NÛH ALEYHİSSELÂM - kainatingunesi.com

İdris’den (a.s.) sonra gönderilen peygamber. Kendilerine yeni bir din verilen peygamberler (resuller) dendir. Peygamberler  içinde en büyükleri olarak bilinen ve kendilerine ülü’l-azm denilen altı peygamberin ikincisidir. İdrîs (a.s.) göğe çıkarıldıktan sonra,insanlar azarak doğru yoldan ayrıldılar ve putlara yâni heykellere tapmaya başladılar. Cenâb-ı  Hak,bunlara Nûh aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Nice yıl,onları dîne dâvet etti. Yalnız ,oğullarından Sâm,Hâm,Yâfes ile pek az kimse îmân etti. Kendi oğlu Yâm yâni Ken’ân başta olmak üzere kavminin çoğu îmân etmedi ve karşı geldi.

Kavmi, Hz. Nûh’a  hakâret ve işkence edince onlara bedduâ etti. Allahü teâlâ,Nûh’a (a.s.) gemi yapmasını emretti. Geminin bitiminde,tûfan başladı ve Nûh (a.s.)  mü’minleri de alarak gemiye bindi. Gemidekilerin  seksen kişi olduğu ve geminin üç katlı yapıldığı “Arâis- ül-mecâlis” adlı eserde yazmaktadır. Hz. Nûh ayrıca gemiye her hayvandan da birer çift almış , hattâ oğlu Ken’ân’ı da gemiye çağırmıştır. Ken’ân; “Ben, dağa çıkar kurtulurum” dediği sırada bir dalga gelerek onu boğmuş, sular dağları aşmıştır. İnsanlar ve hayvanlar telef olup, yağmurlar altı ay sonra durmuş ve  sular çekilmiştir. Gemi Irak’da bulunan Cûdi dağına oturmuş ve insanlar tûfandan sonra Hz. Nûh’un üç oğlundan çoğalıp yeryüzüne dağılmışlardır. Bunun için Nûh aleyhisselâma ikinci Âdem (aleyhisselâm) denildi. Sâm’dan Arap, Fars ve Rûm; Hâm’dan Hindastan, Habeş ve Afrika halkı; Yâfes’den de Asyalılar ve Türkler meydana geldi. Hattâ Bering (Behreng) boğazından Amerika’ya bile geçip yerleşen  ler oldu. Nûh aleyhisselâm, bin yaşında vefat etti. Yaşı, insanlar arasında uzun ömre güvenilmemesi ve ne kadar yaşanırsa yaşansın sonunda ölüm olduğu husûsunda bir ölçü olmuştur.

Hz. Nûh’un, Hz. Adem’e kadar olan nesebi şöyledir: Nûh bin Lâmek bin Metûşalih (bu isim Metüşalh ve mütevelşlih şeklinde de rivayet edilmiştir) bin Ehnûh yani (yani idrîs (a.s.) bin Yerd bin Mehlaîl bin Kaynân bin Enuş bin Şiş (Şit) (a.s.))bin Adem (a.s.). Ayrıca Hz. Nûh’un asıl isminin Yeşkur, Şakir ve Abdülgaffar olduğu da bildirilmiştir. Lakabı Neciyyullah ve şeyh-ul-enbiyâdır.         Nûh’un (a.s.) annesinin ismi Kaynûş binti Berâkil bin Mahvil’dir. Annesinin ismi; Sebhâr, Şemhâ ve Semhâ şeklinde de bildirilmiştir.

Kaynak eserlerde bildirdiğine göre İdrîs’in (a.s.), Metûşalih isminde bir oğlu vardı. Metûşalih, babasının bildirdiklerine tamâmen uyan kâmil bir mü’min olup, Meysâha adlı sâliha bir hanımla evlendi. Bu evlilikten ismi, Yemlek ve Lemk şeklinde de bildirilen Lâmek dünya’ya geldi. Lâmek; doğumu, çocukluluğu  yetişmesi ve gençliğinde, herkesin imrendiği bir hale sahip ve pek güzel, güçlü, kuvvetli idi. Muhammed aleyhisselâmın mübârek nûru, Adem aleyhisselâmdan beri temiz ana-babalardan geçerek ona ulaşmış, şimdi de onun yüzünde parlıyordu. Lâmek, Kaynûş isminde sâliha bir hanımla evlendi. Bu evlilikten de Hz. Nûh dünyâya geldi. Hz. Nûh , Şam diyârında Ba’lebek yakınında, Ayn-ül-ved (sevgi pınarı) isimli yerde, yâhut Diyarbakır’da veya Hindistan’da yetişti.

