İSLÂMIN ŞARTLARI - kainatingunesi.com

 

İSLÂMIN ŞARTLARI

 

Bütün âlemleri, her ân varlıkta durduran ve her ân hazır ve nâzır olan ve bütün iyiliklerin ve nîmetlerin vericisi olan Allahü teâlânın yardımı ile şimdi, Peygamberimizin mübârek sözünü açıklamaya başlıyoruz.

Müslümanların kahraman imamı, Eshâb-ı kirâmın yükseklerinden, hep doğru söyleyici olmakla meşhûr, sevgili büyüğümüz, Ömer bin Hattâb buyuruyor ki:

(Öyle birgün idi ki, Eshâb-ı kirâmdan birkaçımız Resûlullah efendimizin huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk). O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resûlullahın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, ruhlara gıdâ olan, canlara zevk ve safâ veren mübârek cemâlini görmek nasip olmuştu. Bu günün şerefini, kıymetini anlatabilmek için, (Öyle birgün idi ki… ) buyurdu. Cebrâîl aleyhisselâmı insan şeklinde görmek, onun sesini işitmek, kulların muhtaç olduğu bilgiyi, gayet güzel ve açık olarak, Resûlullahın mübârek ağzından işitmek nasip olan bir gün gibi, şerefli ve kıymetli bir vakit bulunabilir mi?

(O vakit, ay doğar gibi, bir zat yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları da pek siyah idi. Üzerinde toz toprak, ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullahın Eshâbı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Yâni, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullahın huzurunda oturdu. Dizlerini, mübârek dizlerine yanaştırdı). Bu gelen, Cebrâîl ismindeki melek idi. İnsan şekline girmişti. Cebrâîl aleyhisselâmın böyle oturması, edebe uymuyor gibi görünüyor ise de, bu hâli, mühim birşeyi bildirmektedir. Yâni, din bilgisi öğrenmek için utanmak doğru olmadığını ve üstâda gurur, kibir yakışmıyacağını göstermektedir. Herkesin, dinde öğrenmek istediklerini, muallimlere serbestçe ve sıkılmadan sorması lâzım geldiğini Cebrâîl aleyhisselâm, Eshâb-ı kirâma, bu hâli ile, anlatmaktadır. Çünkü, din öğrenmekte utanmak ve Allahü teâlânın hakkını ödemekte ve öğretmekte ve öğrenmekte sıkılmak doğru olmaz.

(O zat-ı şerif, ellerini Resûl-i ekrem efendimizin mübârek dizleri üzerine koydu. Resûlullaha sorarak, yâ Resûlallah! Bana islâmiyeti, müslümanlığı anlat dedi).

(İslâm) demek, lügatta, boyun bükerek teslim olmak demektir. Resûlullah, islâm kelimesinin, islâmiyette beş temel direğin ismi olduğunu şöyle beyan buyurdu:

Resûl-i ekrem buyurdu ki:

