İSLÂM DÎNİNE GÖRE KURBÂN AHKÂMI - ÖNSÖZ - kainatingunesi.com

İSLÂM DÎNİNE GÖRE

KURBÂN AHKÂMI


Yayına Hazırlayan:

Prof. Dr. Ramazan Ayvallı

Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi

Em. Öğretim Üyesi

[Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı Mütevellî Hey’et Üyesi ve Yüksek İstişâre Kurulu Başkanı]

Zilkade 1437 –  Ağustos 2017

İSTANBUL

 

ÖNSÖZ

Her şeyi yoktan var eden, varlıkta durduran, bizlere ve bütün canlılara rızıklarını ve muhtâç oldukları her şeyi lutfeden Allahü teâlâ’yahamd ü senâ”; geçmiş ve gelecek bütün mahlûkâtın en üstünü, iki cihânın güneşi, dünyâ ve âhıretin Efendisi, Allahü teâlânın en sevgili kulu, Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselâma; temiz “Ehl-i Beyt”ine ve şerefli “Eshâb”ına “salât ü selâm”; onları sevenlere ve izlerinde gidenlere de hayır duâlar ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Bu “hamdele” ve “salvele” vazîfelerinden sonra belirtelim ki, “Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı”nın Mütevellî Hey’et Başkanı muhterem Fahreddîn Tacar Ağabeyimizin “Kurbân İbâdeti” konusunda, benden bir risâle / broşür hâzırlamamı ricâ etmesi üzerine, elinizdeki mütevâzı çalışma meydâna gelmiştir.

Ma’lûm olduğu üzere, yaşamaktan maksat iyi işler yapmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını imtihân edip ortaya çıkarmak için ölümü de, hayâtı da yaratan O’dur…” (Mülk, 2) buyurmuştur. Aslında bütün insanların yaratılmalarındaki maksad da, Allahü teâlâya ibâdet etmeleridir. Yine Allahü teâlâ, “Cinnîleri ve insanları, ancak (beni bilmeleri, tanımaları) bana ibâdet etmeleri için yarattım” (Zâriyât, 56) buyurmuştur.

 Allahü teâlâya ibâdet için yaratılan insanlar, O’nun râzı olduğu işleri yaparlarsa, “İbâdet” etmiş olurlar. Allahü teâlânın rızâsı da, yapılmasını kesin olarak emrettiği farzları yerine getirmekte ve yasak ettiği harâmlardan kaçınmaktadır.

Bilindiği gibi ibâdetler üç kısımdır: 1- Beden ile yapılanlar (Namaz ve Oruç gibi), 2- Mal ile yapılanlar (Zekât,  Sadaka-i Fıtır ve Kurbân gibi), 3- Hem beden, hem de mal ile yapılan (Hac ve Umre gibi) ibâdetlerdir.

İnsanlar, en büyük ve en son Peygamber olan Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm) tarafından teblîğ edilmiş olan îmân, ibâdet ve ahlâk esâsları ile, ma’nen ve mâddeten yükselmeye, üstünlük ve şeref sâhibi olmaya, dünyâ ve âhiret saâdetlerine kavuşmaya da’vet edilmişlerdir.

Böylece insanlar, âlemlerin ve bütün mahlûkların yaratıcısı olan ve bütün ni’metleri, iyilikleri gönderen Allahü teâlâya ibâdet etmeye, ancak O’na boyun bükmeye, O’na duâ etmeye, O’ndan yardım istemeye, O’na sığınmaya çağırılmışlardır. Nitekim Allah’a kulluk hakkında, Kur’ân-ı kerîm’de meâlen, “Yalnız Sana ibâdet (kulluk) ederiz ve yalnız Sen’den yardım isteriz” (Fâtiha sûresi, 4) buyurulmaktadır.

Müslümânlara bedenî ve mâlî ibâdetlerden bazıları, Hicretin ikinci yılında emredildi. Hicretin 2. yılı olaylarından biri, müdâfaa için cihâda izin verilmesidir.

