ŞîT (ŞîS) ALEYHİSSELÂM - kainatingunesi.com

Âdem aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamber. Âdem aleyhisselâmın oğludur. Babası vefât edince peygamber oldu. Allahü teâlâ, buna elli suhuf (forma) gönderdi. Kâbe’yi taşdan yaptı. Nûh (a.s.) bunun soyundan olduğu için tûfandan kurtulanlar ve bütün insanlar bunun çocuklarıdır. Âdem aleyhisselâmın oğullarından Kâbîl, Hâbîl’i öldürünce Allahü teâlâ Âdem aleyhisselâma bir evlâd daha ihsân ederek teselli buyurdu. Bu evlâd Şît aleyhisselâm idi. Bütün çocukları ikiz doğduğu hâlde Şît aleyhisselâm tek doğdu. Şît ismi İbrânice olup, Arapça’da Allah’ın hîbesi (hediyesi) mânâsınadır. Şît yerine Şîs de denilmiştir.Şît aleyhisselâm Kâbîl’in Hâbîl’i şehîd etmesinden beş veya otuz sene sonra doğmuştur. O doğduğu zaman babası Âdem aleyhisselâmın yüz otuz veya iki yüz otuz yaşında, bir rivâyette de yüz yirmi veya yüz otuz beş yaşında olduğu bildirilmiştir. Son peygamber olan âhır zaman peygamberi Muhammed aleyhisselâmın nûru Âdem aleyhisselâmdan oğlu Şît aleyhisselâma intikal etti ve onun alnında parladı. Bu sebeple Âdem aleyhisselâm onu pek ziyâde severdi. Bütün evlâdı üzerine onu reis yaptığı gibi, vefât edeceği sırada da bütün yeryüzünün halîfeliğine onu tâyin etti; bu hususda vasiyette bulundu. Ayrıca ilâhî sırları bildirip, bütün ilimleri öğretti. Şît aleyhisselâm Âdem aleyhisselâmın öteki evlâdlarının hepsinden güzel, fazîletli ve üstün idi. Suret ve sîrette (hâl ve tavırda) tıpkı babasına benzediğinden, Adem aleyhisselâmın ona karşı muhabbeti çoktu.

Şît aleyhisselâma peygamber olduğu bildirilip, vahiy geldi. Allahü teâlâ Şît aleyhisselâma elli suhuf (forma) gönderdi. Ona nâzil olan bu elli suhufda hikmet ve riyâziye (matematik) ilimleri, kimyâ, simyâ ilmi, çeşitli san’atlar ve daha pek çok şey bildirilmiştir.

Ebû Zer Gıfârî (r.a.) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah’a (s.a.v.); “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ kaç kitap gönderdi?” diye sordum. “Yüz dört kitap gönderdi. Şît’e elli sahife indirdi…” buyurdu.

Şît aleyhisselâmın dîninin esasları Âdem aleyhisselâmın bildirdiği dînin esaslarına uygun idi. Şît aleyhisselâm ekseriyâ Şam’da ikâmet edip; insanlara, Allahü teâlâya îmân etmeyi ve emirlerine uymayı bildirerek tebliğ vazifesinin yaptı ve bin şehir kurup, hudutlarını tâyin etti. Her şehrin kapısında “Lâ ilâhe illallah Âdem Safvetullah Muhammed Habîbullah” yazılı idi.

Şît aleyhisselâm, çocukları ve torunları, îmâr ettikleri şehirlerde yaşayıp Allahü teâlâya ibâdet ve tâatla meşgûl olurlardı. Gâyet saâdetli bir hayat sürerlerdi. Aralarında düşmanlık, buğz ve hased yoktu. Kötülüklerden, haramlardan ve isyândan uzak dururlardı. Şît aleyhisselâm ve ona îmân edenler dâimâ emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker yaparlardı. Yâni insanları Allahü teâlânın râzı olduğu, emrettiği yola dâvet ederler ve kötülüklerden, Allahü teâlânın râzı olmadığı, yasak ettiği şeylerden sakındırırlardı. Bu sebeple şeytân, Şît aleyhisselâma ve ona tâbi olanlara karşı hased ediyor, onları saptırmak için uğraşıyordu. Fakat ne kadar uğraştı ise de buna muvaffak olamadı.

