MELÂİKE -1- kainatingunesi.com

MELÂİKE

Melâike; Arapça cem’ (çoğul) bir kelime olup, melekler demektir. Müfredi (tekili) mel’ektir. Mel’ek, me’lek, kelimesinden çevrilmiştir. Me’lek, elûke mastarından (kökünden) alınmıştır. Elûke, haber vermek demektir. Buna göre melek; haber verici mânâsınadır. Çünkü onlar, Allahü teâlâ ile kulları arasında vâsıtadırlar. Fakat mel’ek çok kullanılan yâni frekansı yüksek bir kelime olduğundan, telâffuzda kolaylık için melek, şeklinde söylenmiştir. Melek kelimesinde kuvvet mânâsı da vardır. Çok kuvvetli olan meleklerin yaptıkları işler, onların bu hâlini göstermektedir. Meselâ Enbiyâ sûresi 20. âyeti kerîmesinde meâlen;”Gece gündüz hep Allah’ı tesbîh ederler, usanmazlar.” buyurulmaktadır. İşte böyle devamlı olarak Allahü teâlâyı tesbîh etmek, çok kuvvetli olmayı îcâbettirir.

Melekler cisim olup, nûrdan yaratılmışlardır. Nitekim Resûlullah efendimiz; ”Melekler nûrdan, cinler dumanı olmayan hâlis bir ateşten yaratıldı.” buyurmuşlardır.

Alev, biri zulmânî ikincisi nûrâni olmak üzere iki kısımdır.Her ikisi de görünmezler. Zulmânî olandan cin, nûrani olandan ise melekler yaratılmıştır. İnsanlar toprak maddelerinden yaratıldığı hâlde, Allahü teâlâ, bu maddeleri organik ve organize hâle, et ve kemiğe çevirdi. Melek ve cinlerde ise, alev şekli değişerek, onlara mahsus latîf, her şekle dönebilen bir hâle gelmiştir.

Latîf olan melekler gaz hâlinden de latîfdirler. Bu sebeple en dar yerlere, en küçük deliklere, hattâ insanın içine ve en sert şeylere bile girebilirler. Diri ve akıllı olup, havada uçar, su üzerinde yürürler. Zor işlere güçleri yeter. Gazların sıvı hâlden katı, katı hâlden de sıvı hâle geçip şekil almaları gibi, melekler de çeşitli şekiller alabilirler. Enerji ve kuvvet gibi, maddesiz değildirler. Eski filozoflardan bir kısmı böyle sanıyordu. Hıristiyanların sandığı gibi, melekler,büyük insanların bedenlerinden ayrılan rûhlar değildir.

Fen ilimleri, cisimleri ve cisimlerdeki olayları araştırır, inceler. Fen adamları bunlar üzerinde deneyler yaparak, madde ve olayları anlayıp elde ettikleri netîceyi bildirirler. Gördüklerinden, his ettiklerinden dışarıya çıkmazlar. His olunamayan, incelenemiyen, deneyi yapılamıyan konular, fen bilgisinin dışında kalır. Böyle konularda fen ilimleri nâmına konuşan kimselerin sözü, kıymetsiz ve ehemmiyetsizdir. Bir fen adamı, melek yoktur deyince; meleğin varlığı fen ile incelenemez, deney ile anlaşılamaz demek isterse, bu sözü fenne uyar. Fakat, deney ile isbât edilemedi için, meleğin varlığına inanılmaz demek istiyorsa, hiç kıymeti olmaz. Çünkü o, bu sözü ile fennin dışına çıkmakta, fenne uymamaktadır. İncelemekle, deneyle varlığı anlaşılamayan şeyi inkâr etmeğe, var olamaz demeğe kalkışmak, varlığını fen göstermektedir  demek kadar yersiz ve ilme aykırıdır.

İşte rûh, melek, cin, Cennet, Cehennem gibi varlıklar,madde ve olay sınırları içinde aranmayıp deney ile anlaşılamadığından,fen konusu dışındadırlar.Böyle varlıkları anlamak;mûcizelerle,üstünlüğü belli olan peygamberlere (aleyhimüsselâm) bildirilmekle ve peygamberlerden (aleyhimüsselâm) işitmekle veya peygamberin yolunda olan âlimlerin nakletmesiyle mümkün olur.Bu bilgilerede ulûm-i nakliyye (nakli ilimler)denir.

