Kabir hayâtı - kainatingunesi.com

Allahü teâlâ âdemoğlunu yarattı. Hangisinin daha güzel amel işlediğini denemek için onları dünyaya yerleştirdi. Sonra onları kabir alemine nakletti. Onları burada, kıyamet gününe kadar tuttu. Onlar kabir aleminde olmakla beraber, amellerin iyi veya kötü olmasına göre karşılık görürler. Ameli iyi olanlar, kabirlerinde ikrama ve nimetlere kavuşurlar. Amelleri kötü olanlar ise hor ve hakir olurlar.

Kabir hayatına muhakkak inanmak lazımdır. Kabir, bir konaktır. Hadis-i şerifde,;”Kabir, âhıret konaklarının birincisidir. Ondan kurtulana sonraki konaklardan geçmek kolay olur. Kabirden kurtulamayana, ondan sonraki konaklar daha zor olup, azabları da daha şiddetlidir.” buyuruldu. Sevgili peygamberimiz yine buyurdu ki:”Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Kabirde, iman edenlere ve ibadetlerinde kusuru olmayanlara, mükafat, iyilik ve nimetler verileceği gibi, kafirlere ve günah işleyen Müslümanlara da azablar yapılacağı bildirilmiştir. Kabir azabı haktır, ruh ile bedene olacaktır. Müslümanlara yapılacak kabir azabının çoğu, helada üzerine idrar sıçratanlara, birbirini çekiştirenlere olacaktır.

Kabir azabı, rüyada alem-i misaldeki görüntüleri görmek değildir. Kabir azabı, rüyâ gibi değildir. Kabir azabı, azabın görüntüsü değildir. Azabın kendisidir. Bundan başka, rüyada görülen acı, azab, azabın kendisi denilse bile, dünyadaki acılar, azablar gibidir. Kabir azabı ise, âhıret azablarındandır. Birbirlerine hiç benzemezler. Çükü dünya azabları, âhıret azabları yanında hiç kalır. Eğer âhıret azablarından  bir kıvılcım dünyaya gelse, her şeyi yakar, yok eder. Kabir azabını, rüyada görülen azab gibi sanmak, kabir azabını bilmemekten anlamamış olmaktan ileri gelmektedir. Azabın kendisi ile, görünüşü karıştırmaktan hasıl olmaktadır. Böyle yanlış düşünmek, dünya azabı ile âhıret azabını aynı sanmaktan da olur. Böyle sanmak, pek yanlıştır. Yanlış ve bozuk olduğu meydandır.

Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresinin 100.âyet-i kerimesinde mealen;”(Kafirler der kiTâ ki, ben terk ettiğim imanı yerine getirip, Salih bir amelde bulunayım”(hayır, artık dünyaya dönülmez), müşriklerden her birinin söylediği bu sözler, söyleyene ait faydasız bir laftır. Önlerinde ise bir mezar vardır. Diriltecekleri güne kadar oradadırlar.”buyuruyor.

Hasen-i Basri(r.aleyh), bir gün kabirleri göstererek:” Bunlar, sizin ile âhıret arasında bulunan kabirlerdir.” buyurdu. Atâ Horasâni de;”Kabir,  dünya ile âhıret arasındaki vakittir.” Ve Ebû Ümame el-Bahilî, bir şahsın cenaze namazını kılıp, cenaze kabre konunca;”Bu andan itibaren, meyyit için malukatın dirilteceği güne kadar devam edecek bir kabir hayatı başladı” dediler.

Şa’bîye (r.a.);” Falanca kimse vefat etti” denilince;”O, ne dünyada ne de âhırettedir. O, kabir alemindedir” dedi. Yine Şa’bî (r.a.), birisinin;”Falanca vefat etti, ahiret ehlinden oldu” dediğini duyunca, o kimseye;”Ahıret ehlinden oldu deme, kabir ehlinden oldu de!” buyurdu.

Enes bin Malik (r.a.) buyurdu ki: Kabir, insanoğluna şöyle seslenir:”Ey Ademoğlu! Benim üzerimde koşuyorsun, fakat bir gün benim içime gireceksin; üzerimde Allahü teâlâya isyan etmektesin, fakat içimde azab göreceksin. Üzerimde gülüyorsun, ama içimde ağlayacaksın. Üzerimde haram, helal demeden bulduğunu yemektesin, fakat içimde kurtlar, böcekler senin bedenini yiyecekler. Üzerimde neş’e ve sevinçlisin, fakat içimde çok üzüleceksin. Üzerimde haramları topluyorsun, fakat içimde eriyip gideceksin. Üzerimde kibir gurur içinde büyüklenip durursun, fakat içimde çok zelil, aşağı ve hakir olacaksın. Üzerimde aydınlıkta geziyorsun ama içimde karanlıklarda kalacaksın. Üzerimde sevdiklerinle berabersin, lâkin içime girince yalnız başına kalacaksın.”

