına tâkat getiremem dedi. Mecûsî, kumandanın bu yalvarmasını görünce, hayretten aklı gitti. Aklı başına gelince, hemen müslüman oldu. Seve seve nasıl müslüman oldun diyenlere, (Bunların Emîrlerini gördüm. Yamalı hırkasını örtünmüş, toprak üstünde uyuyordu. Büyük kumandanların bundan titrediklerini de gördüm. Bunların hak dinde olduklarını anladım. Benim gibi, ateşe tapan bir kimseye böyle adalet yapılması, ancak hak olan dîne inananlarda olur dedi. )

Hindistânın (Nedvet-ül-ulemâ) meclisinin reîsi, meşhûr (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şiblî Nu’mânî 1332 [m. 1914] de ölmüştür. Bunun urdu dilindeki (El-Fârûk) kitabını serdâr Esedullah hânın annesi ve Afganistân pâdişâhı Nâdir şâhın kızkardeşi fârisîye tercüme etmiş, Nâdir şâhın emri ile 1352 [m. 1933]de Lahor şehrinde bastırılmıştır. Yüzsekseninci sayfasında diyor ki, (Rum Kayseri Herakliyüsün büyük ordularını perîşan eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, rumlara halîfe Ömerin emirlerini bildirirdi. Humus şehrini alınca da, (Ey rumlar! Allahü teâlânın yardımı ile ve halîfemiz Ömerin emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticâretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza, kimse dokunmıyacaktır. İslâmiyetin adaleti aynen size de tatbîk edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı, müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekâtı ve uşr aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir. ) dedi. [Cizye miktârı, fakirlerden kırk, orta hallilerden seksen, zenginlerden yüzaltmış gram gümüş veya bu değerde mal yâhut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyârlardan ve din adamlarından cizye alınmaz. ] Humus rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mâl emîni Habib bin Müslime teslim ettiler. Herakliyüsün, bütün memleketinden asker toplıyarak Antakyaya hücûma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerlerin de, Yermükteki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde, şehirde memurlar bağırtıp, (Ey Hıristiyanlar! Size hizmet etmeye, sizi korumaya, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halîfeden aldığım emir üzerine, Herakliyüs ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramıyacağım. Bunun için hepiniz Beyt-ül-mâla gelip, cizyelerinizi geri alınız! İsmleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların bu adaletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulmlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile, rum ordularına karşı İslâm askerine câsûsluk yaptılar. Ebû Ubeyde böylece, Herakliyüs ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde bu rum câsûslarının büyük yardımı oldu. İslâm devletlerinin meydana gelmesi, yayılması, asla, saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, îman kuvveti idi ve İslâm dîninde, çok kuvvetli bulunan adalet, iyilik, doğruluk ve fedakârlık kudreti idi. )

Batının bâtıl îtikatlarını, moda ve ahlâksızlıklarını taklîd etmek medeniyet değildir. Müslüman milletinin bünyesinde tahrîbât yapmaktır. Bu tahrîbâtı da, ancak İslâma düşman olanlar yapar. İslâm dîni, müslümanların tenbel, miskin oturmalarına asla izin vermez. Müslümanların her türlü fen kollarında çalışarak ilerlemelerini, başka dinden olanların fende buldukları yenilikleri, onlardan öğrenmelerini, bunları kendilerinin de yapmalarını emreder. Zirâat, ticâret, doktorluk, kimyâ ve harp sanayiinde başkalarından ileride olmalarını emreder. Müslümanlar, başka milletlerdeki fen vâsıtalarını araştırır, öğrenir ve yapar. Fakat, onların bozuk dinlerini, kötü, çirkin huylarını, âdetlerini almaz, taklîd etmez.

Osmanlı Devletinde rus sefîri olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, hâtıralarında, sultan ikinci Mahmûd zamanında, 1237 [m. 1821] de rum isyânının baş plânlayıcısı, Patrik Gregoryus’un rus çarı Aleksandra yazdığı mektûbu açıklamaktadır. Mektûb ibret vericidir:

(Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak imkânsızdır. Çünkü Türkler, müslüman oldukları için çok sabrlı ve mukâvemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i îman sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına [devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine] olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda yönetecek reîslere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâ’at duyguları da geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının güzelliğinden ileri gelmektedir.

Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve mânevi râbıtalarını [bağlarını] kesretmek [parçalamak], dînî metanetlerini [sağlamlığını] zaafa uğratmak [zayıflatmak] Îcap eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-i milliyye [millî geleneklerine], maneviyyelerine uymıyan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Mâneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Osmanlı Devletini tasfiye için, mücerret olarak harp meydanındaki zaferler kâfî değildir. Hattâ, sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyyet ve vakârını tahrik edeceğinden, kendilerini anlamalarına sebep olabilir.

Yapılacak olan,Türklere birşey hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır. )

Bu mektûb ders kitaplarında ezberletilecek kadar mühimdir. Mektûbda ibret alınacak çok şey varsa da, en önemlisi şu iki husûstur:

1 –  Türklerin Mâneviyatının ve dîninin yıkılması için,Türkleri yabancı fikir ve âdetlere alıştırmak.

