Üveys-i Karânî Hazretleri - kainatingunesi.com

Üveys-i Karânî Hazretleri

Sevgili Peygamberimiz birgün şöyle buyurdular: “Ümme­timden biri vardır ki; kıyamet gününde, ‘Rebî’a ve Mudar’ kabilelerindeki koyanların tüyleri miktarınca  günahkâra’ şefâat edecektir!”

Çümle eshâb, şaşkına döndüler!.. Çünkü Arabistan’da, bu iki kabileden fazla koyunu olan yoktu.

O şaşkınlıkla: “Yâ Resûlullah!.. Bu zât kimdir?” diye sordu­lar. Efendimiz: “Allah ’ın kullarından biri!.. ” cevabı verdikle­rinde, daha büyük bir merakla: “Hepimiz kullarız, ey Allah’ın resûlü!.. Kendi adı yok mudur?”

“Üveys’tir. ”

“Nerede yaşar?”

“Yemenin ‘Kam’köyünde.”

“Peki, yâ Resûlallah!.. Bu zât, sizi gördü mü?”

“Hayır!.. ‘Baş gözü ’ ile görmedi”

Eshâb yine merakla: “Hayret! Size bu derece bağlı olsun da, hizmet ve huzûrunuza koşup gelmesin! Bu nasıl olur?” diye konuştular.

Sevgili Peygamberimiz, onlara: “İki sebepten olamadı: ‘Bi­rincisi, kendi hâline mağlûbdur! İkincisi, İslâm dinine bağlı­lığından dolayıdır. Çünkü yaşlı bir anacığı var. İmânlı olmasına rağmen, gözleri âmâdır, görmez. İhtiyarlıktan, el ve ayaklan hareket etmez. Üveys de gece gündüz, anasına hiz­met eder, çalışır. Gündüzleri, deve çobanlığı yapar. Kazandı­ğını anasının ve kendisinin nafakasına harcar” buyurdular.

Mesciddeki eshâb: “ “Bizler onu görür müyüz, ey Allah’ın.

Resûlü?” diye sordular.

Efendimiz, Hazreti Ebûbekir’e dönerek: “Sen onu, kendi zamanında göremezsin!” buyurdular.

Sonra da, Hazreti Ömer ve Hazreti Ali’ye döndüler ve “Ama sizler görürsünüz!” dediler.

Her ikisi de sevinerek: “”Yâ Resûlallah! Kendisini nasıl tanı­yacağız?” diye sordular. Efendimiz: “Bedeni kıllıdır! Avucu­nun içinde ve sol böğründe, bir gümüş büyüklüğünde ‘beyaz­lık vardır. Ama bu beyazlık, ‘baras* hastalığından değildir” izahatını verdiler.

 “Onu görünce, kendisinden ne isteyelim?” suâline de: “Onu bulduğunuz zaman, benim selâmımı ve ümmetime dua etmesini söyleyin ” buyurdular.

Sonraki günlerde sevgili Peygamberimiz, zaman zaman mübârek yüzlerini, Yemen’e doğru çevirirler ve*. “Şu taraftan esen rahmet rüzgârlarını duyuyorum!” derlerdi. Hazreti Üveys’e bu derece muhabbetleri vardı.

Onun, Resûlullah efendimize olan aşk ve muhabbeti ise, kelimelerle anlatılacak gibi değildi! Zaten Allah ve Resulünden başka herşeyle ilgisini kesmişti! Anasının vefatından sonra. Kam köyünü de terketmiş, bütün gece ve gündüzlerini ibadet le geçiriyordu. O arada, “İki Cihanın Sultanı” rahatsızlandı.

Birgün hırkalarını çıkarıp, Hazreti Ömer ve Hazreti Ali’ye uzattılar. Onlar merakla: “Mübarek hırkanız için bir emriniz mi var, yâ Resûlullah?” diye sordular. Efendimiz; “Onu Üveys-i Karnî’ye götürün” buyurunca, ikisi de gizli gizli ağlaştılar. Çünkü sevgili Peygamberimizin vefatlarının yaklaştığı belli idi. Gerçekten az zaman sonra, “Habîb-i Hûdâ” Muhamme- dü’l-Mustafa (s.a.v.) âhireti teşrîf ettiler.

İnsanlar gülerken, o ağlardı

Hazreti Ebûbekir’in kısa süren hilâfeti bitince, Hazreti Ömer,  halife seçildi.