Melekler her canlıdan önce yaratıldı.Onun için,kitaplardan evvel bunlara imân edilmesi bildirildi. Kitaplarda peygamberlerden öncedir. Kur’ân-ı kerimde de inanılacak şeyler bu sıra ile bildirilmektedir.

Melekler hakkında üç sıfatı bilmek vâcibtir:

1-Var olduklarına inanmaktır.Meleklerin hepsi mü’mindir.Küfür ve şirkten uzaktırlar.

2-Hepsi Allahü teâlânın emirlerine uyup,yasaklarından sakınırlar.

3-Yeme içme gibi insanlara âit özelliklerden uzaktırlar.

Meleklerin varlığına inanmayan imânsız olur. Cisim olduklarına inanmayan, kâfir olmasa da  bid’ât sâhibidir.

Meleklerden bir kısmı, diğer meleklere ve insanların peygamberlerine (aleyhimüsselalevâtü vetteslimat) haber getirmek vazifesi ile şereflenmişlerdir. En’âm sûresini Cebrâil(a.s) ile birlikte yetmiş bin melek getirmiştir. Kur’an-ı kerimde Hac sûresi 75. âyeti kerîmesinde meâlen; ”Allah, meleklerden peygamberler seçer” buyurulmaktadır. Bu melekler; Cebrâil, Mikâil, Azrâil (aleyhimüsselâm) ve diğerleridir. Bunlar, Allahü teâlâ ile Peygamberler ve diğer insanlar arasında vâsıtadırlar. Cebrâil (a.s.) Allahü teâlâdan Peygamberlere (aleyhimüsselâm) vahiy getirmek; Azrâil (a.s.) Allahü teâlânın emri ile rûhları almak; Mikâil (a.s.), rızıkları ulaştırmak sûretiyle vâsıta olurlar. Diğerleri de daha başka işlerde vazifelidirler.

Kitapları ve sahifeleri onlar getirmişlerdir. Emîn oldukları için getirdikleri de doğrudur. Melekler hatâ etmez, unutmaz, hîle yapmaz ve aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur. Şüphe ihtimâli yoktur.

Melekler nehyedilen şeylerden sakınırlar. Emredilenleri yerine getirirler. Kur’ân-ı kerîmde Tahrîm sûresi 6. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlâ  kendilerine ne emretti ise ona isyân etmezler ve emredildikleri şeyi de yaparlar.” buyuruldu.

Enbiyâ sûresi 27. âyet-i kerîmesinde ise meâlen; “Melekler Allah’ın sözünün önüne geçemezler. Hep O’nun emri ile hareket ederler.” buyuruldu. İbn-i Abbâs’ın (r.a.) bildirdiğine göre, Allahü teâlâdan vahiy getirmekte olan Cebrâil’in (a.s.), bir ara gecikmesinden endişelenen Resûlulah efendimiz (s.a.v.) Ey Cebrâil! Sen bizi şu ziyâretinden daha çok ziyâret etmez misin?” buyurarak, daha çok gelmesini istemişti. Bunun üzerine; “Biz (melekler) Rabbimizin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzdeki ve arkamızdaki (geçmiş ve gelecek bütün şeyler) ve bunların arasıdakiler hep O’nundur (Allâh’ın emir ve irâdesine tâbidir.) Bununla berâber Rabbin seni unutmuş değildir” meâlindeki Meryem sûresinin 64. âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

Melekler devamlı Allahü teâlâya ibâdet ederler. Enbiyâ sûresi 19. ve 20. âyet-i kerîmelerinde meâlen; “O’nun  katındakiler (melekler), kendisine ibâdet etmekten ne kibirlenirler ne de yorulurlar. Gece gündüz hep Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar” buyurulmaktadır.

Melekler, Allahü teâlâya ibâdetten lezzet alırlar. Allahü teâlâya ibâdetleri terk etmeyi kendilerinin helâkı olarak görürler.

