SONSÖZ - kainatingunesi.com

 

SONSÖZ

 

Kitabımız burada sona erdi. Zannediyoruz ki, bu kitabı dikkat ile okuyan bir kimse, Müslümanlık ve Hıristiyanlığın mukaddes kitaplarından hangisinin hakîkî Allah kelâmı [sözü] olduğunu hiç tereddüd etmeden anlayacak, Kur’an-ı kerimi mukaddes kitap, İslâm dînini de hak din, Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemi de hak Peygamber olarak kabûl edecektir. Burada bir fikir akla geliyor: Madem ki İslâm dîni hak dindir. En büyük kudret sahibi olan Allahü teâlâ, bütün insanları hidâyete kavuşturamaz mıydı? Yâni, bütün insanları müslüman yapamaz mıydı? Bunun cevabını, Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde vermektedir. Secde sûresi 13.  âyetinde meâlen, (Biz dileseydik, bütün insanları hidâyete eriştirirdik. Fakat, insanlardan ve cinlerden kâfir olanlarla Cehennemi dolduracağımı vaat ettim, söz verdim) buyurulmuştur ve Mâide sûresi, 48. âyetinde meâlen, (Allah isteseydi sizleri, tek bir ümmet yapardı. Fakat, itaat edeni isyân edenden ayırmak istedi) buyurulmuştur. Demek oluyor ki, Allahü teâlâ insanları tecrübe etmektedir. Onlara en büyük silâh olan (akıl)ı vermiş, onlara en mükemmel rehber olan Kur’an-ı kerimi ve en büyük yol gösterici olarak son Peygamberini göndermiş, emirlerini ve nehylerini bildirmiş, bunlara göre hareket etmeleri için de, insanlara irâde ve ihtiyâr vermiştir. Yûnus sûresi, 108. âyetinde meâlen, (De ki: Ey insanlar! Rabbinizden size hakîkat [Kur’an-ı kerim] gelmiştir. Hidâyete [Doğru yola ] giren ancak kendi kazancı için girmiş, dalâlete düşen [sapıtan] de, kendi zararına olarak sapıtmıştır. Ben sizin vekîliniz değilim!) buyurulmuştur.

O hâlde, kendi yolumuzu kendimiz seçmek, kendi hareketlerimizi kendiliğimizden Allahü teâlânın kitabına uydurmak zorundayız. Bunun için de, herşeyden evvel, ruhumuzu beslemeliyiz. Ruhun gıdâsı (din)dir. Ruhunu beslemeyen dinsiz insanların bir âdî hayvandan farkları yoktur. Bu gibi insanlarda, sevgi, acıma, şefkat, anlayış ve merhamet kalmaz. Böyle olanları, en kötü maksadlar için kullanmak, çok kolaydır. Çünkü, bunları kötü işlerden koruyacak inandıkları, itaat ettikleri, teslim oldukları, yüksek bir varlık kalmamış, inançları gayb olmuştur. Bu gibi insanlar, korkunç bir canavar gibidirler, nerede, kimlere, ne şekilde kötülük yapacakları belli olmaz. İnsanlık âlemini mahveden en denî, en fena işler, böyle kimselerden zuhûr eder.

Bu gibi insanları tekrar doğru yola sokmak gücdür. Fakat imkânsız değildir. Bunlara büyük bir sabr ve sebât [direnme] ile islâm dîninin esaslarını -onların anlayacağı bir tarzda- telkîn etmelidir. Allahü teâlâ, din telkîni için Peygamberine emir vermiştir. Nahl sûresinin 125. âyetinde meâlen, (Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmet ile, güzel öğütlerle çağır! Onlarla en güzel şekilde tartış! Doğrusu Rabbin, yolundan sapanları daha iyi bilir) buyurulmuştur. Unutmayın ki bildiğiniz iyi ve doğru şeyleri bilmiyenlere en güzel tarzda öğretmek, üzerinize farzdır, Allahü teâlânın kat’î emridir. Bu vazîfeye, (Emr-i mâruf) denir. Bu bir ibâdettir. İlmin zekâtı, bilmeyenlere ilmi öğretmekle ödenir. Bu, çok hayrlı bir iştir. Dînimiz, âlimin mürekkebini, şehîdin kanından eftal tutmakta, hayrlı iş görmeyi nâfile [fazla] ibâdetten üstün saymaktadır.

