TEFSÎR - kainatingunesi.com

Dînî ilimlerden. Lügatde; örtülü ve kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek demektir, istilanda tefsir; beşer kudreti dâhilinde, Kur’ân-ı kerîm âyetlerindeki murâd-ı ilâhîyi bildiren ilimdir. Kelâm-ı ilâhîden (Kur’ân-ı kerîm) murâd-ı ilâhîyi anlayıp, bildiren âlimlere müfessir denir. Tefsîr ilminin mevzuu Kur’ân-ı Kerîmdir. O, Allahü teâlânın kelâmı ve sonsuz bilgiler, hükümler, hikmetler ve faziletler menbaı, kaynağıdır. Allahü teâlâ onu insanların en yükseği olan sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma indirmiştir. Bu sebeble Kur’ân-ı kerîmi tam olarak yalnız Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem anlamış, kapalı ve anlaşılması zor âyet-i kerîmeleri, Eshâb-ı kirama (radıyallahü anhüm ecmaîn) açıklamışlardır.

Eshâb-ı kiram aleyhimürrıdvân, ana dili olarak Arabîyi bildikleri, edîbvebelîg oldukları hâlde, bâzı âyetleri anlayamaz, Resûlullah’a sallallahü aleyhi ve sellem sorarlardı. Hazret-i Ömer bir yerden geçerken, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem, Ebû Bekr-i Sıddîk’a (radıyallahü anh) bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları gördüler, fakat gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i (radıyallahü anh) görünce; “Yâ Ömer! Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü, dâima; “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz” buyururlardı. Ömer (radıyallahü anh); “Dün Ebû Bekr (radıyallahü anh), Kur’ân-ı kerîmden anlayamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de anlatıyordu. Bir saat dinledim, bir şey anlıyamadım” dedi. Çünkü Ebû Bekr”in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer (radıyallahü anh), o kadar yüksek idi ki, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Ben, peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu” buyurdu. Böyle yüksek olduğu ve Arabi’yi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerîmin tefsirini bile anlayamadı. Ebû Bekr’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Cebrail aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını, esrarını, Resûlullah’a sorardı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı kerîmin hepsinin bildirilmesi îcâbeden tefsîrini Eshâbına bildirdi. Böyle olduğunu İmâm-ı Süyûtî (rahmetullahi aleyh) bildirmektedir. Onun için Kur’ân-ı kerîmin esas tefsîri bizzat Peygamber efendimizin açıklamaları yâni hadîs-i şerîfleridir.

Resûlullah’dan sallallahü aleyhi ve sellem bu tefsîrleri öğrenen Eshâb-ı kiram, müfessirlerin ilk tabakasını meydana getirir. Başta Hulefâ-i râşidîn olmak üzere, İbn-i Mes’ûd, Übey bin Ka’b, Ebû Mûsel Eş’arî, Ebû Hüreyre, Enes bin Mâlik ve Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anhüm ecmaîn), Kur’ân-ı kerîmin tefsîri hususunda önde gelen sahâbîlerdendir. Bilhassa Abdullah bin Abbâs, Eshâb-ı kiramın en âlimlerinden biri olarak tanınmıştır. Âyet-i kerîmelerle ilgili açıklamalarının pek yüksek olduğunu tefsîr âlimleri bildirmiş, tefsirlerini bunlarla süslemişlerdir. Ancak ona ait tefsîr kitabı yoktur. Yalnız tefsîr âlimleri onun bu açıklamalarını tefsirlerinde nakletmişlerdir. Tefsîr ilrnindeki yüksekliğinden dolayı kendisine; Tercümân-ül-Kur’ân, Hibr-ül-ümmet, Reîs-ül-müfessirîn lakabları verilmiştir.

