ÖMER-ÜL-FÂRÛK (radıyallahü anh) - kainatingunesi.com

Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem; “Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer benden sonra peygamber gelseydi, Ömer elbette peygamber olurdu.” hadîs-i şerîfiyle medhedilen; hazret-i Ebû Bekr’den sonra insanların en üstünü ve Peygamberimizin ikinci halîfesi. Hulefâ-i Râşidînden ve Aşere-i mübeşşereden yâni Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hicretten kırk sene önce Mekke’de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Ka’b’da sevgili Peygamberimizin soyu ile birleşir. Babası Hattâb, Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden, annesi Hanteme bint-i Hişâm, Ebû Cehl’in kız kardeşi idi. Künyesi Ebû Hafs’tır.

Hazret-i Ömer, nesep ilmini yâni soy kütüğünü iyi bilirdi. Gençliğinde babasının koyunlarını güder, ata biner ve güreş yapardı. Daha sonra ticâretle meşgul oldu. Çeşitli memleketlere gitti. Aynı zamanda Kureyş’in sefîri yâni elçisi idi. Hicaz bölgesinin o zaman en meşhûr ve en büyük panayırı olan Ukaz’dadefalarca güreşte birinci geldi. Ayrıca hitabetinin üstünlüğü ve ata binmekteki mahareti ile meşhûrdur. Heybetli, cesur ve çok kuvvetli olup, sol elini sağ eli gibi iyi kullanırdı. Edeb ve hayasından Resûlullah efendimizin huzurunda o kadar yavaş konuşurdu ki, Peygamber efendimiz; “Yüksek söyle yâ Ömer! İşitemiyorum” buyururdu.

Sevgili Peygamberimiz bir gün hazret-i Ömer ile Ebû Cehl’in bir yerde oturduklarını ve gizli gizli bir şeyler konuştuklarını gördü. O gece Resûlullah efendimiz; “Yâ Rabbî! Bu İslâm dînini, Ömer ile yahut Ebû Cehl ile kuvvetlendir” diyerek dua etti. Bu duadan sonra hazret-i Ömer müslüman olmakla şereflendi.

Hazret-i Hamza’nın müslüman olmasından üç gün sonra, Ebû Cehl, müşrikleri toplayıp; “Ey Kureyş! Muhammed, putlarımıza dil uzattı. Atalarımızın Cehennem’de azâb gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi söyledi. O’nu öldürmekten başka çâre yoktur!.. O’nu öldürecek kimseye yüz kızıl deve ve sayısız altın vereceğim!..” dedi. Biranda Hattâboğlu Ömer yerinden fırladı; “Bu işi Hattâboğlu’ndan başkası yapamaz” dedi. “Haydi Hattâboğlu! Görelim seni.” diyerek onu alkışladılar. Kılıcını kuşanarak yola düştü. Giderken rastladığı Nu’aym bin Abdullah; “Bu şiddet ve hiddetle nereye yâ Ömer?” diye sordu. O da; “Millet arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed’i öldürmeye gidiyorum” dedi. Nu’aym; “Yâ Ömer! Bu zor iş!.. Eshâbı, çevresinde pervane kesilmiş. O’na bir şey olmasın diye titreşiyorlar. Yanlarına yaklaşmak çok zordur. O’nu öldürsen bile Abdülmuttaliboğulları’nın elinden kurtulamazsın” dedi. Bu sözlere çok kızan hazret-i Ömer; “Yoksa, sen de mi onlardansın? önce senin işini bitireyim” diye kılıca sarıldı. “Yâ örner! Beni bırak! Kardeşin Patıma ile, zevci Saîd bin Zeyd’e git; onlar da müslüman oldu” dedi. Hazret-i Ömer bu söze inanmadı. “Eğer inanmazsan git sor! Anlarsın” diye cevap verdi.