Ka’b-ül-Ahbâr (r.a.); meleklerin tesbîhlerinin, insanların nefes alıp vermeleri gibi devamlı olduğunu söylemektedir.

Melekler devamlı huzur hâli üzere bulunup, zikir yaparlar. İnsan olsun melek olsun, mukârrebinden olan Allahü teâlânın seçilmiş kulları da devamlı bu şekilde ibâdet üzeredirler. Karadaki canlıların hava ile, denizdekilerin de su ile teneffüs etmeleri nasıl kesintisiz devâm ediyorsa, mukarreblerin bu şekildeki ibâdetleri de öyle devâm eder.

Melekler Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. Onların Allahü teâlâ katındaki dereceleri yüksektir.  Kafirler ve müşriklerin sandıkları gibi, onlar Allahü teâlânın kızları değildir. Kur’ân-ı kerîmde Enbiyâ sûresi 26. âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır.  “Böyle iken (bâzı kâfirler ) dediler ki; “Rahmân, (çok merhametli olan Allah) çocuk edîndi.(Melekler, Allahü teâlânın kızlarıdır, dendi). Allah, bundan münezzehtir. Doğrusu onlar (melekler), Allahü teâlânın ikrâm olunmuş kullarıdır.

Kâfirler, melekler için dişi diyorlarsa da onlar, erkek ve dişi değildirler. Bu hususta Kur’ân-ı kerîmin Zuhruf sûresi 19. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurulmaktadır. “Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişi yaptılar. Yaratılışlarına şâhid mi idiler. Onların (bu yalan) şâhidlikleri   yazılacak ve (kıyâmette) mes’ûl olacaklardır.”

Melekler evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayat sâhibi olup diridirler. Ve Allahü teâlânın azamet ve celâlinin büyüklüğünden korkudadırlar. Nitekim Enbiyâ sûresi 28. âyet-i kerîmesinde; “ Hepsi O’nun korkusundan titrerler” buyurulmaktadır.

Melekler günah işlemezler.Allahü teâlâ, insanları yaratacağını buyurduğu zaman; “Yâ Rabbî ! Yeryüzünü ifsâd edecek ve kan dökecek mahlûklar mı yaratacaksın?” (Bekara sûresi: 30) gibi meleklerin (zelle) denilen soruları bunların mâsum, suçsuz olmalarına zarar vermez. Meleklerin bu suâli; Allahü teâlâya îtirâz veya Âdem’i (a.s.)  ve zürriyetini gıybet etmek için değil, yeryüzünde fesat çıkaracak olan insanların yaratılmasındaki hikmeti öğrenmek istediklerindendir.

Melekler Allahü teâlânın izni ve bildirmesi ile pek çok sırları ve hâlleri bilirler. Allahü teâlâ bildirmese idi, onlar, gayb ile alâkalı şeyleri bilemezlerdi. Çünkü Kur’ân-ı kerîmde Neml sûresi 65. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: “(Ey  Resûlüm)!  De ki: Göklerde ve yerde olan kimse gaybı bilmez. Ancak Allah bilir”

Cebrâil, İsrafil, Mikâil, Azrâil, Hamele-i Arş, Cennet meleklerinin büyüğü Rıdvân, Cehennem meleklerinin büyüğü Mâlik, Hafaza melekleri, Münker ve Nekîr gibi meleklerin havâsları üstünleri peygamberlerden başka bütün insanlardan üstündürler. Hattâ Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu; insanların üstünlüklerinin, meleklerin üstünlüklerinde daha üstün olduklarını söylemişlerdir. Çünkü insanlar, şeytan ve nefisleri ile savaşıyor. İhtiyaçları olduğu hâlde yükseliyor. Melekler ise zâten yüksek yaratılmışlardır. Melekler,tesbîh,takdis ediyorsa da buna cihâdı da katmak, insanların yükseklerine mahsustur. Nîsa sûresi 95.âyeti kerîmesinde meâlen “Mallarını, canlarını fedâ ederek,dîn düşmanları ile Allah rızâsı için cihâd, muhârebe eden müslümanlar, oturup, kapanıp cihâd edenlerden daha üstündür. Hepsine de Cennet’i, söz veriyorum” buyurulmuştur. Mü’minlerin sâlihleri ve velîleri,meleklerin avâmından; meleklerin avâmından daha üstündür.

