SALEVÂT FASLI - kainatingunesi.com

SALEVÂT FASLI

106 – Bir kimse Cuma günleri çok salevât-i şerife getirirse, Hak teâlâ o kimsenin yüz hâcetini revâ kılar, bunun otuzu dünya, yetmişi âhıret hâcetidir.

Peygamberimiz buyurdu ki, (Her kim günde yüz defa salevât-i şerife okursa, kıyâmet gününde güneşin sıcaklığından kurtulup, Arşın gölgesi altında benimle berâberdir. Ve her kim benim için bir salevât-ı şerife getirirse, rahmet melekleri onun günahlarının affolması için duâ ve istiğfar ederler.)

107 – Resûlullah üzerine çok salevât-ı şerife getir! Zîrâ bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Yanında ismim anılıp da, üzerime salevât-ı şerife getirmeyenlere yazıklar olsun. Bir de, Ramazan-ı şerife kavuşup, onu kemâl-i tâzîm ile karşılayıp râzı etmeyen ve ana-babasının birine veya ikisine kavuşup da, onların rızalarını almayanlara da yazıklar olsun.)

108 – Bil ki, her kim bir fakire gönlünün dilediği şeyi yidirse, Hak teâlâ hazretleri, o kimseye Cennet-i âlâda bin derece verir ve Cennette kendisine birçok nîmetler ihsân eder.

109 – Fakirlere tasadduk etmeyi unutma! Ehline ve çoluk çocuğuna ve akrabâna verdiğin şeyler de, sadaka yerine geçecekler. Ebû Emâmenin, Resûlullahdan rivayet ettiği hadis-i şerifte, (Ehline ve akrabâsına ihsân etmekten büyük derece ne olabilir?) buyuruldu. Önce, ehline, evladına helâl yidirmeli, helâl giydirmeli, sonra artan paranın zekâtını vermeli, ondan sonra da sadaka vermelidir.

110 – Sana nasihat şudur ki, bu dört huy ile huylan. Zîrâ muhsinler [yâni iyiler] zümresinden olursun.

1- Genişlikte zekât, darlıkta sadaka vermek.

2- Gazab zamanında gazabını ve hırsını yenmek.

3- Başkasının aybını görünce, onu açmayıp, kapatmaya çalışmak.

4- Hizmetciye, ehline, evlat ve akrabâya ihsân ederek onları hoş tutmak.

111 – Susamış kimseye su vermek de çok sevaptır. Peygamberimiz buyurdu ki, (Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma sordu: Yer yüzüne insen ne iş yapardın?

Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu ki: Yâ Rabbî! Yapacağım amel, sence mâlûmdur. Dört şey yapardım:

1- Susamış kimselere su verirdim.

2- Çoluk çocuğu fazla olana yardım ederdim.

3- İki dargın arasını bulurdum.

4- Müslümanların ayblarını kapatırdım.)

Yine Resûlullah buyurdu ki, (Susamış bir kimseye su içirenlerin amel defterine yetmiş senelik sevap yazılır. Eğer su bulunmadığı yerde içirirse, İsmâ’îl aleyhisselâm evladından birini kâfir elinden kurtarıp âzâd etmiş gibi sevap verilir.)

112 – Her zaman çok iyilik yap! Hak teâlâ hazretleri hayrlı iş yapan kullarını çok sever. Resûlullah buyurdu ki, (Bir kimse bir fakire bir lokma taâm verse, lokma o kimseye beş şey ile müjde eder:

1- Bir dâne idim, beni çoğalttın.

2- Ben küçük iken, beni büyüttün.

3- Düşman iken, beni dost eyledin.

4- Fânî, yok olmak üzere iken, beni bâkî, sonsuz kalıcı eyledin.

5- Şimdiye kadar sen beni muhâfaza ederdin. Bundan sonra ben seni muhâfaza ederim.)

113 – Sadaka ve zekât vermekle mal eksilmez, artar. Abdürrahmân ibni Avf, Peygamberimiz aleyhisselâmdan işiterek buyurdu ki, üç şeye yemin ederim:

1- Zekât vermekle mal eksilmez, çoğalır.