Hz. Nûh annesi Kaynûş, hâmileliğinin son zamanlarında kendisi ve doğacak çocuğu hakkında, çok zâlim bir kimse olan zamânının hükümdârından korkuyordu. Bu endişe içerisinde, doğum iyice yaklaştığında, Kaynûş evinden çıkıp, bir mağaraya giderek doğum yaptı . Zevci Lâmek ise o sırada rahatsız olup son anlarını yaşıyordu.

Doğumdan sonra çocuğunu mâğarada bırakıp, büyük bir üzüntü ile,içli göz yaşları dökerek ve vah oğlum diye sızlanarak mağaradan ayrılmak üzere iken, daha yeni doğmuş kundağa sarılmış olan Hz. Nûh, Allahü teâlânın izni ile konuşmaya başladı. Annesini hayretler içinde bırakan bu mübârek çocuk; “Anneciğim! Benim için korkma! Endişe etme!Çünkü beni yaratan elbette korur” diyordu.

Kundaktaki bebeğinin böyle konuşması, gözü yaşlı anneyi hem rahatlattı, hem de daha çok üzülmesine sebep oldu. Çünkü Kaynûş, evlâdının bu sözüyle, onun Allahü teâlâ tarafından husûsi olarak korunduğunu, kendisine bir zarar gelmesinden endişe etmeye bir lüzum kalmadığını hissederek rahatladı. Diğer taraftan, kendisinden bu sözleri duymakla, gönlünde yavrusuna karşı muhabbet ve şevkatinin kat kat arttığını hissetmiş ve böyle bir yavrudan ayrılmak, hele bir mağrada bırakıp gitmek ona pek zor gelmişti. Bu acıya ve  ayrılığa tahammül etmek, öyle bir anne için elbette mümkün değildi. Ama oğlunun selâmeti için bu acıya sabretmesi icâp ettiğini düşünerek, onu Allahü teâlâya emanet edip , göz yaşları içersinde evine döndü.

Nûh (a.s.) kırk gün kadar, doğduğu mağarada kaldı. Bundan sonra melekler onu alıp, annesinin yanına götürdüler. Annesi Kaynûş buna pek sevindi. Bu kırk gün içinde, Nûh’un (a.s.) babası Lâmek de vefat etmiş idi. Lâmek’in (r.aleyh),Nûh’un (a.s.) peygamberliğinden sonra vefâ  ettiği de bildirilmiştir.

Hz. Nûh, çocukluğunda ve gençliğinde, zâhirde ve bâtında, (görünüşte ve iç âleminde) çok  güzel, pek mükemmel idi. Bütün güzel sıfatları kendinde toplamıştı. Şekl-ü şemâil yâni vücut görünüşü ile huy ve yaradılış bakımından Hz. Adem’e çok benzerdi.

Hz. İdrîs’den sonra insanların durumu:

İdrîs aleyhisselâm insanlara peygamber olarak gönderilip, onlara doğru yolu gösterdikten sonra diri olarak göğe kaldırıldı.Bundan sonra ona tâbi olup, yolunda bulunan ve Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Nûh arasında, çeşitli zamanlarda geldikleri de bildirilen Vedd, Süva’, Yegûs, Ye’ûk ve Nesr isimlerindeki kıymetli âlim zâtlar Arap yarımadasının çeşitli yerlerine dağılarak İdrîs’in (a.s.) dînini yaymaya çalıştılar. Bu âlimler, Arap yarımadasının çeşitli yerlerinde dağınık vaziyette yaşayan insanların yanlarına, ayaklarına kadar giderek, onlara; doğru olan hidâyet yolunu anlatıyorlardı. Bunun için bütün gayretlerini sarfediyorlar ve hiç bir fedâkarlıktan kaçmıyorlardı.

İbn-i Ebî Hâtim’in (r.a.) bildirdiğine göre, Tâbiînden ve Fukahâ-i seb’a diye bilinen Medîne’nin yedi büyük âliminden Urve bin Zübeyr (r.aleyh); İdrîs’in (a.s.) eshabından olan ve  insanlara doğru yolu gösteren bu büyük âlimler hakkında; “Vedd, Yegûs, Ye’uk, Süvâ’ ve Nesr Hz. Âdem’in evlâdından yâni torunlarındandır. Vedd, onların en büyüğü ve içlerinde en üstün olanı idi” buyurmuştur.

Bu âlimler, ahlâk ve edeplerinin fevkalâde olması, hep Allahü teâlâdan, kıyametten, âhıretten anlatmaları, dinleyenleri çeken tatlı sohbetleri ile, gittikleri her yerde sevilip sayıldılar.herkes bunları pek çok sevip, anlattıklarına inanıyor, onlara tâbi oluyordu. Nihâyet onlar da birer birer vefat edip, âhirete göçtüler. Sevenleri kedere boğuldu ve kimse onları unutamadı.