2 –  Türklere hissettirmeden bünyelerindeki tahrîbâtı tamamlamaktır.

Bu hedeflere ise, Batının inanç, moda ve ahlâksızlıklarını taklîde alıştırmakla ulaşılır.

Batının ilim, fen, teknik ve her sâhadaki fennî gelişmelerini almak elbette lâzımdır. Zaten İslâmiyet bunu emreder.

Bütün dinleri iyi incelemiş olan, İngiliz ilim adamlarından Lord Davenport, yirminci asır başlarında Londrada bastırdığı (Hz. Muhammed ve Kur’an-ı kerim) adındaki İngilizce kitabında diyor ki:

(Ahlâk üzerinde son derece titizliğidir ki, müslümanlığın az zamanda sür’atle yayılmasına sebep olmuştur. Müslümanlar, muhârebede kılınca boyun eğmiş olan başka din adamlarını, dâimâ af ile karşılamışlardır. Juryo diyor ki, müslümanların hıristiyanlara karşı davranışı ile, papalığın ve kralların müminlere revâ gördüğü muâmele, aslâ birbirlerine benzetilemez. Meselâ 980 [m. 1572] senesi Ağustosun yirmidördüncü günü, yâni Saint Bartelemi yortu günü, dokuzuncu Şarl ve Kraliçe Katerinanın emri ile Pâris ve civârında altmışbin protestan öldürüldü. [Sent Bartelemi, oniki havârîden biri olup, mîlâdî (71) senesi, Ağustos ayında hıristiyanlığı neşrederken, Erzurumda şehit edilmiştir. ] Böyle nice işkencelerde dökülen hıristiyan kanları, müslümanların harp meydanlarında döktükleri hıristiyan kanlarından kat kat fazladır. Bunun içindir ki, birçok aldanmış insanı, islâmiyetin zâlim bir din olduğu zannından kurtarmak lâzımdır. Böyle yanlış sözlerin, hiç bir vesikası yoktur. Papalığın vahşet ve yamyamlık derecesine varan işkenceleri yanında, müslümanların gayri müslimlere karşı davranışları, ağzı süt kokan bir sabîninki kadar yumuşak olmuştur.

Chatfeld diyor ki: (Arablar, Türkler ve başka müslümanlar, hıristiyanlara karşı batılı milletlerin, yâni hıristiyanların müslümanlara karşı uyguladıkları fena muamele ve gaddarlığın aynını yapmış olsalardı, bugün doğuda tek hıristiyan kalmazdı).

İslâmiyet, başka dinlerin hurâfe ve şüpheler bataklığı ortasında, çiçek temizliği ile yükselmiş, aklî ve fikrî asâletin sembolü olmuş bir dindir.

Milton der ki, (Kostantin kiliseyi zenginleştirince, papazlar makam ve servet hırslarını artırdılar. Bunun cezâsını, parça parça olan hıristiyanlık çekti).

İslâmiyet, ilahlara insan kanı dökmek fâcia ve felaketinden beşeriyyeti kurtardı. Bunun yerine, ibâdeti ve sadakayı getirmekle, insanlara iyiliği emretti. Sosyal adaletin temelini kurdu. Böylece, kanlı silâhlara hâcet bırakmadan dünyaya kolayca yayıldı. [İslâm cihâdı da bu demektir. ]

İlm dâvâsına müslümanlar kadar bağlı ve saygılı hiç bir millet gelmemiştir denilebilir. Muhammed aleyhisselâmın pek çok hadisleri, samîmî bir ilim teşvîkçisidir ve ilme saygı ile doludur. İslâmiyet, ilme maldan daha çok kıymet vermiştir. Muhammed aleyhisselâm, dâimâ ilim öğrenmeyi ve yaymağı emretmiş, Eshâbı da, bu yolda çalışmışlardır.

Bugünkü fen ve medeniyetin, eski ve yeni eserlerin ve edebiyatın koruyucuları, Emevîler, Abbasîler, Gaznelîler ve Osmanlılar zamanındaki müslümanlar olmuştur). Davenportun yazısı tamam oldu.

Buraya kadar bazı parçalarını yazdığımız Davenportun İngilizce kitabı, misyonerler tarafından piyasadan toplanarak, yok edilmek istenmiştir. Hindli Rahmetullah efendinin (İzhâr-ülhak) kitabının ikinci cildinde, (İslâmda cihâd)ın ne olduğu uzun yazılıdır. [Rahmetullah efendi, 1306 [m. 1889] da Mekkede vefât etti. ]

3 –  (İslâm dîninde Kur’an-ı kerim, aynı zamanda kanûn hüviyyetindedir. Kur’an-ı kerimde, hırsızlık yapanların elinin kesilmesi gibi çok şiddetli, bugün için zâlimâne olarak kabûl edilecek bazı hükmler var) imiş.

