SONUÇ - kainatingunesi.com

SONUÇ

Allahü teâlâ buyurdu ki:

“Erkek ve kadından her kim mü’min (îmânlı) olarak sâlih amel işlerse, işte onlar Cennet’e girerler, orada hesapsız olarak rızıklandırılırlar.” (Mü’min, 40)

Kim Rabbine kavuşmak isterse, salih amel işlesin ve Rabbine ibadet etmekte hiç ortak koşmasın.” (Kehf, 110)

Bir kimse hakkı ile sâlih (güzel, iyi) amel işlerse, Allahü teâlânın rızâsına ve sevgisine kavuşur. Bu ameller, insanı günâhlardan ve çirkin işleri yapmaktan korur.

Ameller başlıca üç kısma ayrılır:

Tâat (ibâdet) olan ameller:

Allahü teâlânın ve Peygamber Efendimizin begendiği işler olup, bunlar farz, vâcib, sünnet ve müstehablardır. İslâm dîninin bildirdiği amelleri yapanlar çok sevâb kazanır.

Îmânı olmayanların farzları kabûl olmaz. Yani bunlara sevâb verilmez. Farzları yapmıyanların da sünnetleri kabûl olmaz. Bunlar Peygamber Efendimize tâbi olmuş (uymuş) olmaz.

Allahü teâlânın açıkça yapılmasını emrettiği işler “farz”dır. Namaz kılmak, oruç tutmak vb. böyledir. Yine Allahü teâlânın emri olup, açıkça emretmediği emirlerine “vâcib” denir. Kurban kesmek, vitir namazı kılmak gibi. Allahü teâlânın açıkça bildirmeyip yalnız Peygamber Efendimizin yapılmasını övdüğü veya devâm üzere yaptığı veya yıpılırken görüp mâni olmadığı amellere “sünnet” denir. Sünneti beğenmiyen müslümânlıktan çıkar. Beğenip de yapmamak suç değildir.

Peygamber Efendimizin ara sıra yaptıkları ve beğendikleri ameller ise, “müstehab” veya “mendub” adını alır. Bunlardan bazıları şunlardır: Yeni doğan çocuğa yedinci gün isim koymak, güzel giyinmek ve güzel koku sürmek gibi.

Ma’siyet (günâh) olan ameller:

Allahü teâlânın ve Peygamber Efendimizin beğenmediği şeyler olup, harâm ve mekrûhlardır. Allahü teâlânın yapmayınız dediği şeylere “harâm” denir. Bütün harâmları işlemek günâhtır. Harâmdan iyi niyetle yani Allahü teâlâdan korkarak sakınan, vazgeçen sevâb kazanır. O’nun emri olduğunu düşünmeden veya başka bir sebeble harâm işlemezse sevâb kazanmaz. Yalnız günâhından kurtulur.

Peygamber Efendimizin beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını azaltan şeylere “mekrûh” denir. Ancak bir harâm işlemekten kurtulmak veya mekrûh işlemeden farz veya vâcibin yapılması mümkün olmadığı zamanlarda, mekrûh işlenebilir. O da harâm işlemek veya farzı terketmek günâhından kurtulmak içindir.

Dînimizde yasak olmayan bir işi veya başlanmış olan bir ibâdeti bozan işlere “müfsid” denir. Namazda gülmek, oruçlu iken bilerek bir şey yemek ve içmek v.s. gibi. Bu yapılan ameller namazı ve orucu bozarlar.

Mubâh olan ameller:

Bunlar günâh veya sevâb olduğu bildirilmemiş işlerdir. Yapılması emredilmeyen ve yasak da edilmeyen işlere “mubâh” denir. Mubâhlar iyi niyet ile güzel düşünceler ile yapılınca tâat (ibâdet) olur; insan sevâb kazanır. Kötü niyetle yapılırsa veya bunları yapmak bir farzı vaktinde edâ etmeğe mâni olursa, günâh olurlar. Koku sürünen, iyi giyinen kimse, dünyâ lezzeti için veya gösteriş yapmak, öğünmek için veya kendini kıymetlendirmek için, yahut yabancı kadınları, kızları avlamak için şık giyinirse, günâh işlemiş olurlar. Dünyâ lezzetini tatmak için olan niyetine azâb verilmez ise de, âhiret nimetlerinin azalmasına sebep olur. Bir kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirse, câmiye saygı için, câmide yanında oturan müslümânları incitmemek için, temiz olmak için, sıhhatli olmak için, İslâm’ın vakârını, şerefini korumak için niyet edince her niyeti için ameline ayrı ayrı sevâblar verilir. Her mubâh işte, hattâ yemede, içmede, uyumada iyi niyet etmeği unutmamalıdır.

Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ, sizin sûretlerinize, mâllarınıza bakmaz. Kalblerinize ve amellerinize bakar.” Yani Allahü teâlâ, insanın yeni temiz elbisesine, mâlına, rütbesine bakarak sevâb vermez. Bunları ne düşünce ile ne niyetle yaptığına bakarak sevâb ve azâb verir.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Ameller niyyetlere göre iyi veya kötü olur…..”

“Bildiği ile amel eden kimseye, Allahü teâlâ bilmediklarini öğretir.”