Bunun yanında, Hicrî ikinci senede, daha önce Kudüs’e, Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılınırken, Allahü teâlânın emriyle, Kâ’be-i şerîfe’ye doğru namaz kılınmaya başlanmıştır. Kıblenin Mescid-i harâm (Kâ’be-i muazzama) olduğunu bildiren Bakara sûresinin 144. âyeti nâzil olunca, müslümânların kıblesi, Kâ’be-i şerîfe oldu.

Kıblenin Kâ’be-i muazzama olmasından bir ay ve hicretten de 18 ay sonra, Şa’bân ayının 10. günü, Bedir gazâsından da bir ay önce, oruç farz kılındı.

Yine o senede (Hicretin 2. senesinde), Ramazân ayında, “Terâvîh namazı” kılınmaya başlandı ve “Sadaka-i fıtır” vermek vâcip oldu. 

Kezâ hicretin 2. senesinde Ramazân ayında “Zekât vermek” de farz oldu.

Yine hicretin 2. yılında Zilhicce ayında, “Kurbân kesmek” ve “Bayram namazı” kılmak vâcip oldu.

Bilindiği üzere, bazı mekânlar emsâlinden daha mukaddes, bazı insanlar akrânından daha muhterem kılındığı gibi, bazı zamanlar da benzerlerine nazaran çok daha kudsî, mukaddes ve mübârek kılınmıştır.

Allahü teâlâ, kullarına çok merhamet ettiği, acıdığı için, bazı gecelere, günlere ve aylara husûsî kıymet vermiş; bu gece, gün ve aylardaki, duâ, tevbe, namaz, oruç, kurbân ve hac gibi ibâdetleri kabûl edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibâdet yapmaları, duâ ve tevbe etmeleri için böyle gece, gün ve ayları birer sebep kılmıştır. Böyle gün ve geceleri ihyâ etmeli ve saygı göstermelidir. Saygı göstermek, harâm işlememekle olur.

Dînimizde husûsî kıymet verilen mübârek geceler [hicrî-kamerî sene içerisindeki kronolojik sırasına göre] şunlardır:

1 Muharrem [Müslümânların hicrî yılbaşı] Gecesi, Aşûre [10 Muharrem] Gecesi, Mevlid [12 Rebîu’l-evvel] Gecesi, Regâib [Receb-i şerîfin ilk Cuma] gecesi, Mi’râc [Receb-i şerîfin 27.] Gecesi, Berât [Şa’bân-ı muazzamın 15.] Gecesi, Kadir Gecesi, Fıtır [Ramazân] Bayramı gecesi, Arefe [9 Zilhicce] Gecesi, Kurbân Bayramı [10 Zilhicce] Gecesi.

Bildirilen bu on geceden başka, Fıtır (Ramazân) ve Kurbân bayramlarının diğer geceleri, Zil-hicce ayının ilk on gecesi [yukarıda zikredilenler dışındaki 8 gece], Muharremin ilk on gecesi [yine yukarıda mezkûr olanlar dışındaki 8 gece] ve her Cuma ve Pazartesi gecesi de mübârektir.

Kurbân bayramının bulunduğu aya “Zi’l-hicce ayı” denir. Bu ay (Zi’l-hicce), hem “el-Eşhüru’l-hurum = Eşhür-i hurum” denilen “harâm aylar”dan, hem de “eşhüru’l-hac” denilen “hac ayları”ndandır.

Dînî literatürümüzde, aylarla ilgili 3 önemli ıstılâh / ta’bîr / terim vardır:

Bunlardan birincisi: “Eşhür-i hurum” denilen “Harâm aylar” ki bunlar “Muharrem el-Harâm”, “Recebü’l-ferd”, “Zil-ka’de” ve “Zil-hicce” aylarıdır.

Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki:

“Allah’ın, gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, harâm [hürmetli] olan aylardır…..” [Tevbe, 36]

Bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur:

“Harâm aylar, Muharrem, Receb, Zilka’de ve Zilhicce aylarıdır.” [İbn-i Cerîr]

Ali Cürcânî ve Halebî’nin (rahmetullahi aleyhimâ) ifâde ettiklerine göre, İslâmiyet’ten evvel ve İslâmiyet’in ilk zamanlarında, kamerî sene aylarından Muharrem, Recep, Zilkâ’de ve Zilhicce aylarında harp etmek harâm idi. İslâmiyet’ten evvel, Arablar, Muharrem veya Receb aylarında harp edebilmek için, ayların yerlerini değiştirir, ileri veya geri alırlardı.

Peygamber Efendimiz, Vedâ hutbesinde “nesî”nin kalmadığı husûsunda; “Ey Eshâbım! Haccı tam zamânında yapıyoruz. Ayların sırası, Allahü teâlânın yarattığı zamandaki gibidir” buyurdu.

[“Nesî”: “Yer değiştirmek, geri bırakmak; “el-Eşhuru’l-hurum (harâm aylar)” denilen ayları değiştirmek, geri almak” demektir. Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruldu ki: “Nesî, küfürde ziyâde olmaktır. Kâfirler bununla aldatılır. Bir ayı helâl sayarlar. Başka sene ise, bu ayı harâm sayarlar…..” (Tevbe sûresi, 38)]

Aylarla ilgili dînî terimlerden ikincisi: “Eşhürü’l-hac” denilen “Hac ayları”dır; bunlar da “Şevvâl eş-şerîf”, “Zil-ka’de” ve “Zil-hicce” aylarıdır.

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde (meâlen) buyurdu ki:

“Hac (ayları), bilinen aylardır [Şevvâl, Zilka’de ayları ile Zilhicce’den on gündür.] İşte kim, o aylarda haccı, ihrâma girerek kendine farz yaparsa, artık hacda kadına yaklaşmak, günâh işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de (hac yâhut âhiret için) azık edinin, muhakkak ki azığın hayırlısı takvâdır ve ey aklı tâm olanlar, benden korkun.” (Bakara sûresi, 197) [“İhrâm”: “Mîkât denilen mahalde (yerde) hacca veya umreye niyet ederek, peştemal gibi dikişsiz iki parça örtüyü giymek ve telbiye getirmek sûretiyle, daha önce mubâh (serbest) olan bâzı şeyleri kendine harâm kılmak yâni bunları yapmaktan sakınmak” demektir.

Cenâb-ı Hak, diğer bir âyet-i kerîmede (meâlen) buyurdu ki: “Azık ve binek bakımından yoluna gücü yeten her kimsenin, o Beyt’i (Kâbe’yi) hac etmesi, insanlar üzerine Allahü teâlânın hakkıdır (farzdır).” (Âl-i İmrân sûresi, 97)

Esâs hac vakti, Arefe ve bayram günleri olmak üzere beş gündür. Nitekim, “Umre (ömre)” ta’rîf edilirken, “Hac zamânı olan beş gün ya’nî Arefe ve Kurbân bayramının dört günü dışında, istenildiği zaman ihrâma girip Kâbe-i muazzamayı tavâf etmek ve Safâ ile Merve arasında sa’y etmek (yürümek, koşmak), saçı kazımak veya kesmekten ibâret olan ibâdet” şeklinde bir ta’rîf yapılır.

[“Umre”ye “Hacc-ı asgar (küçük hac)” da denir. Umre, Hanefî ve Mâlikîlere göre sünnet-i müekkede(kuvvetli sünnet)dir. Şâfiîlere ve Hanbelîlere göre ise ömürde bir def’a farzdır. (Alâüddîn Haskefî, İbrâhîm Halebî).

“Hacc-ı ekber” ise, farz olan hacdır. (Kuhistânî).]

Üçüncü terime gelince, o da, “Eşhür-i selâse” ya’nî “Üç ay”lar terimi. Halkımız arasında “Üç Ay”lar diye anılan “Recebü’l-ferd”, “Şa’bânü’l-muazzam” ve “Ramazânü’l-mübârek” aylarının da, İslâm dîninde özel yerleri vardır.