Hâbîl’i şehîd ettikten sonra Yemen’e giden Kâbîl’in çocukları çoğalmıştı. Bunlar îmân etmemiş azgın bir hâlde sapıklık içinde yaşıyorlardı. Şît aleyhisselâm Şam’dan Yemen’e gidip, Allahü teâlânın emri üzere onları îmâna ve ibâdet etmeye davet etti. Fakat bu kavim onun dînini kabûl etmeyip, sapıklıklarında ısrar ettiler. Şît aleyhisselâm onlar ile gazâ (savaş) yaptı. Bu savaşta kılıç kullandı. İlk kılıç kullanan odur. Yemen’deki bu azgın kavmin bir kısmını kılıçtan geçirdi, bir kısmını da esir aldı.

Şît aleyhisselâm babası Âdem aleyhisselâm ile veya kardeşleri ile Kâbe’yi balçık çamuru kullanarak taştan yaptı. Mekke’de de ikâmet edip her yıl hac yaptı. Ömrünün dokuz yüz on iki veya dokuz yüz elli yâhut da dokuz yüz sene olduğu rivâyet edilmiştir. Nübüvvetinin (peygamberliğinin) ise iki yüz seksen iki veya iki yüz on iki veya iki yüz kırk iki sene olduğu rivâyet edilmiştir.

Âdem (a.s.) vefât edeceği zaman, oğlu Şît aleyhisselâma; “Yavrum! Bu alnında parlıyan nûr, son peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bu nûru, mü’min, temiz ve afîf hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!” dedi.

Muhammed aleyhisselâmın nûru Şît aleyhisselâmdan sonra oğlu Enûş’a geçmiş ve onun alnında sabah yıldızı gibi parlamıştı. Şît aleyhisselâm da babası Âdem aleyhisselâm gibi aynı vasiyeti oğlu Enûş’a yaptı.

Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet ettiler. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl, en afîf kız ile evlendi. Nûr, temiz alınlardan, temiz hanımlardan geçerek, evlâddan evlâda intikal edip asıl sâhibi olan Hâtem-ül-enbiyâ hazretlerine gelmiştir.

Böylece, âdemoğulları içinde, Muhammed aleyhisselâmın nûrunu taşıyan, seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda, bu soydan olan zâtın yüzü çok güzel ve parlak olurdu. Bu nûr ile, kardeşleri ve diğer insanlar arasında tanınır, içinde bulunduğu kabîle, başka kabîlelerden daha üstün, daha şerefli olurdu. Şît aleyhisselâm vefât ettikten sonra Âdem aleyhisselâmın yanına defn edildi. Kendisinden sonra yerine oğlu Enûş’u halîfe tâyin etti.

Şît aleyhisselâmın oğlu Enûş son derece güzel yüzlü üstün bir evlâd idi. Şît aleyhisselâm onu çok severdi. Ona ilimleri ve sırları öğretmişti. Babasından sonra yeryüzünün halîfesi mü’minlerin reîsi oldu. Enûş da Kâbîl’in soyundan gelen azgın kabîlelerle savaş edip, onlara karşı mücâdele vermiştir. Enûş, Süryânice’de sâdık mânâsınadır. Rivayete göre Enûş, dokuz yüz elli sene kadar yaşamış, hilâfet müddeti ise altı yüz sene devam etmiştir. Bu hususlarda değişik rivâyetler de vardır. Hurma ağacını ilk dikenin Enûş olduğu rivâyet edilmiştir.

Enûş’un Kinân adında bir oğlu vardı. İsmi Süryânice olup, Arapça’da müstevlî yâni yayılan mânâsınadır. Bunun çok evlâdı vardı. Enûş, vefât etmeden önce yerine oğlu Kinân’ı halîfe bıraktı ve vasiyette bulundu. Kinân dokuz yüz yirmi sene kadar yaşamış olup, halîfelik müddeti doksan beş senedir. Bu müddet içerisinde insanların idâresi ile meşgûl olmuştur. Kinân da kendisinden sonra yerine oğlu Mehlâîl’i halîfe bırakmıştır. Mehlâîl’in isminin mânâsı Arapça’da Memdûh demek olup Türkçe’de medh olunmuş, övülmüş demektir. Mehlâîl zamânında Bâbil ve Sûs şehirleri kurulmuş, insanlar iyice çoğalarak dünyâ üzerine yayılmışlardır. Mehlâîl sekiz yüz doksan dokuz sene kadar yaşamış ve kırk sene halîfelik yapmıştır.