Kavmin içinde bulunan bâzı münâfıklar, doğru îmân sahiplerinin vefât eden âlimlere olan muhabbet bağımlılıklarını istismâr ettiler. Temiz imân sâhibi insanları kandırabilmek için sanki mü’minlerden imiş gibi göründüler. Onlara yaklaşarak; “Bizler, bu kıymetli büyüklerimizin, âlim zâtların vefâtlarından bir müddet sonra unutulacağından ve nasîhatlerinin te’sirinin kaybolacağından ve dolayısıyla insanların doğru yoldan ayrılacaklarından endişe ediyoruz. En iyisi biz, bu âlimlerin bulundukları yerlere birer alâmet koyup, nişan diksek, hattâ, bu âlimlerimizin küçük birer timsallerini yapıp evlerimizde bulundursak ne kadar güzel olur. Böyle yapınca hem devamlı hatırlayarak onları unutmamış, hem de nasihatlerine uymuş oluruz. Hep birlik olalım ve bu husûsu ihmal etmeyelim” dediler.

Bu münâfıkların, böyle gönül alıcı sözlerle mü’minlere yaklaşmaları, şeytanca maksatlarının o ân için anlaşılmasına mâni oluyordu.Onların bu düşüncelerinin arkasında putperestlik illetinin ortaya çıkarılması fikri yatıyordu.  Yâni münâfıklar, insanlığı ebedi felâkete, sonsuz azâblara sürükleyecek olan, putperestlik, müşriklik zehirini şekerle kaplayıp yaldızla süsleyerek, tatlı sözlerle insanlara vermek istiyorlardı. Mü’minlerin ileri gelenleri böyle bir  durumun ileride ne gibi netîceler hâsıl edeceğini bilemeyip düşünemediklerinden ve işin garibi, bu fikrin telkin edenler, mü’minlerden imiş gibi göründüklerinden, bu fiili mâkul karşıladılar. Zâhiri sebeplere göre, bu hâlin maksada uygun olduğunu zannettiler. Hattâ, şeytanın, insan şekline girerek onlara bu fikri verdiği de rivâyet edilmiştir.

Şâyet bu fikir, İdrîs’e (a.s.) imân etmeyenlerden gelmiş olsaydı, imân sâhibi olanlar durup, düşünürler, böyle bir durumun, ilk bakışta faydalı görünse bile mahzurlarının da bulunabileceğini tahminde geç kalmaz ve buna göre hareket ederlerdi. Lâkin bu fikir, mü’min görünen münâfıklar tarafından ortaya atıldığı için hemen hiç kimse karşı çıkmadı.üstelik herkes tarafından da kabûle şâyân görüldü. Böylece münâfıkların sinsi planları tutarak, ilk başta maksatlarına uygun bir şekilde işlemeye başlamıştı.

Nihâyet insanlar, kendilerine doğru yolu gösteren ve nasîhatlerde bulunan Vedd, Süva’, Yegûs, Ye’ûk ve Nesr isimlerindeki o âlim zâtların birer heykellerini yaparak, onların daha ziyade bulundukları yerlere diktiler. Bunu güya o âlimlerin feyzlerinden istifâde etmeyi kolaylaştırmak, onları unutmamak için yapmışlardı.

Zaman akıp giderken, insanlar, bu heykellerin, daha küçük sûretlerini yapıp evlerinde bulundurmaya başladılar. Böylece, onların feyzlerinden daha çok istifâde edeceklerine, nâsihat ve vasiyetlerine unutmayıp, onlara tam uyacaklarına inanıyorlardı. Münâfıkların, hak dîne düşman olanların sinsi planları, maksadlarına uygun bir şekil almıştı.