Bu iddiâ da yanlıştır. Kur’an-ı kerimde hırsızlık yapanların elinin kesilmesi emri vardır. Fakat burada hırsızdan maksat, büyük bir vahşet ile evlere saldıran ve mal yağma eden kimselerdir. Bunlar yakalandıkları zaman ellerinin kesilmesini, Kur’an-ı kerim emretmiştir. Fakat, bu cezâyı tatbîk edebilmek için çeşidli şartlar vardır. Bu şartlar bulunmıyan hırsızın eli kesilmez. Halîfe Ali, kıtlık zamanında yiyecek çalan kimselerin elinin kesilmemesini emretmişti. Bugün bu cezâ İslâm devleti ismini taşıyan bazı memleketlerde yanlış tatbîk olunuyorsa, burada kusur islâm dîninde değil, bunu yanlış tatbîk edenlerdedir. İslâm dîninin esaslarını doğru tatbîk eden hakîkî müslüman devletlerde tatbîk edilmemiştir. Çünkü, islâm devletlerinde bu cezâyı tatbîk edecek vak’a zuhûr etmemiştir. Bunun da sebebi, Kur’an-ı kerimde, bu suçları işleyenler için bildirilmiş olan, ağır cezâlardır. İslâm devletlerinde had cezâlarını hâkimler dahî affedemez. Had cezâsını Îcap eden suç işleyenlere, cezâları herkesin gözü önünde tatbîk edilir. Bu ağır cezâlara çarptırılmak korkusundan, kimse bu suçları işlemez, işleyemez.

Şimdi birâz da hıristiyanların ellerindeki (Kitap-ı mukaddes)i karıştıralım:

Matta İncîlinin 18. bâbının sekizinci âyetinde şöyle yazılıdır: (Îsâ dedi ki, Elin ve ayağın seni sürçtürürse, onu kes, kendinden at. Sana, topal veya çolak olarak hayata girmek, iki el ve ayağın olarak ebedî ateşe atılmaktan daha iyidir. )

Tevrâtın (Hurûc) kitabının 31.  bâbının ondördüncü âyetinde, (rabbe mukaddes olan Cumartesi günü her kim iş işlerse, katlolunacaktır) denilmektedir.

Demek oluyor ki, büyük günah işleyenlerin elinin ve ayağının kesilmesinin uygun olduğu, Tevrât ve İncîlde yazılıdır.

Doktorun verdiği ilâc hastaya acı gelebilir. Onu faydasız, hattâ zararlı zannedebilir. Fakat, tabîbin ilmine güvenip de, ilâcı kullanınca, şifâ bulur. Kalb, ruh ve beden hastalıklarının mutlak tabîbi olan Allahü teâlâ da, hırsızlık hastalığına en te’sîrli ilâç olarak, hırsızın elinin kesilmesini emreyledi. Her müslüman bu emri bilince ve birkaç hırsızın elinin kesildiği işitilince, korkudan kimsede hırsızlık huyu kalmaz. Hırsızlık hastalığı yok olur. İnsanlar malının çalınması üzüntüsünden ve çeşidli zararlardan kurtulur.

Kimsenin eli de kesilmez olur.

4 –  (İslâm dîni, insandan irâde kuvvetini almakta, her şeyi (Kader)e, (Kısmet)e bağlıyarak, insanları hiç bir şey yapmaz, tenbel ve âtıl bırakmakta) imiş.

Bu da, tamamiyle yanlış bir iddiâdır. İslâm dîni insanlara dâimâ, çalışmak, aklını doğru kullanmak, her türlü yeniliği öğrenmek, muvaffak olmak için her türlü meşru çâreye başvurmak ve hiç bir zaman yorulmamak ve usanmamak husûslarını emretmektedir. Allahü teâlâ, kullarından kendi işlerine, kâbiliyyetlerine göre karar vermelerini ve bu işleri ona göre yapmalarını emretmektedir.

Kısmet kelimesinin mânası büsbütün başkadır. Bir müslüman ancak her hangi bir işte aklını kullandığı, her çâreye başvurduğu ve son derecede çalıştığı hâlde, bir başarıya ulaşamazsa, me’yûs olmamalı ve bu sonucun, Allahü teâlânın kendisi için münâsib gördüğü bir husûs olduğunu kabûl ederek, kısmetine râzı olmalıdır. Yoksa hiç bir şey yapmadan, çalışmadan, öğrenmeden ve bilmeden yan gelip ve ağzını havaya açarak kısmetini beklemek, islâmiyette yoktur. Böyle yapmak büyük günahtır. Allahü teâlâ Necm sûresinin otuzdokuzuncu âyetinde meâlen, (İnsana [âhirette] ancak dünyada çalışarak [ihlâs ile] yaptığı işler fayda verir) buyurmuştur. Aşağıda, islâm dîninde ilim ve fenden bahsederken müslümanların öğrenmeye ve çalışmaya ne kadar önem verdiklerini göreceğiz.