1 – İslâmın şartlarından birincisi (Kelime-i şehâdet getirmektir). Kelime-i şehâdet getirmek demek, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh) söylemektir. Yâni, âkıl ve bâlig olan ve konuşabilen kimsenin, (Yerde ve gökte, Ondan başka, ibâdet edilmeye hakkı olan ve tapılmaya lâyık olan hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakîkî mâbut ancak, Allahü teâlâdır). O, vâcib-ül-vücûddür. Her üstünlük Ondadır. Onda hiçbir kusur yoktur. Onun ismi (Allah)dır, demesi ve buna kalb ile kesin olarak inanmasıdır. Ve yine, O gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü ve kara kaşlı ve kara gözlü, mübârek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistânda Mekkede doğduğu için Arab denilen, Hâşimî evladından (Abdüllahın oğlu Muhammed adındaki zat-i âlî, Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür, yâni Peygamberidir). Vehebin kızı olan Hz. Âminenin oğludur. [Mîlâdın 571.  senesi, Nisan ayının 20.  pazartesi sabahı, fecr ağarırken] Mekke şehrinde dünyaya teşrîf etti. 611 de, kırk yaşında iken Peygamber olduğu kendisine bildirildi. Bu seneye (Bi’set senesi) denir. Bundan sonra, onüç sene Mekkede, insanları İslâm dînine dâvet etti. Allahü teâlânın emri ile, Medîne şehrine hicret eyledi. Burada islâmiyeti her tarafa yaydı. On sene sonra, yâni 632 senesi Haziranında, Rebî’ul-evvelin on ikinci pazartesi günü Medînede vefât eyledi. [Tarihçilere göre, Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvere şehrine hicretinde, mîlâdın 622.  senesinde, Safer ayının yirmiyedinci Perşembe günü akşama yakın Sevr dağındaki mağaraya girdi. Pazartesi gecesi mağaradan çıkıp, efrencî Eylül ayının yirminci ve rûmî Eylül ayının yedinci ve Rebî’ul-evvelin sekizinci Pazartesi günü Medîne şehrinin Kubâ köyüne ayak bastı. Bu mes’ûd gün, müslümanların (Hicrî şemsî) sene başı oldu. Şî’îlerin hicrî şemsî sene başlangıcı, bundan altı ay evveldir. Yâni, ateşe tapan mecûsî kâfirlerin Nevruz bayramları olan Martın 20.  günü başlamaktadır. Gece ile gündüzün müsâvî olduğu perşembe günü de Kubâda kalıp, Cuma günü ayrıldı. O gün Medîneye girdi. O senenin Muharrem ayının birinci günü de, (Hicrî kamerî) sene başı kabûl edildi. Bu kamerî sene başı, Temmuz ayının onaltıncı Cuma günü idi. Herhangi bir mîlâdî sene başının rastladığı hicrî şemsî sene, bu mîlâdî yeni seneden 622 noksandır. Herhangi bir hicrî şemsî sene başının rastladığı mîlâdî sene, bu yeni şemsî seneden 621 fazladır. ]

2 – İslâmın beş şartından ikincisi, şartlarına ve farzlarına uygun olarak, hergün beş kere (Vakti gelince, namaz kılmaktır). Her müslümanın, her gün, vakitleri gelince, beş kere namaz kılması ve herbirisini vaktinde kıldığını bilmesi farzdır. Câhillerin, mezhepsizlerin hazırladıkları yanlış takvimlere uyarak, vaktinden evvel kılmak büyük günah olur ve bu namaz sahih olmaz. Hem de, öğlenin ilk sünnetinin ve akşamın farzının kerâhet vaktinde kılınmasına sebep olmaktadır. [Namaz vaktinin geldiği, müezzinin ezan okuması ile anlaşılır. Kâfirlerin, bid’at ehlinin okuduğu ve ho-parlör gibi çalgıların seslerine (Ezan-ı Muhammedî) denmez. ] Namazları; farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine dikkat ederek ve gönlünü Allahü teâlâya vererek, vakitleri geçmeden kılmalıdır. Kur’an-ı kerimde, namaza (Salât) buyuruluyor. Salât; lügatte insanın duâ etmesi, meleklerin istigfâr etmesi, Allahü teâlânın merhamet etmesi, acıması demektir. İslâmiyette (Salât) demek; ilmihâl kitaplarında bildirildiği şekilde, belli hareketleri yapmak ve belli şeyleri okumak demektir. Namaz kılmaya (İftitâh tekbîri) ile başlanır. Yâni erkeklerin ellerini kulaklarına kaldırıp göbek altına indirirken, (Allahü ekber) demeleri ile başlanır. Son oturuşta, başı sağ ve sol omuzlara döndürüp, selâm verilerek bitirilir.