Mehlâîl de Yerd adındaki oğlunu yerine halîfe bırakmıştır. Yerd zamânında insanlar doğru yoldan uzaklaşıp, çok azmıştır. Putperestliğin o zaman ortaya çıktığı da rivâyet edilmektedir. Yerd hayatta iken oğlu İdrîs aleyhisselâm o zamanki kavme peygamber olarak gönderilmiştir.

Şît aleyhisselâm zamânında Kâbîl’in soyundan gelen kabîle zenginlik ve servete kavuştukça azgınlıklarını ve isyânlarını artırdıkları gibi Şît aleyhisselâmın kavmi ile savaştılar. Şît aleyhisselâma babası Âdem aleyhisselâm, bâzı sırları bildirmişti. Bunlardan biri de ilerde, Nûh aleyhisselâmın geleceği, ona îmân etmeyen insanların suda boğulacağı ve onlar üzerine bir tûfan gönderileceği idi. Şît aleyhisselâm bu husûsu önceden bildiği için, îmân etmeyip, dalâlet, sapıklık içinde bulunan insanlara îmân etmelerini söyleyip, nasîhat ve irşâdda bulundu. Kâbîl’in soyundan gelen kabîleler îmân etmemekte ısrâr edip,  saptıkları bozuk yolda sürüklenip gittiler. Nûh aleyhisselâm zamânında tûfanda boğulup, helâk oldular.

Şît aleyhisselâmın makâmı ve vasfı irşâd idi. Kavmini irşâd edip, hidâyete kavuşturdu. İrşâd; insan ve cemiyet için faydalı ve hayırlı olanı, yâni Allahü teâlânın râzı olduğu yolu göstermektir. Kur’ân-ı kerîmde irşâd; rüşd, reşed, reşâd, râşid, reşîd ve mürşîd ifâdeleri ile geçmektedir.

Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlâ emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker yapmayı emrediyor. Yâni benim emirlerimi öğretiniz diyor ve benim yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına râzı olmayınız, buyuruyor.

Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker: İnsanların birbirine nasîhat etmesidir. Peygamberimiz; “Din nasîhattır” buyurdu. Nasîhat, doğru yola dâvet ve kötülüklerden sakındırmaktır. Nasîhatın terk edildiği cemiyetlerde kötülük artar. Netîcede herkes zarar görür. Dînimizde çok mühim yer tutan Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker hakkında İslâm âlimleri tarafından çeşitli târifler yapılmıştır. Bunlardan Abdülkâdir Geylânî hazretleri buyuruyor ki: “Kur’ân-ı kerîme, hadîs-i şerîflere ve akla uygun olan şeylere ma’rûf, bunlara uymayan şeylere de münker denir.” Allahü teâlâ kimseye karışılmamasını isteyip sevseydi, peygamberleri göndermez, dinleri bildirmez insanları İslâm dînine dâvet etmez ve diğer dinlerin yanlış, bozuk olduğunu haber vermezdi. Geçmiş peygamberlere inanmayanları, çeşitli azâblarla helâk etmezdi. Herkesi kendi hâline bırakır, kimseye bir şey emretmez ve inanmayanlara azâb yapmazdı. Allahü teâlâ nihâyetsiz merhametinden dolayı, evvelâ peygamberleri gönderdi. Sonra bunların yerine evliyâ ve âlimleri dâvetçi kıldı. Bunlar, dilleri ve kalemleriyle Allahü teâlânın vereceği sevâbları ve azâbları bildirdiler. Böylece özre ve bahâneye yol bırakılmadı.

Nasîhat yapmak, emr-i ma’rûfta bulunmak iki sûretle olur: Birinci yol, söz, yazı ve her çeşit yayın vâsıtası iledir. İkinci yol hâl ile, İslâmın güzel ahlâkına uyarak örnek, nümûne olmaktır. Herkese tatlı dil, güleryüz göstermek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, en te’sirli nasîhat yoludur. İslâmın güzel ahlâkı üzere yaşamak, emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker yapmaktır.

Nasîhatın faydalı olması tatlı söze ve yumuşak yapılmasına bağlıdır. Ayrıca nasîhat söylediklerine kendisinin de riâyet etmesi gerekir. Böyle olan kimsenin her sözü, hareketi İslâmiyet’e uygun olmalı, kimse hakkında kötü zanda bulunmamalıdır. Müslümanların işi, hep iyilik üzere olmalıdır.