İnsanlar, bâzan her şeye başvurdukları ve çok çalıştıkları hâlde, istediklerine nâil olamazlar. İşte o zaman, bu işte kendi ellerinde olmıyan bir kudret bulunduğunu ve bu kudretin insanların yaşamaları ve muvaffakiyetleri üzerinde müessir olduğunu ve onlara yön verdiğini kabûl ederler. İşte kısmet budur. Kısmet aynı zamanda büyük bir tesellî kaynağıdır. (Ben vazîfemi yaptım, fakat ne yapayım ki kısmetim bu imiş) diyen bir müslüman, bir işte başarısız olsa bile, Ümitsizliğe kapılmaz ve büyük bir iç huzuru ile çalışmaya devam eder. İnşirâh sûresinin beşinci âyeti ve devamında meâlen, (Güçlükle berâber şüphesiz bir kolaylık vardır. Evet muhakkak güçlükle berâber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş ve hâcetini yalnız Rabbinden iste) buyurulmuştur. Bunun mânası muvaffakıyyetsizlikten Ümitsizliğe düşmeyip çalışmaya devam etmenin lâzım olduğudur. Hâlbuki, yalnız maddî husûslara önem veren başka bir din sâliki veya hiç bir dîne inanmıyan kimse, böyle bir vaziyet karşısında Ümidini, cesaretini, çalışma azmini kaybeder ve bir daha çalışamaz hâle gelir. İkinci Cihân Harbinden sonra, bütün dünya (Kısmet)e inanmaya başlamıştır. Birçok Avrupa ve Amerika neşriyatında, (Müslümanların kısmet dedikleri şey, meğese ne kadar doğru imiş. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hâdiseleri değiştirmek imkânı yoktur) denilmektedir. Bir felaket karşısında kalan, sevdiklerini, malını, mülkünü kaybeden bir kimse, ancak kadere, kısmete inanarak ve Allahü teâlâya (Tevekkül) ederek tesellî bulabilir ve yeniden hayata döner. Tevekkül, en büyük tesellî kaynağıdır. Ama yine tekrar edelim ki, tevekkül etmeden evvel islâmiyetin emirlerine uymak, aklını tam kullanmak, bütün çârelere başvurarak her derdin devâsını aramak şarttır.

5 –  (İslâm dîni, fâizi men etmekte ve böylece dünyada bugün kurulmuş olan ekonomik sistemin aleyhinde bulunmakta) imiş.

Bu da, tamamen yanlış bir iddiâdır. İslâm dîni, kazancı değil, ödünç vermeyi değil, tefeciliği, ödünç verilenleri sömürmeyi men eder. Yoksa sırf ticârî maksadlarla ve dürüst yoldan elde edilen bir kazanç, İslâm dîninin men ettiği değil, bil’aks takdîr ve teşvîk ettiği bir kazançtır. Peygamberimiz, (Allahü teâlâ tüccârı sever, tüccâr Onun sevgilisidir) buyurmuştur ve kendisi de ticâret yapmıştır. Kendi başına iş yapamıyan bir kimsenin parasını bir arkadaşına veya bir şirkete emânet ederek, elde ettiği kazanca ortak olması, İslâm ticâret ahkâmında önemli yer almaktadır. Bir kimsenin fâizsiz ticârî işler yaparak para kazanan bir bankanın kazancından aldığı hisse, tamamiyle helâldir. Fâizsiz çalışan bankalar ve bunların faydaları, (Se’âdet-i Ebediyye) kitabımızda uzun yazılıdır. İslâmın men ettiği fâizin, Tevrâtta da haram edilmiş olduğu, Mâide sûresinde bildirilmektedir. Nitekim, Tevrâtın Tesniye kısmının yirmidördüncü bâbı, ondokuzuncu âyetinde, (Din kardeşine hiçbirşeyi fâiz ile verme! Ecnebîye fâiz ile verebilirsin) yazılıdır.

6 –  (İslâm dîni ilme ve fenne düşman) imiş.

İslâmiyete ilim ile nasıl karşı durulabilir?İslâmiyet, ilmin tâ kendisidir. Kur’an-ı kerimin birçok yeri, ilmi emretmekte, ilim adamlarını övmektedir. Meselâ Zümer sûresinin dokuzuncu âyetinde, Allahü teâlâ meâlen (Bilen ile bilmeyen hiç bir olur mu?Bilen elbette kıymetlidir) buyurmaktadır.

Peygamberimizin ilmi öven ve teşvîk buyuran sözleri o kadar çoktur ve meşhûrdur ki, gayri müslimler dahî bunları bilmektedir. Meselâ, (İhyâ-ül-ulûm) ve (Mevdû’ât-ül-ulûm) kitaplarında, ilmin fazîleti anlatılırken, (İlm, Çinde de olsa alınız) hadis-i şerifi yazılıdır. Bu dünyanın en uzak yerinde ve kâfirlerde de olsa, gidip ilim öğreniniz, demektir. Bir hadis-i şerifte de, (Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz, çalışınız) buyuruldu. Bu emre göre, bir ayağı mezarda olan seksenlik ihtiyârın da çalışması lâzımdır. Öğrenmesi ibâdettir. Bir defa da, Resûlullah, (Yarın ölecekmiş gibi âhirete ve hiç ölmiyecekmiş gibi dünya işlerine çalışınız) buyurdu. Bir defa da, (Bilerek yapılan az bir ibâdet, bilmiyerek yapılan çok ibâdetten daha iyidir) buyurdu. Bir kere de, (Şeytanın bir âlimden korkması, câhil olan bin âbidden korkmasından daha çoktur) buyurdu. İslâm dîninde kadın kocasının izni olmadan nâfile hacca gidemez. Sefere, misafirliğe gidemez. Fakat kocası öğretmezse ve izin vermezse, ondan izinsiz, ilim öğrenmeye gidebilir. Görülüyor ki, Allahü teâlânın sevdiği, büyük ibâdet olan hacca izinsiz gitmesi günah olduğu hâlde, ilim öğrenmeye izinsiz gitmesi günah olmuyor. Peygamberimiz bize bildiriyor ve (Nerede ilim varsa, orada müslümanlık vardır. Nerede ilim yoksa, orada kâfirlik vardır!) buyuruyor. Burada da ilmi emretmektedir. Her müslümanın, önce din, sonra dünya bilgilerini öğrenmesi lâzımdır.

