Sahâbe-i Kirâmın mezhebi neydi? - kainatingunesi.com
Yazar: Prof. Dr. Ramazan Ayvallı

Bazı kimseler,  “Mezhep nedir? Sahâbenin mezhebi var mıydı? Meselâ Hazret-i Ömer’in mezhebi neydi? Mezhepler, Sahâbeden sonra çıkmadı mı? Peygamberin ve Eshâb’ın mezhebi olmadığı için, biz de mezhepsiziz” diyorlar.

Mezhepler sonradan çıkmadı. “Mezhep” demek, “ictihâd” demektir. “Mezhepler, ya’nî ictihâdlar sonradan çıkmıştır” demek câhillerin sözüdür. Bir müctehidin, “Edille-i şer’iyye” denilen dînî dört delîlden elde ettiği bilgilere, ictihâdlara, onun mezhebi denir. Asr-ı saâdette de mezhep ya’nî ictihâd vardı. Çünkü müctehid zâtlar için, ictihâdı dinimiz emrediyor:

Bilindiği gibi, Resûlullah Efendimiz, Muâz bin Cebel’i (radıyallahü anh) Yemen’e hâkim olarak gönderirken, “Orada nasıl hüküm edeceksin?” buyurunca, “Allah’ın kitabıyla” dedi. “Allah’ın kitabında bulamazsan?” buyurdu. “Allah’ın Resûlünün sünnetiyle” dedi. “Resûlullahın sünnetinde de bulamazsan?” buyurunca, “İctihâd ederek anladığımla” dedi. Resûlullah (aleyhisselâm), mübârek elini Muâz bin Cebel’in (radıyallahü anh) göğsüne koyup, “El-hamdü lillah, Allahü teâlâ, Resûlünün elçisini, Resûlullah’ın rızâsına uygun eyledi” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tirmizî, Dârimî)

Müctehidler de kendi aralarında derecelere ayrılırlar. Eshâb-ı kirâmın tamâmı gibi, İmâm-ı A’zam da mutlak müctehid idi. Mutlak müctehidler, kimseye tâbi olmaz, kendi ictihâdlarına uyarlar. Meselâ Tâbiîn’in büyüklerinden İmâm Hasan-ı Basrî, İmâm Süfyân Sevrî ve diğer mutlak müctehidler de, kendi mezheplerindeydiler. Eshâb-ı kirâmın tamâmı, Tâbiîn’in ve Tebe-i tâbiîn’in büyükleri olan müctehidlerden daha büyük müctehid idiler.

Eshâb-ı kirâma tâbi olanlara “Tâbiîn” denilir. Bir âyet-i kerîme meâli:
“(Eshâbdan) Muhâcirîn ve Ensâr’la, iyilikte onların izinden gidenlerden, [onlara uyanlardan] Allah râzîdır. Onlar da, Allah’tan râzîdırlar. Allah onlara Cenneti hâzırladı.” [Tevbe, 100]

Bu âyet-i kerîmede, Eshâb-ı kirâma ve onların izinden giden Tâbiîn denilen zâtlara uymak gerektiği bildiriliyor. Bir hadîs-i şerîf meâli de şöyledir:

“Eshâb’ım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız, hidâyete erersiniz.” [Beyhekî, Dârimî, Deylemî, İbn-i Adiy, İbn-i Asâkir, Hatîb, İmâm Münâvî, Taberânî]

Ehl-i sünnet âlimleri, yukarıdaki âyet-i kerîme ve Hadîs-i şerîfi açıklayarak bildiriyorlar ki: Tâbiîn devrindeki büyük zâtlara uyan, Eshâb-ı kirâma uymuş olur. Eshâb-ı kirâm da Resûlullah’a, Resûlullah da, Allahü teâlâya uyduğu için böyle buyuruluyor. Bunun gibi Buhârî’deki bir Hadîs-i şerîfte de, “Sünnetime ve benden sonra Hulefâ-i râşidînin sünnetine uyun” buyuruluyor. Burada da, Hulefa-i Raşidin’in, Resûlullah’ın yolunda olduğu bildiriliyor. Onlara uyan, Resûlullah’a uymuş oluyor. Allahü teâlâ da, “Yalnız bana uyun, yalnız bana itaat edin” demiyor, “Allah’a, Resûlullah’a ve sizden olan emîrlere itâat edin” buyuruyor. Resûlullah’a uyan da Allahü teâlâya uymuş oluyor. Bir âyet-i kerîme meâli:
“Resul’e itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.” [Nisâ, 80]

Dînî delîller müctehidler için dörttür: “Kitap”, “Sünnet”, “İcmâ-i ümmet”, “Kıyâs-ı fukahâ”. Avâmın delîli, müctehidin fetvâsıdır. Onun vazîfesi, müctehid imâma uymaktır.

Özetle; binlerce Ehl-i Sünnet âliminin, kitaplarında bildirdikleri bu ve bunlara bağlı i’tikâd esâslarına uygun îmân edenler, “Ehl-i Sünnet müslümân”; bu esâslara aykırı inananlar ise Ehl-i sünnet yolundan ayrılmış kimseler olurlar.