Bugün, müslüman memleketleri, ağır sanayide geri kalmışlardır. Hıristiyanlar, bunun sebebini, İslâm dîninin ilerletici değil, uyuşturucu bir din olmasında göstermektedirler ve medeniyetin ancak hıristiyan dîni sâyesinde elde edilebileceğini ileri sürmektedirler. Bunun ne kadar saçma bir iddiâ olduğunu söylemeye lüzûm yoktur. (Medeniyet), büyük şehirlerin ve insanların rahat ve huzur içinde yaşamaları için lâzım olan sanatların ve adaletin kurulması demektir. Yalnız ağır sanayi, medeniyet değildir.

Hıristiyan olmıyan Japonların, en ileri Hıristiyan memleketlerini nasıl geçtiğini yukarıda anlatmıştık. Yahudi olan İsrâîlliler de, içinde çöl piresinden başka canlı bir varlık bulunmıyan yerleri zengin ormanlara ve ziraat [tarım] topraklarına çevirmişler. Lût gölünden brom çıkarmayı ve normal hâlde iken sıvı olan bromu, Alman bilginlerinin [olamaz] demelerine rağmen, katı hâle sokmağı ve kolaylıkla yabancı memleketlere satmağı, brom ticâretinde Almanları geçmeyi başarmışlardır.

Demek oluyor ki, medeniyetin hıristiyan dîni ile hiçbir alâkası yoktur. Tâm tersine, medeniyeti emreden islâm dînidir. Koyu hıristiyanlığın insanları nasıl karanlığa götürdüğü, müslümanlığın ise, onları nasıl nûra kavuşturduğu Kurûn-ı vüstâda [Orta çağda] meydana çıkmıştır.

Hıristiyanlığın en kuvvetli olduğu, Avrupaya hâkim olduğu Orta çağda, Avrupada medeniyet nâmına ne vardı? O zaman Avrupa, cehâlet, pislik, yokluk, fakirlik, hastalık ve papazların zulmü altında inim inim inliyordu. O zaman Avrupalılar ne helâ, ne banyo bilmezlerdi. Yine o zamanda islâmiyetin emirlerine uyan müslümanlar, ilimde, fende, ticârette, sanatte, ziraatte, edebiyatta ve tabâbette çok ileri gitmişler, dünyanın en büyük medeniyetini kurmuşlardı. Halîfe Hârûn Reşîd Fransa kralı Şarlmana bir çalar saat hediye göndermişti. Saat çalınca, kral ve maiyeti, içinde şeytan vardır diye kaçmışlardı.Müslümanların bugün geri kalmalarının sebebi, dinlerinin emirlerine itaat etmemeleri, ona uymamalarıdır. Bunu birçok defalar yazdık, anlattık. Fakat biz, bugün hâlâ bundan yüzyıllarca sene evvelki medeniyetimiz ile iftihâr ediyor, bugünkü hâlimizi hiç düşünmüyoruz! Eski ile iftihâr olunabilir. Fakat, yalnız onu misâl göstermek aybdır. Biz, bugün de, terakkî göstermek zorundayız. Bir ingiliz masonu olan Reşîd pâşanın hazırladığı 1255 [m. 1839] Tanzîmât Fermanı ile yüzümüzü Batıya çevirdiğimizi ilân ettik. Birçok şehirlerde mason locaları açıldı. Fakat, bu taklîdcilik, zevk ve safâda oldu. İlmde, fende ve çocuklarımızı islâmın güzel ahlâkı ile yetiştirmekte ecdadımız gibi çalışmadık. Dînimizin gösterdiği yola ve Peygamberimizin üstün ahlâkına gericilik denildi. Bizden tâm 29 sene sonra, 1284 [m. 1868] de batıya dönen Japonlar, bizden kat kat ilerlediler. Hem de bâtıl dinlerinden hiç ayrılmadan! Medeniyet yarışında önde iken, Tanzîmâttan sonra ilim ve irfân bırakılıp, nefse ve şeytana uyuldu. Bu ingiliz afyonu, devlet adamlarını uyuttu. Bugün, yeniden hamle yapmak, batı ile aramızdaki mesâfeyi azaltmak, onlara yetişmek, hattâ geçmek zorundayız. Bu da boş lafla, nutuk çekerek olmaz! Ecdadımızın yoluna dönmeliyiz! 1979 yılında Türkiye hakkında mühim bir makâle yazan ve hattâ bir kitap hazırlayan Alman tarihçisi Türkolog Dr. Friedrich-Wilhelm Fernau:(Türkler, kendilerini Avrupalı add ediyorlar. Vâkı’a, onlar gibi Asyadan gelmiş olan ve onların akrabâsı sayılan Macarlar ve Bulgarlar, Avrupaya yerleşmiş, bu muhîtte uzun zaman Avrupalı gayretini alarak, fende Avrupalılaşmışlardır.Türkler, tâm Avrupalı değildir. Türkler diğer milletlere benzemiyen bir millettir.Şimdiki hâlde Türkler, batı sanayiini taklîd ediyorlar. Fakat henüz tamamen içerisine girmemişlerdir) demektedir.Şimdi ecdadımızın yolu nedir, bunu inceliyelim.