Sûrun birinci üfürülmesinde, dört büyük melekten ve Hamele-i Arş’dan başka bütün melekler de yok olacaktır. Bundan sonra Hamele-i Arş ve daha sonra dört melek yok olacaktır. İkincisinde, önce bütün melekler dirilecektir. Hamele-i Arş ile bu dört melek, sûrun ikinci üfürülmesinden önce dirilecektir. Demek ki, bu melekler, bütün canlılardan önce yaratıldıkları gibi, her canlıdan sonra yok olacaklardır.

Meleklerden bâzısının iki, bâzısının dört veya daha çok kanadı vardır. Her hayvanın kanadı ve tayyârelerin kanatları kendilerinin  yapısında olup, birbirlerine benzemediği gibi, meleklerin kanadı da kendi cinslerindendir. İnsan görmediği, bilmediği şeyin tadını işitince, bunu bildiği şeyler gibi sanıp, aldanır. Meleklerin kanatları vardır. İnanırız. Fakat, nasıl olduğunu bilemeyiz. Kiliselerde ve bâzı mecmua ve filmlerde melek diye görünen  kanatlı kadın resimleri  uydurmadır. Müslümanlar böyle resim yapmaz. Müslüman  olmayanların yaptığı bu bozuk resimleri  doğru sanmamalı, onlara aldanmamalıdır.

Sayısı en çok olan mahlûk meleklerdir. Bunların sayılarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez nitekim Müddesir sûresi 31. âyet-i kerîmesinde; “Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir” buyurulmaktadır.

Göklerde, meleklerin ibâdet etmedikleri boş bir yer yoktur. Göklerin her yeri, rükûda veya secdede olan meleklerle doludur. Göklerde, yelerde, otlarda, yıldızlarda, canlılarda, cansızlarda, yağmur damlalarında, ağaçların yapraklarında, her molekülde, her atomda, her reaksiyonda, her harekette, her şeyde meleklerin vazifeleri vardır. Bâzıları insanların Peygamberlerine haber getirir. Bâzıları insanların kalbine iyi düşünce getirir ki, buna (ilham) denir. Bâzılarının, insanlardan ve bütün mahlûklardan haberi yoktur.

İmâm Fahreddîn Râzî (radyallahüaleyh) meleklerin sayıları ile ilgili olarak şöyle  bildirdi: İnsanoğlu, cin tâifesinin onda biri kadardır. Bunların hepsi denizlerde yaşayan hayvanların onda biri, bunların hepsi dünyâ göğündeki meleklerin onda biri, bunlar da ikinci kat gökteki meleklerin onda biridir. Yedînci kat göğe kadar bir öncekiler, bir sonrakilerin onda biridir. Bütün bunların hepsi, arşın bir perdesinde olan meleklerin onda biridir. Arş-ı âzamın yüz bin perdesi vardır. Bir perde; bütün göklerden yerden, içindekilerden ve arasındakilerden çok daha büyüktür. Bu perdelerin her yerinde kimi secdede, kimi rükûda, kimi kıyâmda olan ve çok güzel sesle Allahü teâlâyı tesbîh ve takdis eden melekler vardır. Bunların hepsi, arş-ı âzam ve etrafında kıyasla denizde bir damla su kadar kalır. Sonra Levh-i mahfûza müvekkel olan melekler vardır. Bunların büyüğü İsrâfil aleyhisselâmdır. O, Levh-i mahfûzu görür. Diğer meleklere, Allahü teâlânın izni ile emr ve nehy eder. İsrâfil aleyhisselâm bu kadar büyüklüğü ile, Allahü teâlânın korkusundan serçe kuşu gibi titrer.

