Nûh (a.s.) dâvetine, kavminin karşı çıkması - kainatingunesi.com

Nûh (a.s.) dâvetine, kavminin karşı çıkması

 Hz. Nûh magfiret olunmaları için kavmini, ibâdete, takvâya ve tâate dâvet ettikçe, onların tavırları şu şekilde oldu:

1-Hz. Nûh’un söylediklerine karşı çıktılar. Kabûl etmeyip yalanladılar. Hattâ onu, yalancı ve deli olmakla ithâm ettiler.

2-Hz. Nûh’un sabırlı ve şefkatli muâmelesi, dâvetten vazgeçmemesi uzun seneler devâm etti. Zaman içinde onların karşı çıkmaları daha da arttı. Baba ve dedelerinden gördükleri kötülüklere o kadar dalmışlar ve bağlanmışlardı ki, Hz. Nûh’un hak dîne olan dâvetini, kabûl etmedikleri gibi, sözleri dinlemeye bile dayanamıyorlardı. Nûh sûresinin 7. âyet-i kerîmesinde bildirdiğine göre, Hz. Nûh’un nasîhatlerini duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkıyorlardı.

3-Târifi mümkün olmayan bir azgınlıkla Hz. Nûh’un sözlerini dinlemiyorlar, yanlarına geldiği zaman yüzünü görmek istemediklerinden, Nûh sûresinin 7. âyet-i kerîmesinde bildirdiği gibi, elbiselerini başlarına çekiyorlardı. Onun, kendilerini Cehennem ateşinden korumaya çalışan ve hayırlarını isteyen büyük bir zât olduğunu farkedemiyorlardı.

4-Bâtıl ve bozuk yollarında Hakk’a dâveti kabûlden yüz çevirmek husûsunda ısrâr ettiler.

5-Son derece istikbâr ettiler. Yâni çok kibirlendiler.

6-Hz. Nûh’a âsi oldular. Nûh (a.s.) onlara; “Allahü teâlâya ibâdet edin. O’ndan korkun. Bana itâat edin” buyurduğu hâlde, onlar bu emre isyân ettiler. İtâat edecekleri yerde âsi oldular.

7-Hz. Nûh’a âsi olmalarından başka, bir mâsiyeti (günahı)daha işlediler. Kendilerini küfre dâvet eden reislerine itâat ettiler, onlara uydular.

Âyet-i kerîme, kötü kimselere uydukları için, onların mal ve çocuklarının, âhirette sâdece hüsrânlarını arttıracağını haber vermektedir.

Fahrûddin-i Râzî hazretlerinin bildirdiğine göre mal ve evlâd, her ne kadar nîmet gibi görünüyorsa da, Allahü teâlânın emirlerine karşı kullanınca, hüsrânı arttırır. Bundan da anlaşılan, âhiretteki hüsrâna sebep olan dünyevî nîmet ve menfaatler; tatlı görünen, fakat zehirli olan bir lokmaya benzemektedir.

“Kâfirlere, Allahü teâlânın nîmeti yokdur” diyen âlimler, bu sözlerine Nûh sûresinin 21. âyet-i kerîmesini delîl getirmişlerdir. Çünkü, kâfirlerde, nîmet gibi görünen şeyler, hâkikatte onlarının sonsuz azaplara, ebedî felâketlere düçâr olmalarına vâsıta olmaktan başka bir şey değildir.

8-Mekr (hile): Nûh sûresinin 22. âyet-i kerîmesinde, kavmin ileri gelenlerinin Hz. Nûh’a çok büyük bir mekr (hile) yaptıkları bildirilmektedir. Çünkü onlar, kendilerine tâbi olanlara, vedd, süvâ’, yegûs, ye’ûk, ve nesr ismindeki putları terketmemelerini söylediler. Onları tevhîd îtikâdından, Allahü teâlânın birliğine inanmaktan men ettiler. Müşrikliği emrettiler.

Tevhîdi emretmek, bunu insanlara öğretmek, dinde ne kadar yüksek bir derece ve ne büyük bir hayır ise , buna mâni olmak ve şirki emretmek de o derece aşağı ve o derece büyük bir musîbettir. Bu sebeple Allahü teâlâ onların mekrini  çok büyük bir hîle olarak bildirmiştir.

Onların, insanları , tevhîd îtikâdından men etmelerine , âyet-i kerîmedeki  mekr(hîle) buyurulmasının iki sebebi vardır.

1-Onların , putlara ilâhlık isnâd etmeleri, bu kavmin putlara ibâdete devâm etmelerinin gereğidir. Onlar , kendilerine tâbi olanlara; “Bu putlar sizin ilâhlarınızdır. Baba ve dede- lerinizin  de ilâhları bunlar idi . Siz Nûh’un (a.s.) sözünü , dâvetini kabûl ederseniz, kendi aleyhinizde bulunmuş; kâfir olduğunuzu, delâlet ve cehâlette bulunduğunuzu îtirâf etmiş olacaksınız. Hem bu îtirâfınız babalarınızın da aleyhinde bulunmanız demektir…”gibi sözler söylediler .

İnsanın, gerek kendisi ve gerek baba ve dedelerinin kusur , noksanlık ve cehâlette bulunduğunu îtirâf  etmesi çok zor olduğundan , onların bu duygularını istismar edip kullanmaları gizli bir hîle idi. Bu sebeple, onların  böyle söylemelerine âyet-i kerîmede mekr(hîle) buyurulmuştur.

2-Âyet-i kerîmelarde bu büyük hîleyi yapanların, yâni kavmin ileri gelenlerinin, mal ve evlâd sahibi oldukları bildirilmektedir. Onlar cahil halka: mal ve çok evlâda, putlara ibâdet etmeleri sebebiyle kavuştuklarını; Hz. Nûh’un bildirdiği ilâhın ise hâşâ mal ve evlâd veremediğini söylediler. Böyle bir hîle ile onları kandırmağa çalıştılar.

Fir’avn da, kavmine buna benzer bir hîle yapmıştı. Mal, mülk ve saltanatı ile övünüp, Zuhrûf sûresinin 51. âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre kavmine; “Mısır mülkü benim değil mi? Azametimi görmüyor musunuz?” demişti.