Eshâb-ı kiram da, Resûlullah’dan sallallahü aleyhi ve sellem öğrendikleri Kur’ân-ı kerîmin tefsirini, müfessirlerin ikinci tabakasını teşkil eden Tabiînin büyüklerine öğrettiler. Mücâhid bin Cebr el-Mekkî (v. 103/m. 721), İkrime (v. 105)/ m. 723), Tavus bin Keysân (v. 106/m. 724), Ata bin Ebî Rebâh (v,114/m. 732), Alkame bin Kays (v. 102/m. 720), Şa’bî (v. 105/m. 723), İbrahim Nehâî (v. 105/m. 723), Dahhâk bin Muzâhim (v. 105/m. 723), Hasen-i Basrî (v. 121/m. 738), Mâlik bin Enes (v. 179/m. 795) (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) Tabiîn devri müfessirlerinin meşhûrlarındandır.

Tabiînin büyükleri de, Eshâb-ı kiramdan öğrendikleri bu tefsîrleri, Tebe-i tabiîne ulaştırdılar. Süfyân bin Uyeyne (v. 198/m. 813), Vekî’ bin Cerrah (v. 197/m. 812), İshak bin Râheveyh (v. 233/m. 848), Ali bin Ebî Talha (v. 143/m. 760), Kasım bin Sellâm (v. 223/m. 837) (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) Tebe-i tabiînin müfessirlerindendir. Bunlar da müfessirlerin üçüncü tabakasını meydana getirir. Bu tabakada bulunanlartefsîre dâir rivayetleri derleyip toplamağa başladılar.

Kur’ân-ı kerîmin tefsîrine dâir Peygamber efendimizden ve Sahâbe-i kiramdan gelen rivayetler böyle gönülden gönüle nakledilip fevkalâde bir tarzda zabtedildi. Nihayet, ilimler kitaplara yazılmaya başlanınca, tefsîr âlimleri de daha önce toplanıp kendilerine ulaşan bu rivayetlerle Kur’ân-ı kerîmi tefsîr ettiler. Rivayetlerle yapılan tefsire rivayet, me’sûr ve naklî tefsîr denir. 1-Câmi-ul-Beyân an te’vîl-il-Kur’ân, Muhammed bin Cerîr et-Taberî (v. 310/m. 922). 2-Tefsîr-ul-Kur’ân-il-Azîm, Ebü’l-Leys es-Semerkandî (v. 377/m. 987). 3-El-Keşf ve’l-Beyân an tefsîr-il-Kur’ân, Ebû İshak es-Sa’lebî (v. 427/m. 1035). 4-Meâlim-üt-Tenzîl, Ebû Muhammed el-Hüseyn el-Begavî (v. 516/m. 1122). 5-El-Muharrer-ül-Vecîz fi tefsîr-il-kitâb-il-Azîz, İbn-i Atıyye el-Endelûsî. İbn-i Atiyye kendisinden önceki tefsîrlerdeki rivayetleri ve senedlerini tahkîk ve tedkîke tâbi tuttu. 6-Câmi-ul-Ahkâm, Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed Kurtubî (v. 671/m. 1272). Kurtubî de, tefsîrinde İbn-i Atiyye’nin usûlünü tâkib etmiştir. 7-El-Cevâhir-ül-hısân fi tefsîr-il-Kur’ân, Abdurrahmân es-Se’âlebî (v. 876/m. 1471). 8-Ed-Dürr-ül-mensûr fi tefsîr-il-me’sûr, Celâleddîn es-Süyütî (v. 911/m. 1505) bunlardan bâzılarıdır.