Birgün Hazreti Ali’yle birlikte Küfe şehrine vardılar. Hazre­ti Ömer: “Ey Necîdliler! Ayağa kalkınız!” buyurdu. Bazıları kalktılar. “Aranızda, Karn köyünden kimse var mıdır?” diye sordu. Birkaç kişi “Evet” diyerek halîfenin yanına yaklaştılar: “Üveys’i tanıyor musunuz?” deyince hepsi yüzlerini buruştura­rak: “Yâ Emîre’l-Mü’minîn! Üveys adında divâne bir ‘deve ço­banı’ vardır!” cevabım verdiler. Hazreti Ömer sevinçle: “Evet! Onu arıyorum, nerededir?” diye sordu.

“Vadide, develerimize çobanlık yapar” dediler ve şunları ilâve ettiler: “Biz kendisine, yalnız akşam yemeği veriyoruz. Şehre gelmez! Kimse ile sohbet etmez, insanlardan kaçar. On­ların yediğini yemez. Üzüntü ve neşe zamanını bilmez! İnsan­lar gülerken o ağlar; insanlar ağlarken, o güler” dediler.

Namazdan sonra Hazreti Ömer ve Hazreti Ali, kendisini aramaya çıktılar. Çok geçmeden, vadide onu buldular.

Hazreti Üveys, namaz kılıyordu. Develeri ise, yanında ot- luyordu. Ama “Allah’ın emriyle” bir melek, develere nezâret etmekteydi! Namazı bitince selâm verdiler. Selâmlarını aldı. Hazreti Ömer sordu: “Adın nedir, ey müslüman?”

“Abdullah (Allahın kulu).”

“Hepimiz Allah’ın kuluyuz. ‘Has’ adın nedir?”

“Üveys!”

Bunu öğrenen halîfe: “Sağ elini uzatır mısın?” dedi.

Elineki “gümüş” büyüklüğündeki beyazlığı görünce, Haz­reti Ali’ye baktı.

Pek sevindiler. Yanlarında getirdikleri “Hırka-i Şerîf’i uzatırken: “Resûl-i Ekrem hazretleri sana selâm gönderdiler. Ayrıca mübârek hırkalarını da armağan ettiler. ‘Hırkamı giysin ve ümmetime duâ etsin’ diye vasiyette bulun­dular” dedi.

Üveys hazretleri, tereddüt içindeydi: “Yâ Ömer! Ben âciz, zaîf ve günahkâr bir kulum. Lütfen dikkat buyurun! Efendimi­zin vasiyetleri, başka birine ait olmasın?” diye sordular. Hazreti Ömer ise*. “Hayır yâ Üveys! Aradığımız müslüman sensin. Çün­kü Resûlulah efendimiz, senin vasıflarım ve eşkâlini bize bil­dirmişlerdi. Onun için eline baktık ya!” cevabını verdi.

Bunun üzerine Hazreti Üveys, Hırka-i- Şerifi saygıyla aldı. Ağlayarak, yüzüne gözüne sürdü. Öptü, kökladı, sonra da:

“Siz biraz burada bekleyin!” dedi.

Az ileride mübarek hırkâyı çimenler üzerine bıraktı. Ken- dişi secdeye kapandı. Cenâb-ı Hakk’a duaya başladı: “Yâ Rabbe’l-Âlemin! Benim gibi âciz, fakir bir kuluna; sevgili pey­gamberimiz ‘mübarek hırkalarını’ armağan etmişler. Hem de ‘aşere-i mübeşşere’ ve ‘eshâb-ı güzîn’in iki gözbebeği olan Ömer ve Ali’yle yollamışlar. Ben bu şerefe lâyık mıyım Al­lah’ım?” diyerek, bütün günahkârların affı için, yakarmaya başladı. Birçok müslümanın affedildiği, “taraf-ı İlâhı” den bil­dirildiği halde, başını secdeden kaldırmıyordu. Fakat Hazreti Ömer ile Hazreti Ali, yanına geldikleri zaman, mecbûren doğ­ruldu. Onlara: “Sevgili peygamberimizin emirlerini, yerine ge­tirmeye çalışıyordum” dedi. Hazreti Ömer, bir miktar akçe (pa­ra) bırakmak İstedi. Fakat o: “Deve gütmekten kazandığım çok bile!” cevabını verdi. Vedâlaşırken üçü de ağlaştılar.