Nesiller değişip, bu heykellerin dikiliş maksadları unutulunca, insanlar zamanla bu heykelleri daha çok tâzim etmeye başladılar. Bu husus, münâfıklarca dîne daha çok sarılmaya ve bağlanmaya sebep şeklinde gösteriliyor ve büsbütün yoldan çıkarabilmek için tahrifleri olanca hızı ile devam ediyordu. Öyle bir hale geldi ki, insanlar, farz ibadetlerini yaptıktan başka, muayyen zamanlarda  o heykellerin etrâfında toplanırlar, ziyâret ederler, o heykellere saygı ve hürmet gösterirlerdi. Mü’min olanlar, geçmiş âlimlerin yolunda olmak, nasîhatlerini hatırlamak, perdesi altında putperestliğe doğru adım adım yaklaştırıldıklarının farkında bile değillerdi. Münâfıklar sinsi ve şeytanca hareket ediyorlardı.İnsanlar, bu heykellerin evlerde bulunan küçük sûretlerini de tâzim etmeye, onları, geçmiş âlimlerin sohbet ve nasîhatlerini hatırlatıcı ve kendilerinin kötülüklerden men edip, uyarıcı olarak kabûl etmeye başladılar.       Uzun yıllar geçip, nesiller değiştikçe heykellere olan muâmele, onların ibâdete karıştırılması, önceki mü’minlerin îtikâtlarının ve yaptıklarının aksine olarak çok değişti.Bu durum şeytanın ve dîne düşmanlıkta ona iş bırakmayan münâfıkların çok hoşuna gidiyordu. Çünkü onlar, gitgide maksatlarına ve hedeflerine yaklaşıyorlardı. Zaman ilerledikçe, yeni yetişen nesiller, bu heykellerin dikiliş gâyesini unuttular. Şeytanın, münâfıkların vesvese ve aldatmaları ile inanç ve ibâdetlerinde değişiklikler meydana geldi. insanlar, bu dikili taşlarda üstün vasıflar bulunduğunu zannetmeye, diğer yapılan ibâdetlerden ziyâde bu heykellere hürmet göstermeye başladılar. Böylece, daha çok sevâp kazanacaklarına Allah-ü teâlâ katında bu heykellerin kendilerine şefâatçi olacağına, dolayısıyla bunlara daha çok hürmet ve tâzim etmenin lâzım geldiğine inanmaya başladılar.

Daha sonra insanlar bu heykellerde ilâhi kudret bulunduğuna inanmaya, bunları, mânevi olarak gözlerinde daha çok büyütmeye başladılar. Nihâyet, onların ilâh olduğunu zannedip,kendilerine put edindiler ve tapınmaya başladılar. Böylece insanlar putlara tapmaya yönelmiş, hakîkî ve yegâne mâbud olan Allah-ü teâlâya ibâdetten yüz çevirir olmuşlardı. Artık, insanlar putlara ibâdet ediyorlardı. Böylece yeryüzünde ilk defâ putperestlik, putlara ibâdet etmeye başlamış, şeytan ve onun avânesi olan münâfıklar, maksadlarına kavuşmuşlardı.

Mü’minlere, îmân etmiş görünerek yaklaşan ,süslü ,tatlı sözlerle, çeşitli entrikalar çevirerek, îmân sâhiplerini doğru yoldan ayırmaya, îmânlarını çalmaya çalışanların; îmân etmeyen ve îmân edenlere de açıkça düşmanlıkta bulunan din düşmanlarından daha çok zararlı oldukları böylece anlaşılmış oldu. Kıyâmete kadar devâm edecek olan bu sinsi düşmanlığın ilki böylece ortaya çıktı.

İnsanlar puta tapmaya başlayıp Allah-ü teâlâya ibâdet ve tâattan yüz çevirince tabiî olarak git gide aralarında, zulüm, ahlâksızlık ,fitne, fesâd ve zorbalık gibi kötülükler arttı ve yayıldı. Kâinâtta  bulunan herşey insan aklının idrâk edemeyip âciz kaldığı, fevkalâde , akıl almaz bir âhenk ve nizâm içinde cereyân ederken ve herşey bütün teferruatıyla insan oğlunun hizmetine sunulmuşken, insanlar bunu anlayamıyorlardı. Bütün bu  nîmetlerden ve her nîmetin sâhibi olan Allahü teâlâdan gâfil idiler. Üstelik O’ndan başkasına, putlara, heykellere ibâdet ediyorlar, bu hâlin Allahü teâlâyı gadaba getireceğini,kendilerine azâb edeceğini bir türlü akıl edemiyorlardı.

Kâinâttaki bir çok mahlûk, kendilerinde hiç şuûr olmadığı hâlde insanlara hizmet ederken, bu insanlar, ihsân edilmiş olan akıl ve şuûrlarını kullanmayarak, Allahü teâlâdan başkasına ibâdet ediyorlardı.

Hiç kimseye fayda ve zararı olmayan taş parçalarına tapan insanlar, hakîkî ve yegâne mâbud olan Allahü teâlâdan yüz çevirip, O’na kulluk etmekten uzaklaştıkça daha çok bozuldular. Zâten O’nu unutup, başka şeylere ibâdet etmeleri her  fenâlık ve alçaklığın habercisi olup, en büyük kötülük ve çirkinlikti.

Nitekim insanlar günden güne daha da bozularak her türlü fenalık ve ahlâksızlığı işler oldular.Güçlü kuvvetli olanlar , zayıf ve aciz kimselere zulmederlerdi. Fakirler , garîbler, zavallılar,güç ve kuvvetten düşüp zayıf olanlar, kötülerin şerlerinden korunabilmek için kaçacak yer ararlardı.