İslâm âlimleri insanları irşâd etmek için binlerce kıymetli kitap yazıp, va’zlar ve nasîhatlar yapmışlardır. İslâm âlimlerinin en büyüklerinden olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir mektubunda şöyle nasîhat etmiştir:

“Allahü teâlâ hepimizi tam orta yolda bulundursun! Va’z etmekte, nasîhat vermekte ve Allahü teâlânın kullarına müslümanlığı öğretmek için gözetilmesi lâzım gelen şeyleri bildiren birkaç hadîs-i şerîf yazıyorum. Hak teâlâ, bunlara uygun davranmamızı nasîb eylesin!

Resûlullah efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.”

Yine “Müslim” de bildiriliyor ki, Âişe’ye (r.anhâ); “Yumuşak davran! Sertlikten ve çirkin şeyden sakın! Yumuşaklık insanı süsler. Çirkinliğini giderir” buyurdu.

“Müslim” deki hadîs-i şerîfde, “Yumuşak davranmayan, hayr yapmamış olur” buyuruldu.  

“Buhârî” deki hadîs-i şerîfde, “İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır” buyuruldu.

(Ahmed ve Tirmizî’nin bildirdikleri) hadîs-i şerîfde; “Kendisine yumuşaklık verilen (müslüman) kimseye, dünyâ ve âhıret iyilikleri verilmişdir” buyuruldu.

(Ahmed, Tirmizî, Hâkim ve Buhârî’nin bildirdikleri) hadîs-i şerîfde; “Hayâ îmândandır. Îmânı olan Cennet’tedir. Fuhş, kötülüktür. Kötüler Cehennem’dedir.”  buyuruldu.

(Ahmed ve Tirmizî’nin bildirdikleri) hadîs-i şerîfde; “Cehennem’e girmesi haram olan ve Cehennemin de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösteren (bir müslüman) dir” buyuruldu.

(Ahmed ve Tirmizî ve Ebû Dâvûd’un bildirdikleri) hadîs-i şerîfde; “Yumuşak olanlar ve kolaylık gösterenler, hayvanın yularını tutan kimse gibidir. Durdurmak isterse, hayvan ona uyar. Taşın üzerine sürmek isterse, hayvan oraya koşar” buyuruldu.

“Buhârî” deki hadîs-i şerîfde; “Kızdığı zaman istediğini yapabilecek bir kimse, kızmazsa, Allahü teâlâ kıyâmet günü onu herkesin arasından çağırır. Cennet’te istediğin yere git der” buyuruldu.

(Bütün hadîs kitaplarında yazılı olan hadîs-i şerîfde), bir kimse Resûlullah efendimizden (s.a.v.), nasîhat istediklerinde; “Kızma, sinirlenme!” buyurdu. Birkaç kerre sorunca hepsinde; “Kızma, sinirlenme!” buyurdu.

(Tirmizî ve Ebû Dâvûd’daki) hadîs-i şerîfde; “Cennet’e gidecek olanları haber veriyorum, dinleyiniz! Zayıfdırlar, güçleri yetmez. Bir şey yapmak için yemin ederlerse, Allahü teâlâ bunların (bu müslümanların) yeminlerini, muhakkak yerine getirir. Cehennem’e gidecek olanları da bildiriyorum, dinleyiniz! Sertlik gösterirler. Acele ederler. Kendilerini üstün görürler” buyuruldu.

(Tirmizî ve Ebû Dâvûd’un bildirdikleri) hadîs-i şerîfde; “Bir kimse ayakta iken kızarsa, otursun. Oturmakla geçmezse, yatsın!” buyuruldu.

(Taberânî, Beyhekî ve İbn-i Asâkir’in bildirdikleri) hadîs-i şerîfde; “Sarı sabır maddesi balı bozduğu gibi, kızgınlık da îmânı bozar”  buyuruldu.

(Beyhekî ve Ebû Nu’aym’ın bildirdikleri) hadîs-i şerîfde; “Allah için aşağı gönüllü olanı, Allahü teâlâ yükseltir. Bu, kendini küçük görür. Fakat, insanların gözünde büyüktür. Bir kimse, kendini başkalarından üstün tutarsa, Allahü teâlâ onu alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Hattâ köpekten, domuzdan daha aşağı görünür. Kendini yalnız kendisi büyük görür” buyuruldu.

(Beyhekî’nin bildirdiği) hadîs-i şerîfde; “Mûsâ bin İmrân (alâ nebiyyinâ aleyhissalevâtü vetteslîmât); “Yâ Rabbî! Kullarının en kıymetlisi kimdir?” dedikde, buyuruldu ki: “Gücü yettiği zaman af eden (müslüman kimse)  dir.” buyuruldu.