Amellerin kabûl olması, ihlâsa yani bütün işleri, yalnız Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak için yapmağa bağlıdır.

Risâlemizin sonunda ifâde edelim ki, Allahü teâlâya yakınlık anlamına gelen “Kurbân”: “Mukîm (yolcu olmayan), âkıl (akıllı), bâliğ (ergen, evlenecek çağa gelmiş), hür ve dînen zengin sayılan, müslümân erkek ve kadın tarafından, Allah rızâsı için kurbân niyetiyle, kurbân bayramının ilk üç gününde (Zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günlerinin her hangi birinde) kesilmesi vâcib olan koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvânlardan her biridir.” Kurbân kesilen günlere “Eyyâm-ı Nahr” denir.

Peygamber Efendimize, Kevser sûresi nâzil olup (inip); “O hâlde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Âyet: 2) buyurularak kurbân kesmesi emrolundu. Peygamber Efendimiz, biri kendisi, biri de ümmeti için iki kurbân keserler, kurbân kesmeyi ve kurbân kesenleri överlerdi. (İbn-i Âbidîn)

Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlardır:

“Hasîslerin (cimrilerin) en kötüsü (kesmesi vâcib olduğu hâlde) kurbân kesmeyendir.” ( İbn-i Âbidîn)

“Kurbân edilen hayvanın üzerindeki kıllar sayısınca, sâhibine sevâb yazılır.” (Riyâdun-nâsihîn)

“Ey Fâtıma! Kalk, kurbânının yanına git ve kesilirken şu duâyı oku: “İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbil-âlemîne lâ şerîke leh.” (mânâsı: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayâtım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun ortağı yoktur.) Muhakkak ki kurbânından yere damlayan ilk kan damlası ile, ömründe işlemiş olduğun her günâh bağışlanır, affolunur. Muhakkak yarın kıyâmet günü, kestiğin bu kurbânın kanını ve etini yetmiş kat fazlasıyla getirip terâzinin sevâblar kefesine koyarlar (Bu müjdelere kurban kesen bütün müslümanlar ortaktır). (Riyâdun-nâsihîn)

Kurbân kesen kendini Cehennem’den âzâd etmiş, kurtarmış olur. (İbn-i Âbidîn)

Kurbâna verilen paranın sevâbı, yüz misli yâni pekçok parayı sadaka vermek sevâbından daha fazladır. (Ebû Bekr Ali)

Kurbân keserken üç kere bayram tekbîri okunur. Sonra “Bismillahi Allahü ekber” diyerek, deveden başka hayvânın boğazının her hangi bir yerinden kesilir. Bismillahi derken (H)’yi belli etmek lâzımdır. (İbn-i Âbidîn)

Önsözde de belirttiğimiz gibi, bilindiği üzere kurbân ibâdeti, dünyâya gönderilen ilk insan ve aynı zamanda ilk Peygamber olan Hazret-i Âdem’den beri bilinen ve yapılagelen bir ibâdettir.

Son İlâhî kitâbımız olan Kur’ân-ı kerîmde Hac sûresinin 34. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbânlık hayvânların üzerlerine O’nun adını anarak kurbân kesmeyi meşrû’ kıldık…”

Kurbân hayvânını fakîrlere veya hayır ve yardım cemiyetlerine diri olarak sadaka vermek kurbân olmaz. Kurbânlık hayvânı kesmek, kanını akıtmak şarttır.

Kurbân ibâdeti, Kur’ân-ı kerîmde [Bakara Sûresi, 67-71, 196; Mâide Sûresi, 2, 27, 95, 97, 103; Hac Sûresi, 34, 36-37; Sâffât Sûresi, 102-107; Fetih Sûresi, 25; Kevser Sûresi, 2] muhtelif yönleriyle beyân buyurulmaktadır. Bu konuda, Peygamber Efendimizin de birçok hadîs-i şerîfleri vardır.

İslâm âlimleri de, gerek konuyla alâkalı âyet-i kerîme tefsîrlerinde ve hadîs-i şerîf  şerhlerinde, gerekse fıkıh  kitaplarında kurbân hakkında çok değerli bilgiler vermişlerdir.

14 asırdan beri de, kurbânla mükellef olan bütün müslümânlar bu ibâdeti yapagelmişlerdir.

Bakara 196; Mâide 2, 95, 97 ve Fetih 25’te hacda kesilecek kurbânlar; Mâide sûresinin 27. âyetinde, Âdem aleyhisselâmın 2 oğlunun kestikleri kurbân; 103. âyetinde adak kurbânı; Hac sûresinin 36-37. âyetlerinde umûmî olarak kurbân ibâdeti; Sâffât sûresinin 102-107. âyetlerinde de Hazret-i İbrâhîm aleyhisselâm’ın kestiği kurbân zikrolunmuştur.

Kevser sûresinde ise, Peygamber Efendimize farz olan, fakat (Hanefî mezhebine göre) ümmetinden zengin olanlara vâcip kılınan, (Mâlikî, Şâfiî ve  Hanbelî mezheplerine göre ise sünnet-i müekkede olan) kurbân beyân buyurulmaktadır.