Hazret-i Ömer bu işi başarırsa, din ayrılığı ortadan kalkacak, fakat Arabların âdeti olan kan dâvası ortaya çıkacak ve Kureyş ikiye bölünerek ardı arkası kesilmeyen çarpışmalar başlayacaktı. Böylece, yalnız Ömer bin Hattâb değil, bütün Hattâboğulları öldürülecekti. Fakat Ömer bin Hattâb, öfkeli olduğundan bunları düşünememişti. Kardeşini merak edip, hemen evlerine gitti. O sıralarda Tâhâ sûresi yeni gelmiş, Sa’îd ile Patıma radıyallahü anhümâ bunu yazdırıp, hazret-i Habbâb bin Eret adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı. Hazret-i Ömer kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı. O’nu, kılıcı belinde kızgın görünce, yazıyı saklayıp, hazret-i Habbâb’ı gizlediler. Sonra kapıyı açtılar. İçeri girince; “Ne okuyordunuz?” dedi. “Bir şey yok” cevâbını verdiler. Kızması artarak; “İşittiğim doğru imiş, siz de O’nun sihrine aldanmışsınız” diye çıkıştı ve hazret-i Sa’îd’i yakasından tutup, yere attı. Kardeşi, efendisini kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı. Fâtıma’nın canı yanmış, kana boyanmış idi. Fakat îmân kuvveti, kendisini harekete getirip, Allahü teâlâya sığınarak; “Yâ Ömer! Niçin Allah’dan utanınaz, âyetler ve mucizeler ile gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz” dedi ve Kelime-i şehâdeti okudu. Hazret-i Ömer, kız kardeşinin bu îmânı karşısında birden yumuşadı ve yere oturdu. Yumuşak sesle; “Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarın” dedi. Fâtıma; “Sen temizlenmedikçe onu sana vermem” dedi. Hazret-i Ömer gusl abdesti aldı. Sonra Fâtıma (radıyallahü anhâ), Kur’ân-ı kerîm sahîfesini getirdi. Hazret-i Ömer güzel okurdu. Tâhâ sûresini okumaya başladı. Kur’ân-ı kerîmin fesahati, belagatı, mânâları ve üstünlükleri kalbini git gide yumuşattı. “Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve (yedi kat) toprağın altındaki şeyler hep O’nundur”(Tâhâ sûresi: 6) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, derin derin düşünceye daldı. “Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allah’ın mıdır?” dedi. Kardeşi; “Evet, öyle ya! Şüphe mi var?” diye cevap verdi. “Yâ Fâtıma! Bizim bin beş yüz kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiç birinin, yeryüzünde bir şeyi yok” diyerek şaşkınlığı arttı. Biraz daha okudu; “Allahü teâlâdan başka ibâdet edilecek, tapılacak hak bir ilâh, bir mâbûd yoktur. En güzel isimler O’nundur” (Tâhâ sûresi: 8) meâlindeki âyet-i kerîmeyi düşündü. “Hakîkaten, ne kadar doğru” dedi. Habbâb bu sözü işitince, yerinden fırladı ve tekbîr getirdikten sonra; “Müjde yâ Ömer! Resûlullah, Allahü teâlâya dua ederek; “Yâ Rabbî! Bu dîni, Ömer ile yahut Ebû Cehl ile kuvvetlendir” buyurdu. İşte bu devlet, saadet sana nasîb oldu” dedi. Bu âyet-i kerîme ve bu dua hazret-i Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen; “Resûlullah nerede?” dedi. Kalbi, Resûlullah’a tutulmuştu. O gün, Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, hazret-i Erkâm’ın evinde, Eshâbına nasîhat veriyordu. Eshâb-ı kiram toplanmış, O’nun nurlu cemâlini görmekle, tatlı, te’sirli sözlerini işitmekle kalblerini cilalıyor; sonsuz lezzet, zevk ve neş’e içinde hâlden hâle dönerek ruhlarını ferahlatıyorlardı.

Hazret-i Ömer’in geldiği, Erkâm’ın (radıyallahü anh) evinden görüldü. Kılıcı da yanında idi. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı kiram, Resûlullah’ın etrafını sardı. Hazret-i Hamza; “Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden başını uçururum” derken, Resûlullah; “Yol verin, içeri gelsin!” buyurdu.

Cebrail aleyhisselâm, daha önce, hazret-i Ömer’in îmân etmek için geleceğini ve yolda olduğunu haber vermişti. Resûlullah efendimiz, hazret-i Ömer’i tebessüm buyurarak karşıladı; “Bırakınız, yanından ayrılınız” buyurdu. Ömer (radıyallahü anh), Resûlullah’ın önünde diz çöktü, Resûlullah, hazret-i Ömer’i kolundan tutup; “İmâna gel yâ Ömer!” buyurdu. O da temiz kalb ile Kelime-i şehâdeti söyledi. Eshâb-ı kiram, sevinçlerinden tekbîr seslerini göğe yükselttiler.

Hazret-i Ömer, müslüman olduktan sonraki hâlini şöyle anlattı: “Müslüman olduğum zaman, Eshâb-ı kiram, müşriklerden gizlenir ve ibâdetlerini gizli yaparlardı. Bu duruma çok üzüldüm ve; “Yâ Resûlallah! Biz hak üzere değil miyiz?” diye sordum. Peygamber efendimiz; “Evet! Varlığını, yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlâya yemin ederim ki, ister ölü ister diri olunuz, muhakkak hak üzerindesiniz” buyurdu. Bunun üzerine; “Yâ Resûlallah! Madem ki, biz hak üzerinde, müşrikler de bâtıl yoldadırlar, o hâlde ne diye dînimizi gizliyoruz? Vallahi biz, dîn-i islâm’ı, küfre karşı açıklamaya daha haklı ve daha lâyıkız. Allahü teâlânın dîni, Mekke’de hiç şüphesiz üstün gelecektir. Kavmimiz bize karşı insaflı davranırlarsa ne âlâ, yok taşkınlık etmek isterlerse, kendileriyle çarpışırız” dedim. Resûlullah efendimiz; “Biz, sayıca çok azız!” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Seni hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, hiç çekinmeden ve korkmadan, oturup İslâm’ı anlatmadığım bir müşrik topluluğu kalmayacaktır. Artık ortaya çıkalım” dedim. Kabul buyurulunca, iki saf hâlinde dışarı çıkıp, Harem-i şerîfe doğru yürüdük. Safların birinin başında Hamza, diğerinin başında da ben vardım. Sert adımlarla, toprağı un edercesine, tozuta tozuta Mescid-i Harâm’a girdik. Kureyşli müşrikler, bir bana, bir de Hamza’ya bakıyorlardı, öyle bir hüzün ve kedere uğradılar ki, belki hayatlarında böyle bir ye’se hiç düşmemişlerdi.”

Hazret-i Ömer’in bu gelişi üzerine, Ebû Cehl ileri çıkıp; “Yâ Ömer! Bu ne hâldir?” deyince, hazret-i Ömer hiç aldırış etmeden, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” dedi. Ebû Cehl ne diyeceğini şaşırdı. Dona kaldı. Hazret-i Ömer bu müşrik gürûhuna dönerek; “Ey Kureyş!.. Beni, bilen bilir! Bilmiyen bilsin ki, ben Hattâboğlu Ömer’im… Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla doğrayıp yere sererim!..” deyince, Kureyşli müşrikler bir anda dağılıp, uzaklaştılar. Resûlullah ve yüce Eshâbı saf tutup, yüksek sesle tekbîr aldılar. Mekke semâları, Eshâb-ı kiramın; “Allahü ekber!..” nidaları ile çınladı. İlk defa Harem-i şerîfte açıktan namaz kılındı.