Rivayet tefsirleri yanında dirayet tefsirleri de yapıldı, ilk asırda îrâb, belagat gibi lisan bilgileri Arablarda meleke hâlinde bulunduğundan, bunları anlatan bir kitaba ihtiyâç yoktu. Fakat zamanla fetihler sebebiyle hududlar genişledi. Yabancı milletlerle irtibat netîcesinde, Arabî lisânın yanlış kullanılması ve bozulması durumu ortaya çıktı. Diğer taraftan Arab olmayanların Arabî’yi öğrenebilmeleri için bu lisânın gramerini bilmeleri îcâbediyordu. Yine Kur’ân-ı kerîm Arabî olduğundan, lüzum görüldükçe lisân bilgilerine göre îzâhına ihtiyâç duyuluyordu. Onun için Arabî lisânına dâir kitaplar yazıldı. Asıl tefsîr olan Resûlullah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen rivayetler esas alınarak, Kur’ân-ı kerîmin lisân ve daha başka bilgilerle de açıklamaları yapıldı. Bu izahlara, açıklamalara te’vîl denildi. Tevillerin doğruluğu, nakle uygunluğu ile anlaşılır. Tefsîr kitaplarını yazan âlimler, tefsîre uygun te’villeri de yine tefsîr olarak kabul etmişlerdir. Bunlara mâkûl ve re’y tefsiri denir. Te’vîl, nakle ve din bilgilerine uygun olmazsa tefsîr değil; yazanın kendi düşüncesi olur. Nitekim hadîs-i şerîfde; “Kur’ân’ı, kendi görüşü ile açıklayan hatâ etmiştir” buyrulmuştur. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı’ kerîmde mânâsı açık olmayan yerlerden, yalnız akla güvenip, yanlış te’vîl yapılarak, yanlış mânâlar çıkarılması neticesinde yetmiş iki bid’at ve dalâlet fırkası ortaya çıktı. Bunlar sırf akla güvenme, ona göre hareket etme yolu olan felsefenin de te’sirinde kalarak akılla anlaşılamayacak olan âhiret hâllerini dahi akıllarıyle îzâha kalkıştılar. Böyle bozuk kimselerin tefsîr diye yazdıkları kitaplar zararlı olup, okuyanların îtikâdlarını bozar.

Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri nakli esas alıp, aklı onu îzâh etmekte yardımcı kıldılar. Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini (te’vîlini) bu esâsa bağlı olarak yaptılar. Dînî hükümlerin bir çoğunu ictihâd ederek bu yolla elde ettiler. Bu îtibârla kelâm, fıkıh ve ahlâk kitapları da Kur’ân-ı kerîmin tefsiridir.

Dirayet yolu ile yaoılan tefsirlerden bâzıları şunlardır: 1-Mefâtîh-ül-Gayb; Fahreaaın Râzî (v. 606/m. 1209). Bunda rivayet ve dirayet yolları birleştirilmiş, filozofların bozuk fikirleri red olunmuştur. Tefsîr-i kebîr diye de bilinen eserde; zaman zaman nahiv, belagat ile ilgili mes’elelere girilmiştir. 2-Envâr-ut-Tenzîl ve Esrâr-ut-Te’vîl; Beydâvî (v. 685/m. 1288). Bu da Râzî tefsirinin usûlünü tâkib etmiştir. 3-Medârik-ut-Tenzîl ve Hakâik-ut-Te’vîl; Nesefî (v. 701/m. 1301). 4-El-Celâleyn; El-Mahallî (v. 684/m. 1459) ve’s-Süyûtî (v. 911/m. 1505). 5-İrşâd-ül-Akl-is-Selîm ilâ mezâyâ’l-Kitâb-il-kerîm; Ebüssü’ûd (v. 982/m. 1574).

Bir de tasavvuf büyüklerinin yazmış oldukları te’vîl kitabları vardır ki, bunlara İşârî tefsirdenilmiştir. Bu te’viller onların saf zihinlerine gelen ilhamlar olup, Allahü teâlânın dilediği bilgiler olabilir denilmiştir. Bunların sözleri vicdana bağlı şeylerdir. Bunlara inanmak vicdan sâhiblerinin vicdanlarına bırakılır, başkalarına sened olamaz. Yâni îmân olunacak şeyleri isbât etmezler ve amel ve ibâdetleri gösteremezler. Onların hâlini, onları tanıyanlar anlar ve onların yüksek derecelerine erişenler bilir. Muhyiddîn-i Arabî, Necmeddîn-i Kübrâ ve İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirleri hövledir.