Medenî bir insan, her şeyden önce güzel ahlâklı, dürüst ve çalışkandır. Önce din terbiyesi almış, fen bilgilerini de öğrenmiştir.Sözü özü doğrudur. İşlerini son derece dikkat ile başından sonuna kadar tâkîb eder. Gerekirse, iş saatinden fazla çalışmaktan hiç çekinmez. Böyle çalışmaktan, iş görmekten zevk alır. Yaşlansa bile, kolay kolay işinden ayrılmaz. Memleketinin kanûnlarını son derecede sayar. Âmirlerine itaat eder. Kanûn dışı hiçbir iş yapmaz. Dîninin emir ve yasaklarına titizlikle uyar. İbâdetlerini aslâ terk etmez. Çocuklarının îmanlı, ahlâklı yetişmelerine çok önem verir. Onları kötü arkadaşlardan, zararlı yayınlardan korur. Zamanın kıymetini bildiği için, her işini dakikası dakikasına yapar. Vaadine sâdık olur. Din ve dünya vazîfelerini bitirmeden içi rahat etmez. Bir işi tesvîf etmek [yarına bırakmak] şöyle dursun, yarın yapılacak bir işi bugün yapar. Ecdadımızın bu meziyyetlerine sahip olursak, maddî ve mânevi yükselir, her işimizde muvaffak olur. Rabbimizin rızasını kazanırız.

(Garblılar böyle midir?) diye sorabilirsiniz. Îmanları, ahlâkları şüphesiz böyle değildir. Hele İkinci Cihan Harbinden sonra, sayıları artan sapık fikirli, âdî ruhlu insanlar başkalarını da bozmaktadırlar. Fakat yukarıda yazdığımız gibi olmaya ve sapık fikirleri terbiye etmeye çalışmaktadırlar. Zâhirî temizliklerine gelince, İslâm dîninin emrettiği temizliği tatbîk ediyorlar. Bazı sokaklarda tek çöp parçası yoktur. Parklar bir çiçek deryası hâlindedir. Her taraf, her dükkân, herkes ve görünüşleri tertemizdir. Şimdi lütfen Kur’an-ı kerimin ve İslâm dîninin bize emrettiği şeylere dikkat ediniz. Bunlar bize ahlâkımızı ve bedenimizi ve kullandığımız şeyleri temizlemeyi emretmiyorlar mı?O hâlde demek oluyor ki, hakîkî medeniyet esasları bizim dînimizde bulunmaktadır ve Kurûn-ı vüstâdaki -öve öve bir türlü bitiremediğimiz- İslâm medeniyeti ancak bu sâyede meydana gelmiştir.Biz, şimdi ne yapıyoruz?Her şeyden evvel tenbeliz. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına önem vermiyoruz. Zevkimize düşkünüz. Bir işe başladıktan biraz sonra gevşiyoruz. [Bulgarlar (Bir işe Türk gibi başlamalı, Bulgar gibi bitirmeli) derler.] Çabuk yoruluyoruz, (adam sen de)ciyiz. Bir binâ yaparız, tâmirine üşeniriz.Memleketimizdeki, dedelerimizden kalma, muazzam sanat eserleri bakımsızlık ve tâmîrsizlikten dolayı harap olmaktadır. Az çalışıp çok kazanmak isteriz. İşte bu korkunç arzu, işçilerimizi greve, fakat daha fenası birçok gençleri zararlı yollara sürüklemektedir.Kendi kötü emelleri için, bu zevallılara para, menfaat sağlayan yurt dışındaki hâinler ve onların tuzağına düşmüş olan içimizdeki soysuzlar, bunları sabotajlarda, adam öldürmekte kullanmaktadır. Kolay para bulan bu zevâllılar, iş yapmak yerine, kâtil olmayı seçmektedirler.Bunun yanında, lüzûmsuz kan davâları, mezhepsizlik ceryanları da, bizi birbirimizden ayırmaktadır.