Hazret-i Ömer müslüman olunca, Enfâl sûresinin 64. âyet-i kerîmesi indi. Meâlen: “Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak, Allahü teâlâ ve mü’minlerden senin izinde gidenler yetişir.” buyruldu. Tereddüd içinde bocalayan bâzı kimseler, hazret-i Ömer’in müslüman olduğunu görünce, İslâm’ı seçtiler. Eshâb olmakla şereflendiler. Artık müslümanların sayısı gün geçtikçe çoğalmaya başlamıştı.

Eshâb-ı kiram, Mekke’den Medine’ye gizlice hicret ederken, hazret-i Ömer kılıcını kuşanıp yanına oklarını ve mızrağını alarak, Kabe’yi açıkça 7 defa tavaf etti. Oradaki müşriklere yüksek sesle şunları söyledi: “İşte ben de dînimi korumak için Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa önüme çıksın.” Böylece yanında yirmi müslüman ile açıkça Medine’ye hicret etti. Medine’ye daha önce varıp Resûlullah efendimizin teşrif edeceğini müjdeledi. Kuba’ya yerleşip sevgili Peygamberimizi karşıladı. Hicret’ten sonra Eshâb-ı kiram arasında yapılan kardeşlikte hazret-i Ömer de Utban ibni Mâlik ile kardeşlik kurmuştu. Her gün biri nöbetleşe Resûlullah’ın huzurunda bulunur, duyduklarını birbirine naklederlerdi. Abdullah bin Zeyd bin Sa’lebe ve Ömer (radıyallahü anhümâ) rüyada ezan okunmasını görüp Peygamberimize söylediler. Resûlullah efendimiz bunu beğenip, namaz vakitlerinde okunmasını emir buyurdu.

Hazret-i Ömer, bütün savaşlarda bulundu. Bedr savaşında devamlı Resûlullah efendimizin yanında idi. Bu savaşa Kureyş’in bütün kabileleri iştirak ettiği hâlde, Benî Adîy kabilesi hazret-i Ömer’in korkusundan savaşa iştirak etmemişti. Bu savaşa Ömer’in (radıyallahü anh) kabilesinden sâdece 12 kişi katılmış ve hazret-i Ömer, Kureyş’in kumandanlarından olan dayısı As bin Hâşim’i kendi eliyle öldürmüştür.

Uhud savaşında ise Resûlullah’ın yanından biran dahi ayrılmamış ve müslümanları arkadan çevirmek isteyen müşrikleri geri püskürtmüştür. Hendek savaşında, hendeğin önemli bir yerini emrindeki askerlerle tutarak hücûm eden düşmana mâni olmuştur. Hayber’in fethinden sonra askerler arasında taksim edilen araziden kendine düşen kısmı vakfetti. Bu, ilk vakıflardan biri oldu. Mekke’nin fethinde de bulundu. Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn savaşına katıldı. Tebük seferinde servetinin yarısını orduya verdi. Hendek Savaşından sonra sevgili Peygamberimiz, Ömer’in kızı Hafsa (radıyallahü anhâ) validemizle evlendi. Böylece Resûlullah’ın akrabası olmakla şereflendi (Bkz. Hafsa radıyallahü anhâ). Veda Haccı’nda da bulunan hazret-i Ömer, Resûlullah efendimizin vefatından sonra hazret-i Ebû Bekr’in halîfe seçilmesinde ilk bî’at eden sahâbî oldu. Halifeliği müddetince her işte halîfeye yardım edip, vefatına kadar hizmetinde bulundu. Üsâme ordusunun Suriye’ye gönderilmesinde ve irtidâd yâni dinden dönme olaylarının önlenmesinde büyük hizmetler yaptı. Hazret-i Ebû Bekr devrinin Beyt-ül-mâl emîni, yâni mâliye bakanı hazret-i Ömer idi. O zaman sahîfeler hâlinde bulunan Kur’ân-ı kerîm’in bir kitap hâline getirilip iki kapak arasında toplanmasını ilk önce o teklîf etmiştir. Hazret-i Ebû Bekr, Kur’ân-ı kerîm âyetlerini kitap hâlinde bir araya toplattı. Vefatına yakın, Eshâb-ı kiramın (radıyallahü anhüm) ileri gelenlerini çağırıp görüştükten sonra, hazret-i Ömer’i halîfe tâyin edince, Eshâb-ı kiram; “Kabul ettik ve itaat ettik” dediler.

Hazret-i Ömer, 634 (H. 13) yılında halîfe oldu. Kendisine bî’at edildiği ilk gün hutbeye çıktı. Allahü teâlâya hamdu senadan sonra buyurdu ki: “Ey Resûlün Eshâbı! Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine yer yüzünün her tarafında memleketler vereceğini söz verdi. Hani, bu vâd edilen yerleri zabt ederek, dünyâda ganîmete, âhirette gazilik ve şehîdlik rütbesine kavuşmak isteyen kahramanlar nerede? Dîni, Allah’ın kullarına ulaştırmak için can ve baş feda edecek, vatanlarını bırakıp, din düşmanı diktatörler üzerine gidecek gaziler nerede?” diyerek Eshâb-ı kiramı cihâda, gazaya teşvik buyurdu. Bu hitâb üzerine, Eshâb-ı kiram, kâfirlerle, zâlimlerle cihâd etmeğe söz verdiler. Yerlerini, yurtlarını bırakıp, yer yüzüne yayıldılar.