İslâmiyetin fenne düşman olduğu da, iddiâ edilemez. Fen, (Mahlûkları, hâdiseleri görmek, inceleyip anlamak ve deneyip benzerini yapmak) demektir ki, bu üçünü de, Kur’an-ı kerim emretmektedir. Fen bilgilerine, sanata ve en modern harp silâhlarını yapmaya uğraşmak, farz-ı kifâyedir. Düşmanlardan daha çok çalışmamızı dînimiz emretmektedir. Peygamberimizin fenni emreden pek canlı sözlerinden birkaçı, (Se’âdet-i Ebediyye) kitabının birinci kısm, yirmidördüncü sayfasında yazılıdır. İslâmiyet, fenni, tecrübeyi, müsbet çalışmayı emreden dinamik bir dindir.

Avrupalılar, fen bilgilerinin çoğunu ve hepsinin temelini İslâm kitaplarından aldılar. Avrupalılar, dünya tepsi gibi düz, etrâfı duvar çevrili zannederken, müslümanlar dünyanın yuvarlak olup, kendi etrâfında döndüğünü biliyorlardı. Hattâ Mûsul civârındaki Sincar sahrasında, meridyenin uzunluğunu ölçerek bugünkü gibi buldular. (Şerh-i mevâkıf) ve (Ma’rifetnâme) kitapları, bunları uzun olarak yazmaktadır. 581 [m. 1185] yılında vefât eden Nûrüddîn Batrûcî, Endülüs İslâm Üniversitesinde astronomi profesörü idi. (El-hayat) kitabında, bugünkü astronomiyi yazmaktadır. Galile, Kopernik, Newton, dünyanın döndüğünü müslüman kitaplarından öğrenip söyleyince, bu sözleri suç sayıldı. Galile yukarıda da bildirdiğimiz gibi, papazlar tarafından muhâkeme edilip, habsolundu. Eski islâm medreselerinde ayrıca fen dersleri vardı. Endülüs medreseleri bu husûsta bütün dünyaya rehber olmuştu.

Hastalıkların mikroblardan geldiğini ilk bulan, İslâm medeniyetinin yetiştirdiği İbni Sînâdır. Bundan 900 sene evvel (Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki bunları görecek bir âletimiz yoktur) demiştir. [İbni Sînâ Hüseyn, 428 [m. 1037] de Hemedanda vefât etti. ]

Büyük islâm hekimlerinden Ebûbekr Râzî (854-952), ilk defa olarak o zamana kadar aynı hastalık sanılan kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı ayrı hastalıklar olduğunu bulmuştur. Bu islâm hekimlerinin eserleri ortaçağda ders kitabı olarak bütün dünya üniversitelerinde okutulmakta idi. Batıda akıl hastaları (şeytan tarafından tutulmuş kimseler) olarak canlı canlı yakılırken, doğuda müslüman memleketlerinde bunların tedâvîsi için özel hastahâneler kurulmuştu.

Bugün, aklı başında olan herkes, maddî ilim ile fennin evvelâ müslümanlar tarafından kurulduğunu kabûl etmektedir. Batılı ilim adamları da, bunu tasdik etmektedirler. İslâm ülkelerine sızarak ve müslüman görünerek, sözlerini dinletmek imkânını bulan bazı islâm düşmanları, fennin yeni buluş ve imkânlarını, yaptıkları yeni silâhları anlatıp (Bunlar gâvur îcâdıdır, bunları kullananlar kâfir olur) diyerek, câhilleri aldattılar. Allahü teâlânın (her şeyi öğreniniz!) emrini unutturdular. Bu hâl, müslümanların ilimde ve fende geri kalma sebeplerinden biri oldu. Batı, yeni âlet ve silâhlarla üstünlük kazandı. İslâm düşmanları, bir taraftan müslümanları, böyle, aldattılar. Diğer taraftan da, müslümanlar fenni beğenmiyor, maddî ilimleri istemiyorlar, müslümanlık gericiliktir, yobazlıktır diyerek, gençleri islâmiyetten ayırmaya, islâmiyeti içerden yıkmaya çalıştılar.