Ka’b-ül Ahbâr (r.a.) bildirir: Yeryüzünde iğne ucu kadar yer boş değildir. Her yere mükevvel bir melek vardır. İbn-i Münzir’in bildirdiği hadîs-i şerîfde şöyle bildirildi: “Beytül-ma’mûrda her gün yetmiş bin melek namaz kılar. Bir daha namaz kılmak sırası ona gelmez. Meleklerin büyüklüklerinden olan  kerûbiyyûn melekleri ; gece ve gündüz tesbîh ederler, hiç usanmaz ve yorulmazlar” Sahih haberlerde geldi ki: “Sidre-tül müntehâda o kadar melek vardır ki, adedîni ancak Allahü teâlâ bilir. Cebrâil aleyhisselâmın makâmı Sidre-tül müntehâdadır.”

Meleklerin sayıları çok olmakla berâber, umûmî olarak yer, gök ve hamele-i arş şeklinde üç sınıfa münhasırdırlar. Bunlardan başka insanın yemesini, gıdâ almasını te’min edenlerin yanında; hidâyet ve irşâd ile vazifeli melekler de vardır. Vücûdun, hattâ bitkilerin her parçasının gıdâsını te’min için, en az yedi melek vazifelidir. Bu sayı, daha da fazla olabilir.

Şöyle ki: Alınan gıdâ, bâzı değişikliklere uğradıktan sonra, kana karışır. Daha sonra et ve kemik olur. Et ve kemik olunca, gıdâ alma işi tamamlanmıştır. Kandaki besinler, et ve kemik,  gücü, kuvveti, bilgi ve ihtiyârı (isteği) olmayan cisimlerdir. Bizzat kendi kendilerine hareket edemez, kendiliklerinden değişikliğe uğrayamazlar. Meselâ buğday da böyledir. Kendi kendîne un, hamur ve ekmek olamaz. Kan ile hücreye taşınan besinler de kendi kendîne et, kemik, sinir, damar olamaz. Bunları yapacak bir san’atkâr lazımdır. Allahü teâlâ zâhirî ve bâtınî nîmetler ihsân etmiştir. Zâhirdeki san’atkârlar belde hâlkı olduğu gibi, bâtındaki san’atkârlar da meleklerdir. İşte  gıdâyı kandan süzmek; etin ve kemiğin civârına çekmek (hücrenin içine almak); orada tutmak, nihâyet gıdâyı et, damar ve kemik hâline getirmek işlerinde ayrı ayrı melekler vazifelendirilir.  İhtiyaçtan fazla olan gıdâyı da başka bir melek atar. Yeni meydana gelen eti, eski ete, yeni kemiği, eski kemiğe, yeni damarı, eski damara bağlamak içinde ayrı bir melek lâzımdır. Meydana gelen yeni kan, kemik ve damarın, eskilere ne kadar ilâve edileceğini tâyin edecek yedînci bir melek daha lâzımdır. Meselâ, bu ilâveler yuvarlak olan uzvun yuvarlağını, enli olanın, enliğini, içi boş olanın, bu hâlini bozmayacak kadardır. Her birine lâzım olduğu kadar ilâve yapılır. Alınan gıdâ, lüzûmundan fazla miktarda, çocuğun burnunda toplanmış olsa, çocuğun burnu büyür, şekli bozulur ve içi boş olma husûsiyetini kaybederdi. Bu sebeple, alınan gıdânın, göz kapaklarına, onların inceliğine, göze, onların parlaklığına, dizlere, kalınlığına, kemiklere, sertliğine münâsip bir şekilde dağıtım yapılır. Aksi hâlde âzâların biri küçük, diğeri büyük kalırdı.

İşte taksim ve tevzîdeki bu ayarlamayı yapmak, meleklere havâle edilmiştir. Yoksa kandaki besinlerin kendi kendîne bu hâllere girdiğini sanmak cehâlettir.

Bütün bu işleri yapanlar, yer melekleridir. İnsan uykuda istirahatını yaparken, işi ile meşgûl olurken, bütün bunlardan habersiz melekler bu gıdâyı bâtında (içimde) işe yarar hâle getirmektedirler. Bu miktarda melek, normal âzâlar içindir. Göz ve kalp gibi hassas yerlerde bu işler için yüzden fazla melek vazifelidir.