İlk defa Emîr-ül-mü’minîn lakabını hazret-i Ömer aldı. On sene altı ay yedi gün dünyâda hiç görülmemiş bir adaletle halîfelik yaptı. Halifeliği sırasında o zamanın iki büyük devleti olan Bizans ve İran Sâsâni imparatorluklarının hâkimiyeti altında bulunan Suriye, Filistin, Mısır, Irak ve İran’ı İslâm Devleti’nin sınırları içine aldı. Zamanında bin otuz altı büyük şehir zapt edildi. Dört bin cami yapıldı. Kuzey Afrika’darî Türkistan’a, Azerbaycan’dan Yemen’e kadar uzanan ve iki milyon kilometre kareden büyük olan İslâm Devleti’ni, kurduğu mükemmel müesseselerle gayet muntazam bir şekilde idare etti. Yemen Necran’ındaki yahûdîleri, Irak Necran’ına yerleştirdi ve onlara emân verdi. Devleti idarî bölgelere ayırdı. Bu bölgelerin en başta gelenleri; Hicaz, Suriye, El-Cezîre, Basra, Küfe, Mısır, Filistin, İran, Horasan ve Kirman idi. Her bir idarî bölgenin başına bir vali tâyin etti.

Hazret-i Ömer, valilerinden, kadılarından ve diğer tâyin ettiği me’mûrlarından mal beyannâmesi isterdi. Onlara dolgun maaş verirdi. Valilerin aylık maaşı 1000 dînâr idi. Valiler hakkında yapılan şikâyetleri tahkîk ederdi. Bu tahkîkâtı Muhammed bin Mesleme vasıtasıyla yaptırırdı. Bölgeleri de vilâyet, nahiye, kasaba merkezlerine ayırdı. Buraların idaresini verdiği valilerin, me’mûr ve diğer görevlilerin seçiminde ve denetiminde son derece titiz davranırdı. Dâvalara bakması için mahkemeler, adlî teşkîlâtlar, suç ve zabıta işlerine bakan, satıcıları kontrol eden, halkın birbiriyle olan günlük münâsebetlerini düzenleyen teşkîlâtlar kurdu. Beyt-ül-mâl için ayrı bir yer ve işlerinin yürütülmesini sağlayacak me’mûrlar tâyin e’tti. İlk defa para bastırdı. Yollar, köprüler inşâ edilip, su kanalları yapıldı. Mekke’de hacılar için, yollar boyunca misafirhaneler, hânlar yaptırıp, kuyular açtırdı. Yeni fethedilen bölgelerde yerleşim merkezleri kurup buraları îmâr ettirdi. Yazılı muamelelerde, karışıklığı önlemek için, sevgili Peygamberimizin hicretini başlangıç alan takvimin kullanılmasını emr etti.

Yine hazret-i Ömer’in emriyle Eshâb-ı kirama maaş verilmesi için bir dereceleme yapılıp her birinin derecesi dîvân denilen defterde tesbit edilmişti. Bunların saklandığı yere de dîvân adı verilmiştir. Ayrıca miskin ve fakirlere Beyt-ül-mâldan un ve yiyecek verilmesi kararlaştırılarak nafakaları sağlandı.

Mısır valisi Amr İbn-ül-As’a, Nil’i Kızıldeniz’e bağlayacak bir kanal açtırdı. Mısır’dan gemilerle Medine’nin Car iskelesine buğday getirtti. Fakat Akdeniz’e açılacak kanala askerî sebeblerle müsâade etmedi.

İslâm’ın adaletini bütün dünyâya tanıtan hazret-i Ömer, ilmin yayılmasına, insanların eğitilmesine büyük önem vermiştir. Böylece fethedilen yerlerde İslâmiyet’in yayılıp topluluklara anlatılması için çok gayret sarfetmiştir. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin öğretilmesi için her tarafta okullar açılmış ve buralarda ders vermek üzere maaşlı muallimler tâyin edilmiştir. Hazret-i Ömer, insanların bilmedikleri mes’eleler, hükümler hakkında, malûmat elde edebilmeleri için müftüler tâyin etmişti. Herkes, muhtaç olduğu dînî, hukukî bilgileri müftülerden sorup öğrenerek, ona göre hareketini tanzim edebilirdi. Fetva ve insanları irşâd vazifesi, pek mühim olup, bunun ehli olmayan kimseler tarafından yapılması, fayda yerine zarar getireceğinden, hazret-i Ömer müftüleri tâyin eder, müsâde vermediklerini fetvadan men’ ederdi. Hazret-i Ali, hazret-i Osman, Muâz bin Cebel, Abdurrahmân bin Avf, Übey ibni Ka’b, Zeyd bin Sabit, Abdullah ibni Mes’ûd, Abdullah ibni Abbâs, Câbir bin Abdullah, Ebû Hüreyre, Ebüdderdâ (radıyallahü anhüm) gibi Eshâb-ı kiramın büyükleri, onun zamanında fetva vermekle vazifelendirilmişlerdi. Hazret-i Ömer, adlî teşkîlâtın temellerini kurdu. Mahkeme usûlünü tesbit etti. Ebû Mûsâ Eş’arî’ye yazdığı mektup, hukuk usûlü bakımından şaheserdir (Bkz. Adliye).