Matbaacılığın Osmanlı idaresi altında bulunan islâm memleketlerine Avrupadan ancak 200 sene sonra gelmesini, (islâm dîni matbaa ile kitap basmayı men eder) tarzında îzâh etmeye kalkanlar tamamiyle yanılmaktadırlar. Matbaacılığın Türkiyeye gelmesinin gecikmesine, kitaplar basılırsa işsiz kalacaklarından korkan kitap müstensihleri, yâni para karşılığında kitap yazanlar sebep olmuştur. Bunlar, matbaanın Türkiyeye gelmemesi için türlü propagandalar yapmışlar, divitlerini bir tabuta koyarak,Bâb-ı Âliye kadar yürümüşlerdir. Hattâ -aşağıda kendilerinden bahs edeceğimiz- “yobazlardan” faydalanarak bunların ötede beride (Matbaacılık islâmiyete aykırıdır) tarzında konuşmalarını sağlamışlardır. Hâlbuki bu kimselerin islâmiyeti şahsî menfaatlerine âlet etmek istediklerini gören Osmanlı Pâdişâhı, sultan üçüncü Ahmed Hân, sadrazamı Dâmâd İbrâhîm Pâşanın da yardımı ile, bu işi kökünden hâl etmek için, islâm dîninin en büyük reîsi olan Şeyh-ül-islâmdan matbaacılık hakkında bir fetvâ taleb etmiştir. [Ahmed hân, 1149 [m. 1736] da vefât etti. ] O zamanki Şeyh-ül-islâm Abdüllah Efendi tarafından verilen fetvâ, (Behcet-ül-fetâvâ) fetvâ kitabının ikiyüzaltmışikinci sayfasında şöyle yazılıdır:

(İlm, fen ve ahlâk kitaplarını, matbaada kalıba alarak, az zamanda ve kolaylıkla çok kitap basmak, faydalı kitapların ucuz elde edilmelerine ve her yere yayılmalarına sebep olacağı için, matbaa yapılmasının câiz ve güzel olduğunu bildirir fetvâ verildi). Bu fetvâ, matbaacılık hakkında çıkarılan (islâmiyete aykırıdır) iddiâsının ne kadar yanlış olduğunu göstermeye yeter. Yukarıda kullandığımız (Yobaz) kelimesi, kaba, câhil, bozuk ve sapık düşüncelerini ve siyâsî kanaatlarını din bilgisi olarak ileri süren kimse demektir. Bozuk düşüncelerini, yanlış kanaatlarını kabûl ettirmek için, din bilgilerini yanlış söyler. Bunlardan bazıları, taşıdıkları etiketlerinden, sığındıkları kanûn maddelerinden, çoğu da müslümanların îmanlarını istismâr etmekten güç alırlar. Büyük halk kütlelerini arkalarına takarak ihtilâl çıkarmaya, bölücülüğe, kardeş kavgasına sebep olurlar. Yobazların en zararlısı ve en tehlikelisi, mal, para, makam elde etmek için yabancı ideolojilerin, dinde reformcuların ve mezhepsizlerin propagandalarını yaparak, milletin îmanını, ahlâkını bozan, satılmış, din ve fen ve siyâset yobazlarıdır. Yobazları üçe ayırabiliriz:

1 –  Din ve dünya bilgilerinden mahrum olan, fakat kendilerini ilim adamı, akıllı sanan (Câhil yobazlar)dır. Bunlar, bölücülük yaptıkları gibi, din düşmanlarına çabuk aldanıp, zararlı yollara kolayca sürüklenebilirler, Osmanlı tarihini kana boyayan Patrona Halil, Kabakçı Mustafâ, mehdî olduğunu iddiâ eden kızılbaş Celâlî gibi kimseler bu kısm yobazlardandır.

2 –  Yobazların ikinci kısmı, (Din yobazları)dır. Bunlar kötü din adamlarıdır. İlmleri biraz varsa da, sinsi maksadlarına, mala ve mevkı’e kavuşmak için, bilmediklerini veya bildiklerinin tersini söylerler ve yaparlar. İslâmiyetin dışına çıkarlar. Kötülük yapmakta, dîni yıkmakta, câhillere nümûne olur, rehberlik ederler. İslâm dîninde büyük yaralar açan Abdüllah bin Sebe’ ve Ebû Müslim Horâsânî ve Hasen Sabbah ve Samavne kadısı oğlu şeyhBedreddîn ve Osmanlı padişâhlarının şehit edilmelerine fetvâ veren din adamları ve vehhâbîlik fitnesini ortaya çıkaran Necdli Abdülvehhab oğlu Muhammed ve Mısrdaki mason locası başkanı Cemaleddîn-i Efgânî ve Kâhire müftîsi mason Muhammed Abduh ile çömezi Reşid Rıza ve Mısrlı Hasen el-Bennâ ileSeyyidKutb ve İstanbulda islâmiyete saldıranlardan doktor Abdüllah Cevdet ve Hindistânda İngilizlerin islâmiyete hücûmlarına vâsıta olan münâfık AhmedKâdıyânî ve Pâkistanlı Ebülâlâ Mevdûdî ve benzerleri, yeni türeyen reformcular ve mezhepsizler ve din adamı şekline girerek, Osmanlı Devletinin yıkılmasına çalışan meşhûr ingiliz câsûsu Lavrens hep bu kısmdaki yobazlardandır. [Cemâlüddîn Efgânî, 1314 [m. 1897] de öldü. ]Bunlar, müslümanların din duygularını, îmanlarını sömürerek, İslâm dînini içerden yıkmaya çalışmışlardır.