2- Zulmedilen kimse, zâlime hakkını bağışlarsa, Hak teâlâ, kıyâmet gününde bu kulun derecesini yükseltir.

3- Dâimâ isteyici olan kimseyi, Hak teâlâ fakirlikten kurtarmaz.

114 – Ebû Hüreyre, Peygamberimizden şöyle işittim, diyor: (İnsanlar tasadduk ettiği şeyi, Allah rızası için verirse, Hak teâlâ hazretlerine verilmiş gibi sayılır ki, mukâbilinde bin sevap, [diğer bir rivayete göre ikibin sevap] alır.) Bir kimseye ödünç verir isen, iyilikle ver ve iyilikle al! Ödünç verilen adam fakir ise ve namaz kılıyor, haramlardan sakınıyorsa, veren kimse, verdiğini ona bağışlarsa kıyâmet günü arş-ı âlânın gölgesinde gölgelenecek ve Cennette büyük bir dereceye nâil olacaktır.

Tenbîh: Sadaka vermek nâfile ibâdettir. Zekât vermek ve borç ödemek, birinin hakkını iâde etmek ise, farzdırlar. Üzerinde farz borcu olanların sünnetleri ve nâfileleri kabûl olmaz. O hâlde, bir kuruş zekâtı veya bir kuruş borcu olan kimsenin sadakaları kabûl olunmaz. Milyonlarca sadaka verse, binlerce hayr yapsa, zekâtını vermedikce veya borcunu ödemedikçe, hiçbiri kabûl olmaz, yâni hiç sevap kazanamadığı gibi, zekât ve borç günahından da kurtulamaz. Zekât hakkında, 212. maddede geniş bilgi verilmiştir.

115 – Bir kimseye ödünç vermek, tasadduk etmekten daha hayrlıdır. Zîrâ, Peygamberimiz buyurdu ki: (Ödünç vermek, tasadduk etmekten onsekiz derece daha fazîletlidir.)

Bir kişiye bir iş yaptırdığın vakit, hemen ücretini ver! Şâyed vermeyip, hakkı kıyâmet gününe kalacak olursa, kıyâmet günü, o şahsın davâcısı, Allahü teâlâ hazretleri olacaktır. Birbirinize iş gördüğünüz zaman, ödünc alıp verdiğiniz vakit, güzel muâmele yapın! Birbirinizin gönlünü kırmayınız. Zîrâ iyilik yapacağınız yerde, günah işlemiş olursunuz. Ödünç alan, ödemek niyetiyle almalıdır. Üç sebeple ödünç alınır:

1- Çok fakir olup çalışmaya kudreti olmayanın nafakasına sarf edecek kadar ödünç alması.

2- Bulunduğu yerin âdetine göre, kira ile veya mülk olarak, korunacak bir mesken te’min etmek için.

3- Evlenmek için.

Bu şeyler için Allahü teâlâya tevekkül ederek ve ödemeye niyet etmek şartı ile borç alanlara, Allahü teâlâ çabuk ödemek nasip eder. Çok borç almayınız ki, rahat olasınız. Zîrâ, borcu alan, köle gibi olur, gece gündüz üzüntülü olur.

116 – Alış veriş yaparken ve ödünç verirken ribâdan, yâni (Fâiz) alıp vermekten sakın! Ödünç verdiğin kimseden menfaat bekleme! Zîrâ, azıcık aldığın veya verdiğin fâizin günahı Allahü teâlâ indinde, annesiyle yetmiş defa zinâ etmiş gibidir. Yâni, fâizin azı da, çoğu da, alması da, vermesi de haramdır. Fâize şâhit olan, kâtib olan ve vekîl olan da, Allahü teâlâ indinde mel’ûn ve sorumludur. Çok sakınmak lâzımdır.