Kadı Şüreyh’e yazdığı bir mektubda şöyle buyurdu: “Hükümlerini Kur’ân-ı kerîm’e istinâd ettir. Şayet orada istediğini bulamazsan hadîs-i şerîflere müracaat et. Orada da istediğini bulamazsan icmâ-i ümmet’e göre hüküm ver. Bu da seni tatmin etmezse ictihâd et.” Bu sözüyle, Ehl-i sünnetin temel delillerini ortaya koymuş oluyordu.

Hazret-i Ömer çok âdil, âbid, merhametli, aşağı gönüllü olup, fakîrlerle düşüp kalkardı. Müslümanların çoğalmasıyla küçük gelmeye başlayan Mescid-i Harâm’ı ve Mescid-i Nebevî’yi genişletip tamir ettirmesi ve Mescid-i Haram etrafına duvar çektirmesi bir başka hizmetidir.

Hazret-i Ömer, kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Zamanında pek çok fetihlerde bulunuldu ve sekiz bin camide Cum’a namazı kılındı. Sefere gönderdiği ordular zafer bulup, sağ-sâlim ganîmetle dönerdi. Çok tedbirli ve adaletli hareket ederdi. Bu şan, şöhret onun yemesini içmesini değiştirmedi. Mübarek kalbine kibir gelmedi, büyüklenmedi. Sonu üzüntü, pişmanlık olan iş yapmadı. Kudüs’e giderken deveye kölesi ile nöbetleşe biniyordu. Şehre girerken deveye binme sırası kölesine geldiği için devenin önünde yürüyordu. Bu hâl; kuvveti, adaleti ve askerleri ile üç kıt’ayı titreten İslâm halîfesini görmeye gelenleri hayrete düşürmüştü.

İlk defa nüfus sayımı hazret-i Ömer zamanında yapıldı. Fakir çocuklara maaş verildi. Satıcıların, esnafın, tüccarların müşterileri aldatmalarına manî olmak için hisbe denilen belediye teşkilâtını kurdu ve posta teşkilâtını geliştirdi. Geceleri bekçi koyup asayişin te’mînini ilk defa o tatbik etti. Mısır’dan Medine’nin Car iskelesine deniz yoluyla gıda maddeleri ilk defa onun zamanında geldi. Makâm-ı İbrahim’i bugünkü yerine koydu.

Hazret-i Ömer’in yüksek hâlleri ve kerametleri dillerde destandır. Hazret-i Ömer, halîfeliği zamanında Bizans imparatoruna elçi gönderip dîne davet etti. Bizans imparatoru da ona elçi gönderdi. Bizans elçisi Medîne-i münevvereye geldiği sırada, hazret-i Ömer, ihtiyar bir kadının duvarını yaptırıyordu. Elçinin geldiğini haber verdiler. “Buraya gelsin” buyurdu. “Efendim! Ellerinizi yıkayıp bir yere olursanız nasıl olur?” dediler. Kabul buyurmadı. Gelen elçi; “Arab pâdişâhı bu mudur?! Böyle olduğunu bilsem gelmezdim ve Bizans imparatoru da beni göndermezdi” dedi. Hazret-i Ömer çamurlu mübarek iki parmağı ile işaret ederek; “Eğer göndermeseydi, onun iki gpzünü çıkarırdım” buyurdu. Hazret-i Ömer, parmağı ile işaret edince, iki çamurlu parmak Bizans imparatorunun gözlerini kör eyledi. Çamur gözlerinin’üzerinde kaldı ve silmek mümkün olmadı. Bir zaman sonra elçi dönünce, imparatorun gözlerinin kör olduğunu gördü. Sebebini araştırdı. Hazret-i Ömer ile geçen hâdiseyi anlatınca hepsi hayret ettiler.

Hazret-i Ömer zamanında bir ticâret kervanı gelip Medine’nin yakınında konaklamıştı. Kervandakiler yorgun oldukları için derin uykuya daldılar. Hazret-i Ömer bu kervandan haberdâr olun. Eshâb-ı kiramdan Abdurrahmân bin Avfı (radıyallahü anh) yanına alıp, onlara bir zarar gelmemesi için sabaha kadar bekledi. Kervandakiler bu durumun farkına sabaha yakın vardılar. Kendilerini bekleyen kişiyi merak ettiler. Sabaha karşı uzaklaşıp gittiklerini görünce, içlerinden biri takibe başladı. Haz’ret-i Ömer’in mescide girip namaz kıldırmasından sonra merakla; “Bu zât kimdir?” diye sordu. Onun müslümanların halîfesi olduğunu öğrenince, kervanda bulunanlara giderek hâdiseyi anlattı: Kervandakiler; “Onun müslüman olmayanlara yardımı böyle olursa, kim bilir müslümanlara şefkati ve yardımı ne kadar çoktur. Onun dîni gerçekten hak dindir” dediler. Sonra hazret-i Ömer’in huzuruna gidip müslüman oldular.

Hazret-i Ömer’in ordusunun İran’ı fethettiği gece, hazret-i Osman huzuruna girip selâm vermişti. Hazret-i Ömer acele mektup yazıyordu. Mektubu yazıp bitirince, yanan lâmbayı söndürüp, başka bir lâmba yaktı. Hazret-i Osman’ın selâmına cevap verip konuşmaya başladıktan sonra, Osman (radıyallahü anh) yanan lâm-’bayı söndürüp, diğer lâmbayı yakmasının sebebini sorunca; “Söndürdüğüm lâmba Beyt-ül-mâlındır. Bana ait değildir. Onu müslümanların işini görmek için yakmıştım, onlar için yazdığım mektup bitti. Şimdi seninle şahsî konuşuyoruz, bunun için de kendiminkini yaktım” buyurdu.