Sırası gelmişken tekrar bildirelim ki, islâmiyette dört hak mezhep vardır. Bunların îtikatları, inanışları birbirlerinin aynıdır. Dört mezhebin hepsi, (Ehl-i sünnet) îtikatındadır. Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan emir ve yasaklara uymakta, hiç ayrılıkları yoktur.Yalnız, açıkça bildirilmiyenleri anlamakta ayrılmışlardır. Bu kadarcık ayrılıkları da, Allahü teâlânın müslümanlara rahmetidir.Sıhhatleri, çalıştıkları ve yaşadıkları yerler başka başka olan insanlara hangi mezhebe uymak kolay gelirse, onun (Fıkh) kitaplarına göre ibâdet ederler. Tek bir mezhep olsaydı, herkes buna uymaya mecbûr olurdu. Bu da, çok kimseye güç gelirdi. Hattâ imkânsız olurdu. Dört mezhebin herhangi birine uyan müslümana Ehl-i sünnet denir. Bunlar birbirlerini kardeş bilirler. Tarih boyunca, döğüştükleri hiç görülmemiştir. Mezhepcilik yapmazlar. Yâni diğer üç mezhebi kötülemezler. Dördünün de Cennete götüren yol olduğuna inanırlar.

Bir kere, Ehl-i sünnet olan bütün müslümanların kardeş olduğunu unutmamak gerekir. Aradaki mezhep farkları, onları kardeş olmaktan ayırmaz. Ehl-i sünnet olmıyan müslümanlarla olan farklar da, ancak onlarla karşı karşıya oturup, farklı mes’eleleri ilmî bir tarzda tartışmakla hâl edilir. Yoksa, silâh zoru ile değil!

Memleketin kanûnlarına karşı gelmemek, büyüklerine saygı göstermek hepimizin borcudur. Bunları yıkmaya kalkmak en büyük ahmaklıktır. Kanûnsuz bir memleket anarşi içindedir demektir. Yıkılmaya mahkûmdur. Hele komünizme bağlanmak en büyük aptallıktır. Çünkü, bugün komünist memleketler, din düşmanlığının ve zulmün zararlarını anlayıp, hürriyet şartlarına dönmektedirler.Rusyada bugün eskiden kaldırılan mirasa konmak, bir ev (hattâ bunun yanında bir de sayfiye) sahibi olmak ve daha birçok haklar geri verilmektedir. Polonyada grev hakkı kabûl edilmiştir. En koyu komünist olan Çinliler bile, nihâyet hür memleketlerin hayat tarzına dönmüşlerdir. Hattâ yeni sanat tarzlarını öğrenmek için Fransadan mütehassıslar getirmişlerdir.Komünist memleketler de, hürriyet ile idare olunan memleketlerdeki (Karma Ekonomi)ye dönmekte, yıktırılan mescidler tâmîr edilmektedir.