Bilindiği üzere kurbân ibâdeti, dünyâya gönderilen ilk insan ve aynı zamanda ilk Peygamber olan Hazret-i Âdem’den beri bilinen ve yapılagelen bir ibâdettir.

Son İlâhî kitâbımız olan Kur’ân-ı kerîmde Hac sûresinin 34. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbânlık hayvânların üzerlerine O’nun adını anarak kurbân kesmeyi meşrû’ kıldık…”

Kurbân hayvânını fakîrlere veya hayır ve yardım cemiyetlerine diri olarak sadaka vermek kurbân olmaz. Kurbânlık hayvânı kesmek, kanını akıtmak şarttır.

Kurbân ibâdeti, Kur’ân-ı kerîmde [Bakara Sûresi, 67-71, 196; Mâide Sûresi, 2, 27, 95, 97, 103; Hac Sûresi, 34, 36-37; Sâffât Sûresi, 102-107; Fetih Sûresi, 25; Kevser Sûresi, 2] muhtelif yönleriyle beyân buyurulmaktadır. Bu konuda, Peygamber Efendimizin de birçok hadîs-i şerîfleri vardır.

İslâm âlimleri de, gerek konuyla alâkalı âyet-i kerîme tefsîrlerinde ve hadîs-i şerîf  şerhlerinde, gerekse fıkıh  kitaplarında kurbân hakkında çok değerli bilgiler vermişlerdir.

14 asırdan beri de, kurbânla mükellef olan bütün müslümânlar bu ibâdeti yapagelmişlerdir.

Bakara 196; Mâide 2, 95, 97 ve Fetih 25’te hacda kesilecek kurbânlar; Mâide sûresinin 27. âyetinde, Âdem aleyhisselâmın 2 oğlunun kestikleri kurbân; 103. âyetinde adak kurbânı; Hac sûresinin 36-37. âyetlerinde umûmî olarak kurbân ibâdeti; Sâffât sûresinin 102-107. âyetlerinde de Hazret-i İbrâhîm aleyhisselâm’ın kestiği kurbân zikrolunmuştur.

Kevser sûresinde ise, Peygamber Efendimize farz olan, fakat (Hanefî mezhebine göre) ümmetinden zengin olanlara vâcip kılınan, (Mâlikî, Şâfiî ve  Hanbelî mezheplerine göre ise sünnet-i müekkede olan) kurbân beyân buyurulmaktadır.

Bu küçük risâlemizde, inşâallah, Hanefî Mezhebine göre,  kurbân ibâdetini, bütün yönleriyle ele almak istiyoruz.  [Yeri geldikçe, dört hak mezhepten diğer üçünün bazı hükümlerine de temâs etmeye çalışacağız inşâallah.]

Bu kitapçığın hâzırlanmasında, içeride zikredilen Arabî ve Osmânlıca me’hazlerin (referansların/kaynakların) yanısıra, Hakîkat Kitâbevi  yayınlarından “Tâm İlmihâl Seâdet-i Ebediyye”, “İslâm Ahlâkı” gibi kitaplardan, âcizâne bizim de tertip heyetinde bulunduğumuz “Dînî Terimler Sözlüğü” (2 cild), “Yeni Rehber Ansiklopedisi” (20 cild) ve bugüne kadar 220 milyon insanın girip istifâde ettiği www.dinimizislam.com sitesinden de faydalanılmıştır. Burada, emeği geçenlere şükrân borçlu olduğumuzu ifâde etmeliyiz.

Bu bilgilerin okuyucularımıza faydalı olmasını ve muhlisâne ibâdetler yapmalarını Cenâb-ı Hak’tan hâlisâne temennî ediyoruz.

 

     08. 2017 – 09 Zilkade 1438

              Prof. Dr. Ramazân Ayvallı

Ü. İlâhiyat Fak. Em. Öğr. Üyesi