3 – İslâmın beş şartından üçüncüsü, (Malının zekâtını vermektir). Zekâtın lügat mânası, temizlik ve övmek ve iyi, güzel hâle gelmek demektir. İslâmiyette zekât demek; ihtiyacından fazla ve (Nisap) denilen belli bir sınır miktârında (Zekât malı) olan kimsenin, malının belli miktârını ayırıp, Kur’an-ı kerimde bildirilen müslümanlara, başa kakmadan vermesi demektir. Zekât, yedi sınıf insana verilir. Dört mezhepte de, dört türlü zekât malı vardır:Altın ve gümüş zekâtı, ticâret malı zekâtı, senenin yarıdan fazlasında çayırda otlıyan dört ayaklı kasab hayvanları zekâtı ve toprak mahsûlleri zekâtıdır. Bu dördüncü zekâta (Uşr) denir. Yerden mahsûl alınır alınmaz uşr verilir. Diğer üç zekât, nisap miktârı olduktan bir sene sonra verilir.

4 – İslâmın beş şartından dördüncüsü, (Ramazan-ı şerif ayında, hergün oruç tutmaktır). Oruç tutmaya (Savm) denir. Savm, lügatte, birşeyi birşeyden korumak demektir. İslâmiyette, şartlarını gözeterek, Ramazan ayında, Allahü teâlâ emrettiği için, hergün üç şeyden kendini korumak demektir. Bu üç şey; yimek, içmek ve cimâ’dır. Ramazan ayı, gökte hilâli [yeni ayı] görmekle başlar. Takvimle önceden hesap etmekle başlamaz.

5 – İslâmın beş şartından beşincisi, (Gücü yetenin, ömründe bir kere hac etmesidir). Yol emîn ve beden sağlam olarak, Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bıraktığı çoluk-çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâbe-i muazzamayı tavâf etmesi ve Arafât meydanında durması farzdır.

O zat Resûlullahdan bu cevapları işitince, (Doğru söyledin yâ Resûlallah) dedi. Eshâb-ı kirâmdan, orada bulunanların, o zatın bu hâline şaştıklarını, Ömer haber veriyor. Çünkü, hem soruyor, hem de verilen cevabın doğru olduğunu tasdik ediyor. Birşeyi sormak, bilmediğini öğrenmeyi istemek demektir. Doğru söyledin demek ise, bunları bildiğini gösterir.

Yukarıda bildirilen, islâmın beş şartından en üstünü, (Kelime-i şehâdet) söylemek ve mânasına inanmaktır. Bundan sonra üstünü, namaz kılmaktır. Daha sonra, oruç tutmak, daha sonra, hac etmektir. En sonra, zekât vermektir. Kelime-i şehâdetin en üstün olduğu, sözbirliği ile bellidir. Geri kalan dördünün üstünlük sırasında, âlimlerin çoğunun sözü, yukarıda bildirdiğimiz gibidir. Kelime-i şehâdet, müslümanlığın başlangıcında ve ilk olarak farz oldu. Beş vakit namaz, bi’setin onikinci senesinde ve hicretten bir sene ve birkaç ay önce mîraç gecesinde farz oldu. Ramazan-ı şerif orucu, hicretin ikinci senesinde, Şa’bân ayında farz oldu. Zekât vermek, orucun farz olduğu sene, Ramazan ayı içinde farz oldu. Hac ise, hicretin dokuzuncu senesinde farz oldu.

Bir kimse, islâmın bu beş şartından birini inkâr ederse, yâni inanmaz, kabûl etmezse, yâhut alay eder, saygı göstermezse, ne’ûzübillah, kâfir olur. Bunlar gibi, helâl ve haram olduğu, açık olarak ve sözbirliği ile bildirilmiş olan başka şeylerden birini de kabûl etmiyen, yâni helâle haram diyen veya harama helâl diyen de kâfir olur. Dinde zarûrî mâlûm olan, yâni, islâm memleketinde yaşıyan câhillerin bile işittiği, bildiği, din bilgilerinden birini inkâr eden, beğenmiyen, kâfir olur.