Yer melekleri gök meleklerinden yardım alırlar. Bu yardım muayyen bir tertip üzeredir. Bunun hâkikatını ancak Allahü teâlâ bilir. Aynı şekilde, gök melekleri de Hamele-i Arş’dan yardım alırlar.

Yer ve göklere, bitki ve hayvanlara, hattâ her yağmur damlası ve bir taraftan diğer tarafa giden her bulut için vazifeli melekler vardır.

Meleklerin büyükleri:

Cerâil (a.s.): Dört büyük melekten birisi ve meleklerin en üstünüdür. Cibrîl, Rûh-ul- emîn ve Nâmûs-u ekber de denir. Cebrâil, lügatte; Allahü teâlânın kulu demektir.

Vazifeleri ve husûsiyetleri:

  • Peygamberlere (aleyhimüsselâm) vahiy getirmek, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmektir.
  • Allahü teâlâ onu Kur’ân-ı kerîmde diğer meleklerden önce zikretmiştir. Bekara sûresi 98. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil’e Mikâil’e düşman olursa, muhakkak Allah da kâfirlerin düşmanıdır.” buyrulmaktadır. Âyet-i kerîmede Cebrâil (a.s.), Mikâil’den (a.s.) önce zikredilmiştir. Çünkü Cebrâil (a.s.) peygamberlere vahy getirme şerefine nâil olmasının yanında ilim sâhibidir. Mikâil (a.s.) ise, rızıkları ayarlamada vazifelidir. Mânevi bir gıdâ olan ilim, cisim ve beden için olan gıdâdan üstün ve şereflidir. Bu sebeple Cebrâil (a.s.), Mikâil’den (a.s.), üstündür.
  • Allahü teâlâ onun için Rûh’ul kuds diye buyurmuştur. Nitekim Mâide sûresinin 110. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hani, ben seni Rûh’ul kuds (Cebrâil) ile te’yid etmiştim” buyurulmaktadır.
  • Allahü teâlâ onu kendisinden sonra zikretmiştir. Tahrîm sûresi 4. âyet-i kerîmesinde; ”Muhakkak ki Allah, Cebrâil ve sâlih mü’minler O’nun (Resûlullah’ın) yardımcısıdır” buyurulmaktadır.
  • Yine Cebrâil (a.s.) Tekvîr sûresinde altı vasfı ile medholunmuştur: “Muhakkak o Kur’ân, pek şerefli bir resûlün (Cebrâil’in) getirdiği kelâmdır. (O çetin) bir kuvvet sâhibidir. Arşın sâhibi olan Allah katında pek şereflidir. Orada kendisine itâat olunandır, emîndir.”

Cebrâil’in (a.s.) resûl olması, peygambere (aleyhimüsselâm) vahiy getirmesinden dolayıdır. Allahü teâlânın nezdînde şerefli itibârlı olması, onu kendisi ile, kullarının en üstünleri olan peygamberleri arasında vâsıta yapması sebebiyledir. Allahü teâlâ katında derecesinin yüksek olması, Kur’ân-ı kerîmde onu kendisinden sonra zikrettiği içindir. Meleklerin reisi olup kendisine itâat edilmesi, onların, ona itâat etmeleri sebebiyledir. Emîn olmasına gelince; Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Resûlullah efendimize meâlen; “Onu senin kalbine Rûh-ul-emîn indirdi” (Şuarâ sûresi: 193) buyurmuştur.

Cebrâil (a.s.) muhtelif şekillere girebilmektedir. Nitekim Resûlullah’a (s.a.v) değişik şekillerde görünmüştür. Ekseriyetle Eshâb-ı kirâmdan Dıhye-i Kelbî (r.a.) sûretinde gelirdi. Dıhye-i Kelbî, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Bir kavmin reisi olup ticâretle uğraşırdı. Îmân etmeden önce de Resûlullah’ı sever, uzaktan geldikçe hediye getirirdi. Cebrâil (a.s.) îmân edeceğini Resûlullah’a (s.a.v.) haber vermişti.