Büyük İslâm âlimi imam-ı AhmedRabbânî, (Mektûbât) kitabının kırkyedinci mektûbunda,kötü din adamlarından acı acı şöyle şikâyet etmektedir: (Dünyalık peşinde olan din adamlarının sözlerini dinlemek, [kitaplarını okumak], zehir yimek gibi zararlıdır. Kötü din adamlarının zararları, bulaşıcıdır. Cemiyetleri bozar, milletleri parçalar. Geçmişte İslâm devletlerinin başlarına gelen felaketlere hep kötü din adamları sebep oldu. Devlet adamlarını doğru yoldan bunlar saptırdı. Peygamberimiz (Müslümanlar yetmişüç fırkaya bölünecek. Bunların yetmişikisi Cehenneme gidecek. Yalnız bir fırkası Cehennemden kurtulacak!) buyurdu. Doğru yoldan ayrılan bu yetmişiki sapık fırkanın reisleri, hep kötü din adamları idi. Câhil bir yobazın zararının başkalarına bulaşması az görülmüştür. Câhil ve sapık tekke şeyhleri de, kötü din adamlarıdır. Bunların da zararları başkalarına bulaşır).

Otuzüçüncü mektûbunda diyor ki,Peygamberimiz, (Kıyâmet gününde, en şiddetli azâb görecek kimse, Allahü teâlânın kendi ilminden, kendisini faydalandırmadığı âlimdir) buyurdu. Allahü teâlânın kıymet verdiği ve herşeyin en şereflisi olan ilmi, mal, mevkı’ kapmaya ve başa geçmeye vesîle edenlere, bu ilim zararlı olmaz mı?Hâlbuki, dünyaya düşkün olmak, Allahü teâlânın hiç sevmediği birşeydir. O hâlde, Allahü teâlânın kıymet verdiği ilmi, Onun sevmediği yolda harc etmek, çok çirkin bir iştir. Onun kıymet verdiğini kötülemek, sevmediğini de kıymetlendirmek, yükseltmek demektir. Açıkçası, Allahü teâlâya karşı durmak demektir. Ders vermek, vaaz etmek ve dînî yazı, kitap, mecmû’a çıkarmak, ancak, Allah rızası için olduğu vakit ve mevkı’, mal ve şöhret kazanmak için olmadığı zaman faydalı olur. Böyle hâlis, temiz düşünmenin alâmeti de, dünyaya düşkün olmamaktır. Bu belâya düşmüş, dünyayı seven din adamları, hakîkatta dünya adamlarıdır. Kötü âlimler bunlardır. İnsanların en alçağı bunlardır. Din, îman hırsızları bunlardır. Hâlbuki bunlar, kendilerini din adamı, âhiret adamı ve insanların en iyisi sanır ve tanıtır. Allahü teâlâ bunlar için, Sûre-i Mücâdelenin onsekiz ve ondokuzuncu âyetlerinde meâlen, (Onlar, kendilerini müslüman sanıyor. Onlar son derece yalancıdır. Şeytan onlara musallat olmuştur. Allahü teâlâyı hâtırlamaz ve ismini ağızlarına almazlar. Şeytana uymuşlar, şeytan olmuşlardır. Biliniz ki, şeytana uyanlar ziyân etti. Ebedî saadeti bırakıp sonsuz azâba atıldı) buyuruyor. Büyüklerden biri şeytanı boş oturuyor, insanları aldatmakla uğraşmıyor görüp, sebebini sorar. Şeytan cevap olarak, (Zamanın din adamı geçinen, kötü âlimleri, insanları yoldan çıkarmakta, bana o kadar yardım ediyor ki, bu mühim işi yapmama lüzûm kalmıyor) demiştir. Doğrusu, zamanımızda islâmiyetin emirlerini yapmaktaki gevşeklikler ve insanların dinden yüz çevirmesi, hep din adamı perdesi altında söylenen sözlerden, yazılardan ve bu adamların bozuk niyetlerinden dolayıdır. [Din adamları üç kısmdır:Akıl sahibi, ilim sahibi, din sahibi. Bu üç sıfatı da birlikte taşıyan din adamına (Din âlimi) denir. Bir sıfatı noksan olursa, onun sözüne güvenilmez. İlim sahibi olmak için, akıl ve nakil ilimlerinde mütehassıs olmak lâzımdır. ]