Hazret-i Ömer’in, Irak’a gönderdiği ordu, Allahü teâlânın yardımıyla kısa zamanda zafer kazandı. Kiliseleri cami, puthâneleri mescid yaptılar. Ganimetlerle sağ-sâlim geri döndüler. Hazret-i Ömer’in huzuruna vardıklarında, halîfe orduya bakmadığı gibi “Ne yaptınız?” diye suâl bile sormadı. Halîfenin bu muamelesi Eshâb-ı kirâm’a çok ağır geldi. Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah’ı mescidde görüp, halîfenin onlara karşı alâkasızlığından şikâyet ettiler. Hazret-i Abdullah: “Babamın huzuruna bu elbiselerinizle mi çıktınız?” dedi.

Meğer islâm ordusu, süslü elbiseler giymişlerdi. Eshâb-ı kiram, hazret-i Abdullah’ın işaretiyle elbiselerini değiştirip sonra, halîfenin huzuruna vardılar. Bu sefer hazret-i Ömer, bunları iyi karşılayıp her birinin hâlini, hatırını ayrı ayrı sordu. Eshâb-ı güzînden birisi cesaret edip; “Yâ Emîr-el-mü’minîn! İlk görüşmemizde bize hiç iltifat etmediniz. İkincisinde ise; çok iyi karşıladınız. Sebebi nedir?” diye sordu. Hazret-i Ömer; “Sizi, elbiselerinizi değiştirmiş görünce kendi kendime; “Eshâb-ı güzîn benim hayâtımda elbiselerini değiştirdiler. Bir kaç gün sonra Allah korusun kalblerini değiştirip dünyâyı sevmeleri artar. Yarın kıyamet gününde Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize kavuşunca; “Yâ Ömer! Senin halifeliğin zamanında benim Eshâbım elbiselerini değiştirdiler, sonra kalbleri değişti. Niçin mâni olmadın?” şeklinde azarlar diye korktum. Onun için İran’ın süslü elbiselerini giyince; herbiriniz gözüme bir belâ dikeni gibi göründünüz. Fakat elhamdülillah elbiselerinizi değiştirince, endişe ettiğim tehlike ortadan kalktı. Size iyi muamelede bulundum” buyurdular.

Hazret-i Ömer, halifelik müddetince kendinden sonra hiç kimsenin yapamıyacağı şekilde adalet üzere hareket etmiştir. Zamanında, kurt koyuna zarar vermeğe cesaret edemezdi. Onun şehîd olduğu gün, çobanın biri koyunların yanında iken bir kurt koyuna saldırdı. Çoban feryâd ederek, “Vah Ömer!” dedi ve ağladı, “İnna lillah ve innâ…” âyet-i kerîmesini okudu. Hazret-i Ömer’in vefat ettiğini söyledi. Arkadaşları ona; “Hazret-i Ömer’in vefat ettiğini nereden bildin?” diye sordular. Çoban; “Hazret-i Ömer’in zamanında, kurt koyuna değil saldırmak, bakmağa bile cesaret edemezdi. Şimdi saldırdığını gördüm. Hazret-i Ömer’in şehîd olduğunu buradan anladım” dedi.

Hazret-i Ömer’in halifeliğinde, bir bayram, herkes çocuklarına yeni elbiseler alıyordu. Halîfenin oğlunun elbisesi eski idi. Bayram günü çocuklar, eski elbiseli olan halîfenin çocuğuyla alay etmeğe başladılar. Çocuk ağlayarak babasının yanına geldi. Hazret-i Ömer, oğluna şefkat edip acıyarak, Beyt-ül-mâlın emînini çağırdı. Oğlunun ağlama sebebini anlattıktan sonra, gelecek ayın maaşından bir mikdâr vermesini istedi. Beyt-ül-mâl emîni: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Yaşıyacağınızı muhakkak biliyor musunuz ki, hak etmediğiniz paradan istiyorsunuz?” dedi. Hazret-i Ömer: “Yaşayacağımı Atlahü teâlâdan başka kimse bilemez” buyurdu. “O zaman yâ Halîfe! Yaşıyacağınızı bilmedikten sonra, ne almanız size yakışır, ne de bizim vermemiz mâkul olur” dedi. Hazret-i Ömer, Beyt-ül-mâl emininin sözünü beğendi ve hayır dua buyurdu. Allahü teâlâ çocuğunun kalbine bir yolla teselli verip, her biri kalb huzuru ile gittiler.

645 (H. 23) yılının son ayında Ebû Lü’lü Firûz adında Yahûdî bir köle, hazret-i Ömer’e gelip, efendisinin kendinden aldığı günlük ücretin çok olduğunu iddia etti. Halîfe ona ne kadar vergi ödediğini ve ne iş yaptığını sordu. Marangozluk ve demircilik yaptığını, günde iki dirhem vergi ödediğini söyleyince, hazret-i Ömer, “Bu kazançlı mesleklere göre, senden alınan mikdâr fazla değildir” buyurdu. Ebû Lü’lü, adaletiyle herkes tarafından takdîr edilen hazret-i Ömer’in bu sözüne razı olmayıp, düşmanlık gösterdi. Hazret-i Ömer’e kasdetmeyi plânladı ve bir gün sonra hançerini elbisesi içine saklayıp, sabah namazı vaktinde mescide girdi. Beklemeye başladı. Halîfe, safları düzeltip tekbîr alarak namaza durur durmaz, Firûz yerinden fırlayıp hazret-i Ömer’e arka arkaya altı darbe vurdu. Darbelerden biri karnına isabet etti. Firûz bir kişiyi daha yaralayıp kaçtı ve intihar etti. Hazret-i Ömer evine kaldırıldıktan bir müddet sonra ayılıp “Katilim kimdir?” diye sordu. Ebû Lü’lü Firûz olduğu söylenince; “Allah’a şükürler olsun ki, bir müslüman tarafından vurulmadım…” buyurdu.