İslâm âlimlerinin yazdıkları tefsirler her asra uygundur ve kâfidir. Kur’ân-ı kerîmin emirleri her asırdaki her insan için aynıdır, önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka değildir. Kur’ân-ı kerîme inanan ve uymak isteyen bir müslüman, aradıklarını mevcûd tefsîrlerde bulur. Fakat bozuk kimseler kendi bozuk isteklerini, bu tefsîrlerde bulamazlar. Herkesin kendi aklına ve asrın isteklerine göre tefsîr yapması caiz değildir. Bu, aslı değiştirip bozmaya kalkışmaktır.

Tefsîr âlimleri, enıı olmayan kimselerin çıkıp, Kur’ân-ı kerîm tefsîri diye kendi şahsî düşüncelerini söyleyip, yazmalarına mâni olmak için, müfessirde vâni tefsîr yapacak kimsede bâzı şartların bulunması lâzım geldiğini bildirdiler. Bunlar, sekiz yüksek din bilgisini bütün incelikleri ile bilmek, on iki âlet ilmi ile bunların kolları olan yetmiş iki ilme vâkıf olmaktır. Lügat, metn-i lügat, bedî, beyân, meânî, belagat, kıraat, usûl-i din (kelâm), fıkıh, esbâb-ı nüzul, naşiri ve mensûh. usûl-i fıkıh, hadîs, usûl-i tefsîr ve ilm-i kalb (tasavvuf, ahlâk ilmi) gibi çeşitli ilimleri öğrenmek, sarf, nahiv, mantık gibi âlet olan bilgilerde derinleşmek, zamanının fen bilgilerinde söz sahibi olmak, âyet-i kerîmelerin zahirî, zımnî, murâdî, iltizâmî mânâlarını ve her âyet-i kerîmenin, ne zaman, ne sebeble, ve kimler için nazil olduğunu, âyet-i kerîmelerin hangi hadîs-i şerîflerle ve nasıl açıklandığını hakkıyla bilmek lâzımdır. Ayrıca Ehl-i-i sünnet itikadında olup, kalbde Allah sevgisinden başka birşeyin sevgisine yer verîfrnemesi ve ilm-i vehbîye yâni Allah vergisi olan ilme sâhib bulunması lâzımdır. Ancak böyle bir âlim, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr edip, kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlıyabilir. Böyle olmayanların Kur’ân-ı kerîmden mânâ çıkarmaya kalkışması ilk mekteb talebesinin üniversite kitabı okumasına ve kimya deneyleri yapmaya kalkışmasına benzer. Böyle nice zavallıların, deneylerde kurban gittiği çok duyulmuştur.

Senelerce ilim tahsili bile yapsa herkes müfessir olamaz. O dereceye ulaşmak kolay değildir. Müfessirler (rahmetullahi aleyhim), Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem; “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” buyurduğu büyük âlimlerdir. Tefsirlerini bu yüksek mertebenin sâhibleri olarak, büyük bir din gayreti ve hassasiyeti içerisinde yazdılar. Böyle olduğu hâlde o büyüklerin tefsirleri hakkında; “Eski tefsîrler İsrâiliyyât ile doludur” denilerek lekelenmektedir. İsrâiliyyât, ya ehl-i kitabın bizzat ağzından yahut onların ele geçen kitaplarından nakledilen rivayetlerdir, islâmî tebligatın ilk zamanlarında, fitne ve fesada sebeb olur endişesiyle, İsrâiloğullarına ait haberlerin nakl ve kitaplarının mütâlâa edilmesi men olunmuştu. Sonradan dînî akîdeler, şer’î hükümler teessüs edip iyice yerleşince o mahzur kalkmış, Benî İsrail’e ait vakıa ve hâdiselerin nakli mubah kılınmıştır. Bu da ibret alınabilecek kıssalara münhasırdır. Yalan olduğu bilinen haberlerin nakli ise caiz değildir. Tefsîr ilminde müctehîd mertebesine yükselen müfessirler, eserlerinde eğer İsrâiliyyâta yer vermiş iseler bunu caiz olduğu için yapmışlardır. Caiz olmasaydı yapmazlardı. Bununla beraber, onlar bu işi yapmakla Benî İsrail’e ait haberlerden nelerin nasıl alınabileceğine dâir de kendilerinden sonrakilere güzel bir numûne ve ölçü vermiş olduklarını da nazar-ı itibâra almak lâzımdır. Bu sebeble, İsrâiliyyât bulunduğunu söyliyerek, bu mevzuları bilmiyenler nazarında bu tefsirlerin ve sahihlerinin kıymetini düşürmek gayet hatalı bir iştir.