Dünyaya gönül kaptırmıyan, mal, mevkı’, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdâsında olmıyan din âlimleri, âhiret adamlarıdır. Peygamberlerin vârisleri, vekîlleridir. Mahlûkların en iyisi bunlardır. Kıyâmet günü, bunların mürekkebi, Allahü teâlâ için cânını veren şehitlerin kanı ile tartılacak ve mürekkeb, daha ağır gelecektir. (Âlimlerin uykusu ibâdettir) hadis-i şerifinde medh edilenler, bunlardır. Âhiretteki sonsuz nîmetlerin güzelliğini anlıyan, dünyanın çirkinliğini ve kötülüğünü gören, âhiretin ebedî, dünyanın ise fânî, geçip tükenici olduğunu bilen onlardır. Bunun için kalıcı olmayan, çabuk değişen ve biten şeylere bakmayıp, bâkî olana, hiç bozulmıyan ve bitmiyen güzelliklere sarılmışlardır. Âhiretin büyüklüğünü anlıyabilmek, Allahü teâlânın sonsuz büyüklüğünü görebilmekle olur. Âhiretin büyüklüğünü anlıyan da, dünyaya hiç kıymet vermez. Çünkü, dünya ile âhiret birbirinin zıddıdır. Birini sevindirirsen öteki incinir. Dünyaya kıymet veren, âhireti gücendirir. Dünyayı beğenmiyen de, âhirete kıymet vermiş olur. Her ikisine birden kıymet vermek veya her ikisini aşağılamak olamaz. İki zıd şey bir araya getirilemez. [Ateş ile su bir arada bulundurulamaz. ]

Tasavvuf büyüklerinden bazısı, kendilerini ve dünyayı tamamen unuttuktan sonra, birçok sebepler, faydalar için, dünya adamı şeklinde görünürler. Dünyayı seviyor, istiyorlar sanılır. Hâlbuki, içlerinde hiç dünya sevgisi, arzusu yoktur. Sûre-i Nûrun otuzyedinci âyetinde meâlen bildirdiği gibi, (Bunların ticâretleri, alış-verişleri, Allahü teâlâyı hâtırlamalarına hiç mani olmaz). Dünyaya bağlı görünürler. Hâlbuki, hiç bağlılıkları yoktur. Hâce Behâüddîn-i Nakşibend Buhârî buyuruyor ki, (Mekke-i mükerremede Minâ pazarında, genç bir tâcir, aşağı yukarı, ellibin altın değerinde alış-veriş yapıyordu. O esnâda, kalbi, Allahü teâlâyı bir an unutmuyordu). [Behâüddîn-i Buhârî, 791 [m. 1389] de vefât etti. ]

3 –  Yobazların üçüncü kısmı, elinde üniversite diploması bulunan, fen adamı olarak ortaya çıkan (Fen yobazları)dır. Fen yobazları, gençlerin îmanlarını bozmak, bunları dinden, islâmiyetten ayırmak için, uydurdukları şeyleri fen bilgisi, tıb bilgisi, ilericilik olarak anlatır ve yazarlar. Din kitapları bu fen bilgilerine uymadığı için yanlıştır, bu bozuk kitaplara inanmak, bunların gösterdiği yolda yaşamak gericiliktir derler. Din yobazları, din bilgilerini değiştirdikleri gibi, fen yobazları, fen bilgilerini değiştirerek İslâmiyete saldırmaktadırlar. İslâmiyeti iyi bilen ve üniversitede iyi yetişmiş olan akıllı bir kimse, bunların sözlerinin ilme, fenne uymadığını, fen ve din câhili olduklarını hemen anlar ise de, gençler, talebeler, bunların etiketlerine aldanarak, yalanlarına inanır, felakete sürüklenirler. Böylece islâm topluluğunu parçalarlar. Fen yobazları üzerinde, (Se’âdet-i Ebediyye) kitabında geniş bilgi verilmiştir.

Yobazların yukarıda yazılı her üç kısmı da, islâm memleketlerine ve tertemiz islâm dînine çok zararlı olmuş ve olmaktadırlar. İslâmiyeti içerden yıkmaya çalışan böyle münâfıklar, zındıklar şimdi de vardır. Allahü teâlâya şükrler olsun ki, eski güc ve kuvvetlerinden çok şey kaybetmişlerdir. Bugün islâm âlemi, Allahü teâlânın emrettiği gibi fennin bütün inceliklerini öğrenmeye çalışmakta ve ancak bu sâyede Batının fen ve teknolojisine ulaşılacağını bilmektedir. Ne yazık ki, Orta çağda ilim ve fende en önde olan müslümanlar, islâmiyete karşı olanların hîlelerine aldandıklarından ve islâm dîninin emirlerini ihmâl ettiklerinden, son zamanlarda bu husûslarda geri kalmışlardır.

Demek oluyor ki, islâm dîni her husûsta kusursuz ve bugün içerisine girmekte olduğumuz yirmibirinci asrın şartlarına tamamen uygun bir dindir. İlmi, fenni ve adaleti emreder, miskinliği men eder ve Avrupanın ancak ondokuzuncu asırda n îtibaren te’sîs etmeye başladığı sosyal nizâmın kurucusu ve koruyucusudur. Kitabımızda, bu husûsta geniş bilgi vermeye, yerimiz müsâid değildir. Müslüman kardeşlerimiz ve müslümanlığı merak eden diğer din sâlikleri, islâm dîni ile SosyalNizâm arasındaki münâsebetleri (Se’âdet-i Ebediyye) kitabında bulacaklardır. Onlara bu kitabı okumalarını tavsiye ederiz.