Tenbîh: İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî-yi Serhendî hazretleri (Mektûbât)ın birinci cildi, yüzikinci mektûbunda buyuruyor ki: Bir müslümana bir miktâr fazla ödemesi şartı ile borç verildikte, ödenilen paranın fazlası fâiz olmakla kalmıyor. Evvelce yapılan (akt), yâni mukâvele, sözleşme fâiz oluyor. Böyle bir mukâvelenin kendisi haramdır ve haram sebebi ile alınan herşey de haramdır. O hâlde, yüz lira borç verip, karşılığında, yüzon lira almak şartı ile yapılan akt, yâni pazarlık haram olup, alınan yüzon liranın hepsi fâiz olur, haram olur. (Câmi’ur-rumûz) fıkh kitabında ve İbrahîm Şahînin kitabında da bu, güzel anlatılmaktadır. Fâiz ile para almaya ihtiyacı olanlara gelince, ribânın haram olduğu Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça yazılıdır ve umûmîdir. Yâni ihtiyacı olana da, olmıyana da haramdır. İhtiyâcı olanları ayırmak, Allahü teâlânın ve Peygamberimizin emirlerini değiştirmek olur. (Kınye) kitabının, bu emirleri değiştirmeye haddi ve selâhiyeti yoktur. Lâhor şehrindeki âlimlerin en büyüğü olan Mevlânâ Cemâl Kınye kitabının birçok sözlerine güvenilmez ve kıymetli kitaplara muhâliftir, buyuruyordu. Kınyedeki, ihtiyacı olanların fâiz ile borç alması câiz olur, sözünü doğru kabûl etsek bile, eğer her ihtiyacı olana câiz dersek, fâizin haram edilmesine sebep kalmazdı. Çünkü, herkesi, fâiz ile para almaya götüren, elbette bir ihtiyaçtır. Kimse ihtiyacı yokken, kendi zararına iş görmez ve hakîm olan, hamîd olan Allahü teâlânın bu emri faydasız ve lüzûmsuz olurdu. Allahü teâlânın kitabı olan Kur’an-ı kerime böyle iftirâda bulunmak, çok çirkin bir cesarettir. Farz-ı muhâl olarak her ihtiyacı da özr kabûl edersek, ihtiyaç, lüzûm demektir. Lüzûmun da bir miktârı ve derecesi vardır. Ziyâfet vermek için fâiz ile ödünç almak ihtiyaç değildir ve buna zarûret yoktur. Meselâ bir cenâze için yalnız kefen ihtiyaçtır, buyurmuşlardır. Onun ruhu için helva pişirmek ihtiyaç değildir, buyurmuşlardır. Hâlbuki onun sadakaya ihtiyacı her ihtiyacın üstündedir. Böyle olunca, fâiz ile para alanların ihtiyaçları, ihtiyaç olur mu, olmaz mı ve böyle para ile hazırlanan yemekleri yimek helâl olur mu? Âilenin çok kişi olmasını ve askerliği ihtiyaca behâne etmek ise, müslümanlığa yakışacak bir şey değildir. Eğer denirse ki, bugün helâl lokma bulmak mümkün olmuyor. Evet bu söz doğrudur. Fakat, mümkün olduğu kadar haramdan kaçmak lâzımdır. Mahsûlün bereketsiz olmaması için tarlayı abdestsiz ekmemelidir, buyurmuşlardır. Hâlbuki bugün bundan kurtulmak imkânsızdır. Fakat, fâiz ile para almamak çok kolaydır. Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde haram olduğu bildirilen şeyleri haram bilmek, helâl olduğu bildirilen şeyleri de helâl bilmek lâzımdır. Bunlara inanmayan, kâfir olur. Açıkça bildirilmeyen helâl ve haram ise, böyle değildir. Meselâ, birçok şeyler Hanefî mezhebinde haram iken, Şâfi’îde helâldir. O hâlde, ihtiyacı olanın fâiz ile para alması câiz değildir, diyene, (Sus! Helâle haram deme! Kâfir olursun) denemez. Çünkü onun sözü hakîkate yakındır, belki de tâm hakîkattir ve ona verilen cevap, tehlikelidir. Haram şüphesi olan şeyleri terk etmek evladır. Tekrar edelim ki, ihtiyaç dâiresi çok geniştir. Eğer geniş tutulursa fâiz almıyacak kimse kalmaz ve Allahü teâlânın fâizi haram etmesi, hâşâ, abes ve boşuna olmuş olur. Kınye kitabı da nihâyet ihtiyacı olanın fâiz ile para almasına cevaz vermektedir. Yoksa herkese değil. İhtiyâcı böyle şüpheli yoldan ise, helâl yoldan aramalıdır ve takvâ bereketi ile ve ufak bir teşebbüs ile, ihtiyaç ortadan kalkar. Mektûbâttan tercüme tamam oldu.