(Ebû Ya’lâ’nın bildirdiği) hadîs-i şerîfde; ”Bir müslüman dilini tutarsa, kıyâmet günü Allahü teâlâ azâbını ondan çeker. Bir kimse, Allahü teâlâya yalvarırsa, kabûl eder” buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde; “Bir müslüman din kardeşinin ırzına veya malına saldırırsa, malın, paranın geçmez olduğu gün gelmeden önce, onunla helâllaşsın! (Helâllaşmazsa) iyi amelleri varsa, hakkı ödeninceye kadar bu amellerinden alınır. İyi amelleri yoksa, hak sâhibinin günahları buna yükletilir”  buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz (s.a.v.); “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” buyurdu. “Bizim bildiğimiz müflis, parası, malı olmayan kimsedir” dediler. “Ümmetimden müflis şu kimsedir ki, kıyâmet günü namazları ile, oruçları ile ve zekâtları ile gelir. Fakat, kimisine sövmüştür. Kiminin malını almıştır. Kiminin kanını akıtmıştır. Kimini dövmüştür. Hepsine bunun sevâblarından verilir. Haklarını ödemeden önce sevâbları biterse, hak sahiplerinin günahları alınarak buna yüklenir. Sonra Cehenneme atılır” buyurdu.

(Tirmizî’de bildiriliyor): Muâviye (r.anh), hazret-i Âişe’ye (r.anhâ) mektup yazarak nasîhat yazmasını istedikde, cevap yazarak; “Allahü teâlânın selâmı senin üzerine olsun! Resûlullah’dan “sallallahü teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem” işittim. Buyurdu ki: “Bir kimse, insanların kızacakları şeyde Allah’ın rızâsını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan geleceklerden korur. Bir kimse, Allahü teâlânın kızacağı şeyde, insanlaın rızâsını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.”

Allahü teâlâ bizi ve sizi, hep doğru söyleyenin (s.a.v.) haber verdiği bu hadîs-i şerîflere uymakla şereflendirsin!

Dünyâ hayâtı çok kısadır. Âhıretin azâbları pek acı ve sonsuzdur. İleriyi gören akıl sâhiblerinin, hazırlıklı olması lâzımdır. Dünyânın güzelliğine ve tadına aldanmamalıdır. İnsanın şerefi ve kıymeti dünyâlıkla ölçülse idi, dünyâlığı çok olan kâfirlerin herkesden daha kıymetli ve daha üstün olmaları lâzım gelirdi. Dünyanın görünüşüne aldanmak akılsızlıktır, ahmaklıktır. Birkaç günlük zamânı büyük nîmet bilerek, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmağa çalışmalıdır. Kıyâmette azâblardan kurtulmak için, iki büyük temel vardır: Birisi Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, saygı göstermek; ikincisi Allahü teâlânın kullarına, yarattıklarına şefkat, iyilik etmektir. Hep doğru söyleyici “aleyhissalâtü vesselâm” her ne söyledi ise, hepsi doğrudur. Şaka, eğlence, sayıklama sözler değildir. Tavşan gibi gözü açık uyku ne kadar sürecek? Bu uykunun sonu rezil, rüsvâ olmak ve eli boş, mahrum kalmaktır. Mü’minûn sûresinin 115. âyetinde; “Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yarattım sanıyorsunuz. Bize dönmeyecek misiniz zan ediyorsunuz?” buyuruldu.

 

  • Mir’ât-ı Kâinât: cild-1, sh. 65

Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye sh. 79, 363, 364, 1031, 1038, 1070, 1080

  • El-Kâmil fit-târih cild-1, sh. 48, 54
  • Târih-ül-ümem vel-mülûk cild-1, sh. 76, 82
  • Künh’ül-ahbâr cild-1, sh. 324, cild-2, sh. 2
  • Delâil’ün-nübüvve sh. 96
  • Akâid-i Nesefî sh. 187
  • Ravdat-üs-safâ sh. 115
  • Meâric’ün-nübüvve (Molla Miskîn, Hindistan tarihsiz) sh. 274
  • Arâis-ül-mecâlis sh. 47
  • Bedâyi-üz-zühûr sh. 58
  • Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-1, sh. 39
  • Rehber Ansiklopedisi cild-16, sh. 96, 97
  • El-Meârif sh. 10
  • Kısâs-ı Enbiyâ (Kisâî) vr. 25
  • Kısâs-ı Enbiyâ (A. Cevdet Paşa) cild-1, sh. 4