[Meselâ, domuz eti yimek, alkollü içki içmek, kumar oynamak ve kadınların, kızların başları, saçları, kolları, bacakları açık, erkeklerin de dizleri ile göbek arası açık olarak başkasının yanına çıkmaları haramdır. Yâni, Allahü teâlâ, bunları yasak etmiştir. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mezhep, erkeklerin avret yerlerini, yâni bakması ve başkasına göstermesi yasak edilmiş olan uzvlarını farklı olarak bildirmişlerdir. Her müslümanın, bulunduğu mezhebin bildirdiği avret yerini örtmesi farzdır. Buraları açık olanlara, başkalarının bakmaları haramdır. (Kimyâ-i saadet)de diyor ki, (Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmalarına izin veren, râzı olan, beğenen anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günahına ve azâbına ortak olurlar). Yâni, Cehennemde birlikte yanacaklardır. Eğer, tevbe ederlerse, affolunur, yakılmazlar. Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever. Âkıl, bâlig olan kızların ve kadınların, yabancı erkeklere görünmemeleri, hicretin üçüncü senesinde emrolundu. İngiliz câsûslarının ve bunların tuzaklarına düşmüş olan câhillerin, hicâb âyeti gelmeden evvel olan örtünmemeyi ileri sürerek, örtünmeyi sonradan fıkhcılar uydurdu demelerine aldanmamalıdır.

Müslüman olduğunu söyliyen bir kimsenin, yapacağı her işin, şeriate, yâni islâmiyete uygun olup olmadığını bilmesi lâzımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lâzımdır. İş, şeriate uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz. Hergün hakîkî tevbe etmesi lâzımdır. Tevbe edilen günah ve küfür, muhakkak affolur. Tevbe etmezse, dünyada ve Cehennemde, azâbını, yâni cezâsını çeker. Bu cezâlar, kitabımızın muhtelif yerlerinde yazılıdır.

Erkeklerin ve kadınların namazda ve heryerde örtmesi lâzım olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Avret mahallini açmak ve başkasının avret mahalline bakmak haramdır. İslâmiyette avret mahalli yoktur diyen, kâfir olur. İcmâ’ ile, yâni dört mezhepte de avret olan bir yerini açmaya ve başkalarının böyle avret mahalline bakmaya helâl diyen, önem vermiyen, yâni azâbından korkmıyan kâfir olur. Kadınların avret yerini açmaları ve erkekler yanında şarkı söylemeleri ve mevlid okumaları böyledir. Erkeklerin diz ile kasıkları arası, Hanbelî mezhebinde avret değildir.

(Ben müslümanım) diyen kimsenin, îmanın ve islâmın şartlarını ve dört mezhebin icmâ’ı, yâni söz birliği ile bildirdiği farzları ve haramları öğrenmesi ve önem vermesi lâzımdır. Bilmemesi özr değildir. Yâni, bilip de inanmamak gibidir. Kadınların yüzlerinden ve ellerinden başka yerleri, dört mezhepte de avrettir. İcmâ’ ile olmıyan, yâni diğer üç mezhepten birine göre avret olmıyan bir yerini, önem vermiyerek açan kâfir olmaz ise de, kendi mezhebine göre, büyük günah olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, yâni uyluğunu açmaları böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farzdır. Öğrenince hemen tevbe etmeli ve örtmelidir.

Yalan söylemek, dedikodu, gîbet, iftirâ, hırsızlık, hiyle, hiyânet, kalb kırmak, fitne çıkarmak, başkasının malını ondan izinsiz kullanmak, işçinin, taşıyıcının ücretlerini vermemek, devlete isyân etmek, yâni kanûnlarına, hükûmetin emirlerine karşı gelmek, vergileri ödememek de günahtır. Bunları kâfirlere karşı da, kâfir memleketlerinde de yapmak haramdır. Câhillerin bilemiyeceği kadar meşhûr ve zarûrî olmıyan şeyleri câhillerin bilmemesi küfür olmaz. Fısk, yâni günah olur. ] 464. sayfaya bakınız!