Kabir nîmeti - kainatingunesi.com

“Ebû Hüreyre’nin ( r.a. ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde, Server-i âlem ( s.a.v.) ; “Muhakkak ki mü’min, kabirde yeşil bir bahçededir. Kabri ona, enine ve boyuna olmak üzere yetmiş arşın genişletilir. Ayın ondördündeki ay gibi kabri ona aydınlatılır” buyurdu.

Ubâde bin Sâmit ( r.a. ) buyurdu ki: “ Devamlı Kur’an-ı Kerim okuyan mü’mine ölüm gelince, Kur’an-ı Kerim onun yanına gelir ve baş ucunda durur. Bu sırada o yıkanmaktadır. Yıkanma işi bittikten sonra, göğsü ile kefeni arasına girer. Kabrine konduğu zaman, ona Münker ve Nekir ismindeki iki suâl meleği gelir. O zaman Kur’an-ı Kerim , meyyitin göğsü ile kefeni arasından çıkıp, meyyit ile Münker ve Nekir isimli meleklerin arasına girer. Münker ve Nekir, Kur’an-ı Kerime; “ Sen önümüzden çekil, biz ona suâl soracağız” derler. O zaman Kur’an-ı Kerim onlara; “ Vallahi ben ondan ayrılmam. Eğer onun hakkında bir şey ile emr olundu iseniz, siz bilirsiniz” der. Sonra meyyite bakar ve; “ Beni tanıyor musun_ “ diye sorar. Meyyit; “ Hayır” cevâbını verince, Kur’an-ı Kerim ona; “ Ben senin, okumak için gecelerini uykusuz, gündüzlerini susuz geçirdiğin, şehvetlerine uymadığın, gözlerini başka şeye bakmaktan, kulaklarını başka şeyleri dinlemekten menettiğin Kur’an-ı Kerimim. Beni sâdık bir dost olarak bulacaksın. Seni müjdelerim. Sana, Münker ve Nekir’in suâlinden sonra, artık bir düşünce ve hüzün yoktur” der. Sonra Münker ve Nekir isimli melekler meyyitin yanından çıkar. Kur’an-ı Kerim ise, Rabbinin huzûruna varır. Allahü teâlâdan, döşek ve yaygı diler. Allahü teâlâ, Cennet’ten döşek, yaygı, kandil ve yâsemin verilmesini emreder. Onları bin tâne melek taşır. Kur’an-ı Kerim, o meleklerden önce meyyitin yanına gelir. Ona; “ Benden sonra yalnızlık duydun mu_ Ben Rabbim’in huzûrunda idim. Rabbim senin için Cennet’ten döşek, yaygı, bir kandil ve yâsemin verilmesini emir buyurdu” der. Bu sırada melekler, onun yanına girerler. Getirdikleri döşeği altına sererler. Yaygıyı ayaklarının altına, yâsemini de göğsünün üstüne koyarlar. Kandili de meyyitin sağ tarafına koyarlar. Kabri, Allahü teâlânın delediği kadar genişletilir.”

Allahü teâlâ bâzı kabir ehline, kabirde de, dünyâda iken yapmış oldukları Sâlih amelleri yapmasına izin verir. Ancak kabirde yaptıkları amellerden dolayı sevâb ve karşılık verilmez. Çünkü ölüm ile artık insanoğlunun amelleri kesilmiştir. Fakat bu yaptıkları ibâdetler, onların Allahü teâlânın zikri ve tâati ile nîmetlenmeleri içindir.

İbn-i Abbâs ( r.a. ) şöyle anlattı: “ Eshâb-ı kirâmdan birisi, bir yere çadır kurmuştu. Orasın kabir olduğunu bilmiyordu. Burada Mülk sûresini ( Tebâreke ) okuyan birisi ile karşılaştı. Daha sonra Resûl-i erkemin ( s.a.v. ) yanına geldi. “ Ya Resûlullah ! Bir yere çadır kurmuştum. Orasının kabir olduğunu bilmiyordum. Bu sırada Mülk sûresini okuyan birisine rastladım.i bu sûreyi sonuna kadar okudu” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( s.av. ) ; “ Mülk sûresi, onu kabir azâbından korur” buyurdu.

Hammâd-i Haffâr şöyle dedi: “Cumâ günü kabristana gitmiştim. Bir kabrin yanına varınca, orada Kur’ân-ı kerîm okunduğunu duydum.”

İbrâhim Haffâr şöyle anlattı: “ Bir kabri kazmıştım. Bitişik kabirden bir kerpiç düştü. Kerpiç parçalanıp, açıldığı sırada, misk kokusu duydum. Kerpiçin düştüğü yerden baktığımda Kur’an-ı Kerim okuyan yaşlı bir zâtı gördüm.”

Şeyban bin Cisr, babasının şöyle anlattığını nakletti: Sâbit el- Bennânî’yi mezara koyduk. Hamîd-üt-tavîl de yanımda idi. Kabrin kerpici düştü. Sâbit’in kabirde namaz kıldığını gördüm. Sâbit diri iken, her zaman; “ Yâ Rabbî! Bir kuluna kabirde namaz kılmak kerâmetini ihsân edersen, bana da ihsân et!” diyerek duâ ederdi.