Bilindiği gibi, karma ekonomide, bazı te’sîsler devlet tarafından, fakat geri kalan işletmeler halk tarafından idare olunur. Demir gibi, kömür gibi ağır ve pahâlı sanayiin işletilmesinde hükümetin yardımı şarttır. Bizde de, bu üsûl tatbîk olunmaktadır. Şimdi komünist memleketler de, bu üsûle dönmekte, ticâret ve sanayiin bir kısmı halka açılmaktadır. Yakın bir gelecekte fikir ve din hürriyetine de kavuşacakları şüphesizdir. Bütün dünya, insan haklarını tanıyacaktır. Sosyal adalet demek, bazı budalaların zannettiği gibi, aylak dolaşanlara, çalışanların ve bu sâyede zengin olanların mallarını dağıtmak demek değildir. Gece gündüz çalışmıyan bir tenbele, hiçbir kimse beş para vermez. Komünist memleketlerinde insanlar durmadan çalıştırıldıkları hâlde, karınlarını güç belâ doyurabilmektedir.Kazandıklarının çoğu, mutlu bir zümre tarafından ellerinden alınmaktadır. Bunlardan bazıları ölümü göze alarak, hürriyetlerini elde etmek için uğraşmaktadırlar. Biraz yukarıda da söylediğimiz gibi, bu sömürü ve işkence idaresi ve dinsiz hayat tarzı, kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Komünistliğin temeli olan dinsizlik propagandası yanında, bir de Ehl-i sünnet îtikatından ayrılmış sapıkların yaptıkları bölücü propagandalar vardır.Bu bozuk, sapık inanışlı müteassıb müslümanların, memleketlerine ne gibi zararlar getirdiğini, Îrândaki Humeynî misâli göstermektedir. Vehhâbîler ise, hakîkî islâm âlimlerinin bildirdiklerine uymayan inanışlarını ve tamamen keyfî olan hukûk anlayışlarını tatbîk etmeye kalkarak, dünyada islâm dîni hakkında kötü kanaatler doğmasına sebep olmaktadırlar.Hâlbuki dînimizde (Ahkâmdan, nass [âyet-i kerime ve hadis-i şerif] ile ve icmâ ile sâbit olmayanlar, zamanla değişir) hükmü vardır. 1000 sene evvel, o günkü şartlara göre en mükemmel sayılan bir ictihâd, bugünün şartlarına uygun düşmeyebilir. Allahü teâlâ, bunu bilip, ona göre değişiklikler yapabilmemiz için derin âlimlere, yâni müctehidlere (Akıl), (İlm) ve (Takvâ) denilen üç mühim kuvvet vermiştir. Sonra gelen âlimler, 1000 sene önce yapılan ictihâdlar arasından, zamana uygun olanları seçip, kitaplara yazmışlardır.

Önce, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru îmanın ne olduğunu öğrenelim.Sonra, bu öğrendiğimize uygun olarak inanalım. Îmanı bozuk olan kimse, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşamaz. Onun rahmetinden, yardımından mahrum kalır.Râhatı, huzuru bulamaz. Îmanımızı düzelttikten sonra, ahlâkımızı da düzeltelim! İslâmiyete sımsıkı sarılalım. Yâni Allahü teâlânın ve Peygamberimizin emirlerine ve yasaklarına uyalım. Onun farz ettiği ve Peygamberimizin bildirdiği ibâdetlerimizi yaparak, kalblerimizi temizliyelim. Haram ve mekruh olan yasaklardan sakınarak, nefslerimizi ve sıhhatimizi islâh edelim. Böyle yapanların kalbi, hep iyilik yapmak ister. Kötülük yapmak hâtırına bile gelmez. Ruh ve kalb temiz ve beden kuvvetli olunca, el ele vererek kardeşçe ve son derece DÜRÜST olarak çalışmak kolay olur. Din düşmanlarının ve münâfıkların ve mezhepsizlerin sözlerine, propagandalarına aldanmıyalım. Eğer böyle hakîkî müslüman olur ve FAYDALI İŞLER yaparsak, yukarıda Kur’an-ı kerimin (Tîn) sûresinde beyan buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ bizden râzı olacak, bize yardım edecektir. Eğer îmanımızı düzeltmez ve Muhammed in dînine uymaz ve hayrlı iş görmez, sapık, bozuk inanışlar uğruna döğüşür veya kendi şahsî menfaatlerimiz için gayrı meşru yollara saparsak, Allahü teâlâ bizi AŞAĞILARIN AŞAĞISI yapacaktır. O zaman, vay hâlimize!