İbni Nüceym Zeyn-ül-Âbidîn Mısrî (Eşbâh) kitabında, beşinci kâidenin sonunda, (Bazı ihtiyaçlar zarûret kabûl edilir. Meselâ muhtaç olanın fâiz ödeyerek ödünç alması câiz olur) diyor. Seyyid Ahmed Hamevî burayı açıklarken, (Meselâ on altın ödünç alıp, her gün belli miktâr bir şeyi fâiz olarak öder) diyor. Bundan anlaşılıyor ki, nafakaya muhtaç olup, çalışamıyan ve karz-ı hasen bulamıyan âciz kimsenin nafaka için, fâiz ile ödünç alması câiz olur. Fakat, bu hâlde de (Muamele satışı) yolu ile almalıdır. Meselâ, on altın alıp, oniki altın ödemekte uyuşulunca, on altını alırken, kalem, defter, kitap gibi herhangi bir şeyi de iki altına satın alıp, oniki altın borçlanır. Böyle, fesat ile, bid’at ile karşılaşıldığı zaman, islâmiyete uymak için, ihtiyâtlı yol aramaya, (Hîle-i şer’ıyye) denir. Âciz olanın, zarûrete düşenin, ibâdetini kaçırmaması veya haram işlememesi için (Hîle-i şer’ıyye) yapması lâzım olur. İslâmiyete uymaktan kaçmak için çâre aramaya (Hîle-i bâtıla) denir ki, haramdır.

Tenbîh 2: Dâr-ül-harbde yâni Fransa, İtalya gibi putlara tapınan kâfir hükûmetlerin toprağında, kâfirlerden, kendi rızaları ile mal çekmek, meselâ onlara fâizle ödünç vermek câizdir. Fakat fâizle ödünç para almak orada da câiz değildir. Dâr-ül-harbdeki bir bankaya para yatırıp, fâiz almak, fâiz ile ödünç vermek için banka ile ortak olmak demektir. Bu bankadan para çekenlerin hepsi kâfir ise, bankaya yatırılan paranın fâizini almak helâl olur. Bankadan fâiz ile para alanların hepsi müslüman ise, bankaya yatırılan paranın fâizini almak haramdır. Bankadan ödünç para alan müşteriler, müslüman ile kâfir karışık ise, alınan fâiz mekruhtur, yâni tahrîmen mekruhtur. Kâfir miktârı fazla ise, helâle yakın tenzîhen mekruh olur. Mekruhtan da sakınmalı, fâize bulaşmamalıdır. Bankaya yatırılan paranın fâizini (Muamele satışı) semeni olarak almalıdır. Peygamberimiz: (Fâiz yiyenin şâhitliğini kabûl etmeyin! Eğer kabûl ederseniz, Allahü teâlâ ibâdetlerinizi kabûl etmez. Cemaat ile namazı terk edenin de, kabûl etmeyiniz) buyurdu. Muhtaç olduğu malı satın almak için, bankadan fâiz ile ödünç para almamalı, banka bu malı satın alıp, üzerine kâr koyarak bu kimseye taksîd ile ödemek üzere veresiye satmalıdır. (Riyâd-un-nâsıhîn) kitabında, kırk nev’ fâiz olduğu misâller ile yazılıdır.