Bu tefsîrler hakkında söylenen diğer bir husus da, onlarda mevdu’ hadîs bulunduğudur. Mevdu’ kelimesinin lügat mânâsı uydurma demektir. Fakat ıstılahda yâni hadîs usûlü ifmihde başka mânâda kullanılır. Hadîs usûlü ilminde müctehid olan bir âlimin bir hadîsin mevdu’ olduğunu söylemesi; bir hadîsin sahîh olması için lüzumlu gördüğüm şartlara göre mevdudur, yâni hadîs-i şerîf denilen bu sözün hadîs olması bence anlaşılmamıştır demektir. Yoksa Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sözü değildir, demek istemez. Bu âlime göre hadîs olmaması, hakikatte hadîs olmadığını göstermez. Bilakis hadîs usûlü ilminde müctehid olan başka bir âlim de bir hadîsin sahîh olması için aradığı şartları bu sözde bulunca hadîstir, mevdu’değildir diyebilir. O hâlde bâzı kimselerin; “Bâzı tefsirlerin hadîsleri mevdû’dur” demesiyle, o hadîs-i şerîfler mevdu’ olmaz. Beydâvî gibi kıymetli tefsirlerde mevdu’ hadîs var demek, onların kıymetini asla düşürmez.

İslâm âlimlerinin yazdıkları bu tefsîrler asırlar boyunca müslümanlar tarafından kabul görüp okutulmuş ve zamanımıza kadar gelmiştir.

Tefsîr kitaplarını okuyup anlıyabilmek için de senelerce durmadan çalışıp yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilmi iyi bilmek lâzımdır. Yalnız Arabça bilmekle tefsir kitapları anlaşılmaz. Bu ilmi iyi bilen âlimler, Türkçe tefsîr kitapları da yazmışlardır. Mevâkib, Tibyân ve Ebülleys tefsirleri bunların en kıymetlilerindendir. Kur’ân-ı kerîmdeki murâd-ı ilâhî terceme yoluyla ifâde edilemeyeceği için, bu kitaplar tefsir tarzında yazılmışlardır. Kur’ân-ı kerîmin bütün hususiyetleri ile aynen tercümesi mümkün değildir (Bkz. Kur’ân-ı kerîm). Fakat tefsîrlerin ışığı altında meal, îzâh tarzında tercüme yapılır.

Herkes doğrudan Kur’ân-ı kerîmi, tefsirleri ve mealleri okuyarak murâd-ı ilâhîyi anlayamaz. Bir âyet-i kerîmenin mânâsını anlamak, Allahü teâlânın bu âyetten ne murâd ettiğini anlamak demektir. Bunun içindir ki, kelâm ve fıkıh âlimleri Kur’ân-ı kerîmdeki murâd-ı ilâhîyi anlamışlar, bu bilgilen avamdan olan müslümanların anlayacakları şekilde fıkıh ve kelâm kitaplarına yazmışlardır. Bu sebeble Kur’ân-ı kerîmin hakîkî mânâsını öğrenmek isteyen, İslâm âlimlerinin kelâm (îtikâd), fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır. Her müslümanın, lâzım olduğu kadar, îtikâd, fıkıh va ahlâk bilgilerini yâni ilmihâlini öğrenmesi farz-ı ayndır. İlmihâl bilgilerinin hepsi, Kur’ân-ı kerîmden ve onun açıklaması olan hadîs-i şerîflerden alınmıştır. Ehil olmadan, din bilgilerini doğrudan Kur’ân-ı kerîmden ve tefsîr kitaplarından öğrenmeye çalışmak yanlış olup, insanın dalâlete düşmesine sebeb olur.