Ebû sa’îd-i Hudrî şöyle anlattı: “ Bakî kabristanında, Sa’d bin Muâz’ın ( r.a. ) kabrini kazanlar arasında ben de vardım. Kabir kazma işi bitinceye kadar misk kokusu duyduk.”

Mugîre bin Habîb anlatır: “ Abdullah bin Gâlib vefât etmişti. Defnedilirken, kabrinden misk kokusu duyuldu. Yakınlarından birisi, o zâtı rüyâsında görünce, ona, kabrinde duydukları misk kokusunun ne olduğunu sordu. O da; “ O koku, Kur’an-ı Kerimi çok okumamdan dolayı hâsıl olan kokudur” dedi.

Ebü’l-Ferec ibni Cevzî anlattı: “ Şerîf Ebû Ca’fer bin Ebû Mûsâ, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrinin bitişiğine defnediliyordu. Bu sırada Ahmed bin Hanbel’in kefeni görüldü. Hâlbuki, Ahmed bin Hanbel yüz sene önce vefât etmişti”.

Allahü teâlâ, bâzı Sâlih kimselere lütuf ve ihsân ederek, onlara, civârlarında bulunan mevtâlara şefâat ettirir. Civârında bulunanlar, o Sâlih kişi ile komşuluklarından dolayı fayda görürler.

Abdullah bin nâfî Medînî şöyle anlatır:”Medîneli bir kişi vefât etti ve defnedildi. Birisi onu rüyâsında gördü. Sanki onun, Cehennem ehlinden imiş gibi bir hâli vardı. Bu sebeple , onu rüyâsında gören şahıs çok üzüldü. Aradan yedi veya sekiz gün geçince, onu rüyâsında tekrar gördü. Bu sefer Cennet ehlinden olduğu anlaşılan bir hâli vardı. Ona şimdiki bu iyi hâle nasıl kavuştuğu sorulunca, vefât etmiş olan şahıs ona şöyle cevap verdi: Yanımıza Sâlihlerden bir zât defnedildi. Civârında bulunan komşularından kırk kişiye şefâatci oldu. Ben de onların arasında idim”.

Ebü’l-Ferec ibni Cevzî anlatır: “ Birisi rüyâsında Ma’rûf-i Kerhî’nin kabrini ve etrafını gördü.  Ma’rûf-i Kerhî’nin, defn edildikten sonra, etrâfındaki kık bin kişiye şefâat edip, onların ateşten kurtulmalarını sağladığını anladı.”

Mevtâların, dirilerin sözlerini işitmeleri, kendilerine selâm veren ve ziyaret edenleri tanımaları: Büyük İslâm âlimi İbn-i Recep, “ Ehvâl-ül-kubûr” kitabında buyuruyor ki: Ölülerin işitmelerine ve görmelerine gelince; şehîdlerin, kabirlerinde diri oldukları, Kur’an-ı Kerimde açıkca bildirilmiştir. Velîler, Allahü teâlânın kerâmet olarak ihsân etmesi ile işitir ve görürler. Allahü teâlâ, sevdiği kulları için, âdetinin, kânunlarının dışında şeyler yaratır. Önce peygamberlerin ve hele bunların en yükseği olan Muhammed aleyhisselâmın, şehîdlerin ve velîlerin, mezârlarında işittiklerine ve gördüklerine inanmayan câhilleri susturmak için, kâfirlerin bile mezârda duyduklarını ve işittiklerini bildireceğiz. Buhârî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfde; “  Meyyit mezâra konulup, mezâr başındakiler dağılırken, onların ayak seslerini işitir”  buyruldu. “Buhârî” ve “ Müslim” de yazılı olan hadîs-i şerîfde, Bedr’de öldürülen kâfirlerin, birkaç gün sonra, bir çukura konulması emr olundu. Bundan birkaç gün sonra, Resûlullah (s.a.v. ) çukurun başına gelip durdu. Çukurdakilere, isimlerini ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek; “Rabbinizin, size söz verdiğine kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin söz verdiği zafere kavuştum” buyurdu. Hz. Ömer bunu işitince; “ Yâ Resûlullah ! Leş olmuş kimselere mi söylüyorsun? “ deyince, Resûl-i Ekrem ( s.a.v.); “Beni hak peygamber olarak gönderen Rabbim hakkı için söylüyorum ki, siz beni onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevap veremezler”  buyurdu. “Buhârî” ve “ Müslim” in bildirdikleri hadîs-i şerîfde; “ Meyit, yakınlarının kendisine bağırarak ağlamasından azâb duyar”  buyuruldu. Diğer bir hadîs-i şerîfde ise;  “ Ey Müslümanlar! Mezârdaki kardeşlerinize yüksek sesle ağlıyarak onları incitmeyiniz”  buyuruldu.

Ebû Hüreyre’nin (r.a. ) bildirdiği hadîs-i şerîfde;  “ Bir kimse, tanıdığının mezârı başına gidip, selâm verince meyyit onu tanır ve selâmına cevap verir. Tanımadığı kimsenin kabrine gidip, selâm verince, meyyit selâmına cevap verir”  buyruldu.

Kabir hayâtı, ölünün kabre konulmasından başlar, kıyâmete kadar devâm eder. Kıyâmetin kopması ile kabir hayâtı son bulur.