Hazret-i Ömer, kendinden sonra halîfe olacak kimsenin tâyini için Eshâb-ı kiramdan, Cennet ile müjdelenenlerden altı kişiyi seçti. Bunlar; hazret-i Osman, hazret-i Ali, Zübeyr, Talha, Sa’d ibni Ebî Vakkas ve Abdurrahmân bin Avf (radıyallahü anhüm) idi. Bundan sonra oğlu Abdullah’a; “Mü’minlerin annesi hazret-i Aişe’ye git ve ona Ömer ibni Hattâb’ın selâmını söyle. Mü’minlerin emîri deme! Ben bugün mü’minlerin emîri değilim. Ona; “Ömer, sahibinin yanında defnedilmek için sizden izin istiyor de!” buyurdu. Abdullah(radıyallahü anh) bunu hazret-i Aişe’ye söyleyince, Aişe validemiz (radıyallahü anhâ); “O yeri kendim için ayırmıştım, fakat gönül hoşluğu ile orayı Ömer’e veriyorum” dedi. Hazret-i Ömer bu haberi duyunca; “Bu benim en büyük dileğimdi” buyurarak çok memnun oldu. Yaralandıktan yirmi dört saat sonra vefat etti. Sevgili Peygamberimizin yanına defnedildi.

Hazret-i Ömer, şehîd olduğunda 63 yaşında idi. Her haliyle dost ve düşmanın hayran kaldığı, adaleti dillere destan olan hazret-i Ömer’in vefatı, Eshâb-ı kiramı ve diğer müslümanları son derece üzdü, mahzun etti. Hazret-i Ömer şehîd olunca Abdullah ibni Ömer, Sahâbe-i kirâma; “İlmin onda dokuzu, Ömer ile beraber gitti” dedi. Bâzılarının bu sözü anlamıyarak durakladıklarını görünce; “İlimden maksadım, Allahü teâlâyı bilmektir. Diğer bilgiler değildir” dedi. Peygamberlerden sonra insanların en üstünü hazret-i Ebû Bekr’dir. Ondan sonra hazret-i Ömer’dir. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Cebrail (aleyhisselâm) bana gelip dedi ki: “Ömer’in ölümü ile bütün lalam âlemi ağlayacaktır.”

Hazret-i Ömer çeşitli hadîs-i şerîflerle methedildi. “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Eğer benden sonra peygamber gelseydi, Ömer elbette peygamber olurdu” hadîs-i şerîfi yüksekliğini anlatmaya yetişir. Fazîletini, üstünlüğünü ve kıymetini bildirmek için hakkında din âlimleri ve müslüman olmayan kimseler tarafından cildlerle kitap yazıldı. Hazret-i Ömer’i medheden hadîs-i şerîflerin çoğunu hazret-i Ali bildirmiştir. Onu medheden hadîs-i şerîflerden bir kısmı şunlardır. Hazret-i Ömer, umre için Resûlullah’dan izin isteyince, Resûlullah efendimiz; “Yâ ahî! (Ey kardeşim) duadan bizi de unutma!” buyurdu.

Hazret-i Ömer îmân ettiği gün, Cebrâil aleyhisselâm geldi ve; “Melekler birbirlerine Ömer’in müslüman olduğunu müjdelediler” dedi.

“Ömer Cennet ehlinin ışığı ve İslâm’ın nurudur.”, “Allahü teâlâ, hakkı Ömer’in diline ve kalbine yerleştirmiştir.”, “Şeytan, Ömer İbni Hattâb’ı gördüğü zaman, heybetinden yüzüstü yere düşer.”, “Şu dört kişiyi ancak münafık olan kimse sevmez: Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali.”

Hazret-i Ömer, bütün ilimlerde Eshâb-ı kirâm’ın ileri gelenlerinden idi. Tefsîr ilminde çok yüksek idi. Kur’ân-ı kerîmin tefsirini bizzat Resûlullah’dan dinlemiş ve öğrenmiştir. Peygamber efendimizin devrinde de kadılık yapar ve Eshâb-ı kiramın müşkillerini hallederdi, Kur’ân-ı kerîmin bir çok âyeti, onun içtihâdını te’yid etmiştir. Hazret-i Ömer fıkıh ilmine çok büyük hizmet etmiştir. Fıkıh usûlünün bir çok kaidelerini tesbit etmiş, Resûlullah’ın sünnetlerini îtinâ ile tesbite çalışmış ve pek çok fetva vermiştir. Bu fetvaların bin kadarı fıkhın mühim mes’elelerinin temelini teşkil etmiştir.

HİDÂYETE GÖTÜREN REHBER!

Hazret-i Ömer, tâyin ettiği valilere: “Sizi, insanlara tahakküm etmek, saltanat sürmek, zorbalık yapmak için tâyin etmedim. Siz, hidâyete götüren rehber olacaksınız. Müslümanlar size uyacaktır. Binâenaleyh müslümanların hukukunu gözetiniz. Müslümanları dövmeyiniz ki, zillete duçar olmasınlar. Onları haksız yere methetmeyiniz ki, şımarmasınlar. Kapılarınızı yüzlerine kapatmayınız ki, kuvvetliler zayıfları ezmesinler. Kendinizi müslümanlardan üstün görmeyiniz ki, zulme duçar olmasınlar” diye nasihat ederdi.