Hz. Âişe validemizden şöyle rivayet edildi:”Bir gün evde oturuyordum. O esnada Resûlullah(s.a.v.) teşrif buyurdular. Ben hemen, her zaman gösterdiğim saygı üzerine ayağa kalkmak istediğimde, Resûlullah;”Ben de yanına oturayım ya Âişe” buyurup oturdular. Daha sonra, mübarek başını kucağıma koyup uyudular. Mübarek sakal-ı şerifindeki beyazlanmış olan dokuz adet kılı gördüm. O zaman kendi kendime;”Muhammed aleyhisselâm benden önce dünyadan gidecek. Ümmeti, Peygambersiz kalacak” diye düşünürken ağladım, gözlerimden yaşlar boşandı. Bir damlası kucağımdaki Resulullah’ın (s.a.v.) mübarek yüzüne düştü. Onu hemen uykusundan uyandırdı. Resûlullah;”Ey Âişe! Seni ağlatan şey nedir?” buyurdu. Ben de düşündüklerimi anlattım. Bunun üzeine Resulullah (s.a.v.) “Hangi hal ölüye daha şiddetlidir.?” Buyurdu. Ben; “Siz söyleyin ya Resulullah!”deyince; “Sen söyle” buyurdu. Ben de; “Meyyitin evinde çıktığı hal çok üzüntülü olur. Çoluğu çocuğu çok üzülür ve vah babamız vah annemiz deyip feryad ederler.” Dedim. Resulullah (s.a.v.)”Doğru, ondan daha şiddetlisi hangisidir?” buyurunca, ben de; kabre konması, üzerinin örtülmesi ve yakınlarının, dostlarının kendisini dünyadaki ameliyle başbaşa bırakmaları halidir. O zaman Münker ve Nekir ona gelir” dedim. Resulullah; Ey Âişe, meyyite ondan daha şiddetlisi nedir?” buyurunca; Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir.” Dedim. Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu. “Ey Âişe, meyyitin en zor durumu, gasilin(yıkayıcının) evine gelip, onu yıkamaya başladığı vakittir. Parmağından yüzüğü çıkarmakla işe başlar. Elbisesini, dünyalık ne rütbesi varsa çıkarır. O zaman meyyitin rûhu, kendi çıplak bedenini görür ve öyle nida eder ki, insan ve cinden başka her mahluk işitir.

Rûhu cesedin başı ucuna gelip; “Ey yıkayıcı! Yavaş yavaş tut! Zira Azrail pençesinden can yarası yemiştir. Ve tenim gayet zahmet çekmiş ve sarsılmıştır” der. Tenşire gelince yine gelip;”Suyu çok sıcak etme! Tenim pek zayıftır. Tez beni elinizden halas eyleyin ki rahat olayım”der. Yıkanıp kefene sarılınca, bir miktar durup yine; “ bu cihanı son görüşümdür. Hısım ve akrabalarımı göreyim ve onlar da beni görsünler ve ibret alsınlar. Onlar da yakında benim gibi öleceklerinden, ardımdan feryat etmesinler. Beni unutmayıp, Kur’ân-ı kerîm ile beni ansınlar. Benim mirasım için aralarında çekişmesinler, ta ki, kabirde azab görmeyeyim. Cumalarda ve bayramlarda da beni hatırlasınlar” der.

Sonra musalla üzerine konulunca, yine;” rahat kalın, ey benim oğlum ve kızım, anam ve babam! Bunun gibi firâk günü yoktur. Hasretlik, görüşmemiz kıyamete kaldı. Elveda olsun sizlere, ey ardımca göz yaşı dökenler” der.

Namazı kılıp, omuza alınınca yine;”Beni yavaş götürün! Eğer kasdınız sevab ise, bana zahmet vermeyin! Sizden Allahü teâlâya hoşnutluk götüreyim” der.

Kabirde olanların dört hali vardır: azab olunurlar, rahmet olunurlar, tahkir olunurlar(hakaret görürler), ikram olunurlar.

Kabir hayatındaki haller, mevtaların hakikatleri, sıfatları zahir olduğu vakitteki halleridir. Mevtanın bazısı yerinde kalır. Bazısı, dolaşır. Bazısı dövülür. Bazısına da şiddetli azab edilir. Bunun doğruluğuna delil, Mü’min sûresinin;”Nâr, füccar üzerine sabah akşam arz olunur. Kıyamet gününde de, Cehennemde vazifeli olan meleklere, Fir’avn’a tabi olanları azabın en şiddetli mahalline atın” mealindeki 46. âyet-i kerimesidir.