AKILLI KİŞİ, DİNİNİ MUHAFAZA EDER…

Hazret-i Ömer Kudüs’e gelince, okuduğu hutbede; “Hamd ve sena Allahü teâlâya mahsustur. O her şeye kadirdir, dilediğini yapar. Allahü teâlâ, bizi islâm dîni ile şerefli kıldı. Muhammed aleyhisselâm ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalâleti, sapıklığı kaldırdı. Buğz ve adavetten, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı. Ey müslümanlar! Bu büyük nîmete hamd ediniz. Zira böyle yapmamız, nimetin artmasına sebeb olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: “Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim.” Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. O’na itaat eden evliyasından olur. O’na isyan edenin âhireti yok olur. Ey insanlar! Mallarınızın zekâtını veriniz. Böylece kalblerinizi ve nefislerinizi temizleyiniz. Allah’tan başka hiç bir mahlûktan karşılık ve teşekkür beklemeyiniz, öğütlerimi iyi anlayınız. Akıllı kişi dînini muhafaza eder. Saîd olan başkasının nasihat ve öğüdünü dinler, islâmiyet’e, Resûlullah’ın sünnetine yapışınız. Kur’ân-ı kerîmin emirlerine uyunuz. Zira O’nda dertlere deva ve sevab vardır” buyurmuştur.

UZAKTAN GELEN SES!..

İran’a gönderdiği orduya kumandan tâyin ettiği Sâriye (radıyallahü anh) ordusu ile mağlûb olmak üzere idi. Bu sırada hazret-i Ömer, Medine’de Cum’a hutbesi okuyordu. Hutbe arasında: “Dağa yaslan yâ Sâriye! Dağa yaslan yâ Sâriye!” diye bağırdı. Hazret-i Sâriye bu sesi o kadar uzak mesafeden işitip ordusunu dağa çekti. Arkasını dağa verip, bir cepheden düşman ile karşılaşmak suretiyle zafere ulaştı. Hazret-i Ömer’in bu hâdiseyi görmesi ve sesini duyurması onun kerametlerinden biridir.

BÎR ÇUVAL UN!

Hazret-i Ömer, bir kaç bin askeri harbe göndermişti. Harbe gidenlerin evlerine adam gönderip, hâllerini sorması ve geceleri kendisinin şehri gezmesi âdeti id i. Bir gece şehri dolaşırken yanından geçtiği bir evde, ağlayan bir kadın sesi işitti. Kulak verince; “Halîfe, kocamı harbe gönderdi. Biz burada açsusuz kaldık. Yarın çocukları götürüp halîfenin kapısına bırakacağım!” dediğini duydu. Hazret-i Ömer dayanamadı. Gidip bir mikdâryağ ve bir çuval unu sırtına alıp, kadının evine getirdi. Ateş yakıp yemek pişirdi. Çocukları kaldırıp yedirdi. Sonra kadından özür diledi. “Şimdiye kadar sizin hâlinizi bilmiyordum, ihtiyâcınız olursa, hemen bize bildirin” diyerek ayrıldı. Kadın, hazret-i Ömer’in akıllara hayret veren tevazu ve adaleti karşısında mahcûb olup, hayır dualar etti.

MİSVÂKSIZ KILINAN NAMAZ!

Hazret-i Ömer zamanında Şam civarında bir kale muhasara edildi, öğleye kadar kale feth edilemedi. Hazret-i Ömer, gadaba geldi, islâm askerini huzuruna çağırdı. “Kale henüz feth edilemedi. Kâfirler, islâm askeri karşısında bu kadar dayanamazdı. Aramızda birisi bir hatâ yapmış olmasın?” buyurdu.

İslâm askeri hayret edip, tövbe ve istiğfar etmeğe başladılar. O sırada bir kişi ağlayarak hazret-i Ömer’in huzuruna geldi. “Yâ Emir-el-mü’minîn! Bu gece teheccüde kalktığım zaman karanlık olduğu için misvakımı arayıp bulamadım. Misvâksız namaz kıldım. Sizin aradığınız hatâ budur.” dedi. Hazretti Ömer; “Tövbe ve istiğfar etmeğe devam et” buyurdu. Bir saat sonra kale fetholundu.

SÜTE SU KAT!

Bir gece hazret-i Ömer, Medîne-i münevvere’de geziyordu. Bir evden, kızına; “Süte biraz su kat!” diyen annenin sesini duydu. Kız; “Emîr-ül-mü’minîn süte su katmayınız, buyurmamış mıydı?” dedi. Kadın; “Emir burada yok” deyince, kız; “Hazret-i Ömer burada yok ise, Rabbi bizi görür” dedi. Bunu işiten halîfe; o evi işaret etti. Evine gidip oğluna; “Senin için bir kız buldum. Onu sana alayım” buyurdu. Ertesi günü kadının evine gitti. Kadına; “Kızını oğluma ver?” buyurdu. Kadın; “Bunu kalbimden dahi geçirmeğe cesâretim yoktu” dedi. Halife; “Kızının bir sözü çok hoşuma gitti. Onun için geldim” buyurdu ve kızı oğlu Asım’a aldı. Âsım’ın kızından Abdülaziz oldu. Abdülazîz’in oğlu Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi aleyh) halîfe oldu. Onun zamanında da kurt kuzu ile gezerdi.