Gecelerini ibâdetle ihyâ ederdi

Hazreti Üveys’in geceleri hiç uyumadığı söylenir. Öyle ki, bir gece: “Bu leyl’letü’l-kıyâm (kıyâm gecesi)” der, öbür gece:

“Bu, leyletü’r-rükû (rükû gecesi)” der, diğer gece de: “Bu, ley- letü’s-sücûd (secde gecesi)” diyerek bütün gecelerini, kıyam, rükû ve secde içinde ihyâ ederdi.

Kendisine: “Yâ Üveys! Bunca uzun gecelere, nasıl taham­mül ediyorsun?” diye sordular. O da: “Ey müslümanlar! Secde­de iken sabah oluyor da ben bir kere bile ‘Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ’ diyemiyorum!. Halbuki bilirsiniz, üç kere teşbih ‘sünnet-i şeriftir” cevabını verdi.

Gecelerini ibadetle ihya ederdi. Hazreti Üveys bir yıl “hacc” niyetiyle Mekke’ye vardı. Kâ’be-yi Muazzama’yı tavâf ve “hacc farizasını” edâdan sonra: “Medîne-i Münevvere”ye geçti. Orada: “Ey Üveys! İşte şurası Resûlullah efendimizin ‘kabr-i şerîfi’dir” diye gösterdiler. Kendinden geçti. Düşüp ba­yıldı! Ayılınca: “Beni artık buradan götürün!” dedi.

“Niçin?” diye sordular. “Resûl-i Kibriyâ’rın medfun bulun­duktan yerde yaşamak, benim için mümkün değildir” cevabını verdi ve tekrar bayıldı.

Üveys-i Karnı hazretlerinin asıl adı Üveys b. Amir Kamî olup, memleketimizde Veysel Karânî olarak meşhurdur.

Yemen’in Kam köyünden doğdu. Doğum yılı bilinme­mektedir. Devr-i saâdette (sevgili Peygamberimizin yaşadık­ları, mes’ud günlerde) kendisi de, anacığı da, müslüman oldu­lar. Ama Efendimizi, “baş gözüyle” göremediği için, Tâbi’înden sayılır.

‘ Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca Resûlul­lah efendimizin aşkı ve hasretiyle yanmıştır. Bir ân bile, Rabbini unutmamıştır.

En belirli özelliği; sevgili Peygamberimize muhabbeti ve anacığına saygı ve hizmetidir.

Kam köyünün develerini güder, geçimini te’mîn ederdi.

Yaşaması pek sâde idi. Hasta, âmâ ve yaşlı anacığından başka kimsesi yoktu. Güttüğü deve sahiplerinden belidi ücret iste­mez; ne verilirse onu alırdı. Kazancının yansını, fukâraya dağı­tır, öbür yarısını ise anası ve kendi nafakası için harcardı.

Sevgili Peygamberimiz de onu, pek severler, İslâm dinine bağlılığını ve ibâdete düşkünlüğünü överlerdi. Vefâtlan yakla­şınca, mübârek hırkalarım ona götürmeleri için, Hazreti Ömer ve Hazreti Ali’ye vasiyette bulundular. Onlar da bizzat Hazreti Üveys’in yanına giderek, vasiyeti yerine getirdiler.

Hazreti Veysel Karânî’ye hediye edilen “hırkâ-i şerif’in bir parçası zamanla Van civârına kadar ulaştı. Sonra 1618 yılında, Osmanlı Sultanı II. Osman Hân’a getirilip hediye edildi. Vanlı İrisân Beylerinin bu güzel hareketlerine pek memnûn olan Osmanlı padişahı, kendilerine kıymetli armağanlarla mukabe­lede bulundu.

Sultan Abdülmecîd Han, bu mübârek emanet için özel ola­rak İstabul’da “Yavuz Selim” semti yanında “Hırkâ-i Şerif’ Ca­miini yaptırdı. “Mukaddes emanet” büyük saygı ve merasimle, yerine yerleştirildi.

O günden itibâren her yıl, Ramazan-ı şerifin belli günlerin­de, bütün müslümanlar, efendimizin Hazreti Üveys’e armağan ettikleri “Hırka-i Şerif’i ziyâret ederler. Tıpkı “Topkapı Sara- yı”nda bulunan, “Hırka-i Saadet”i ziyaret gibi.

Biz de hem kendimiz gitmeli, hem de mutlaka çocukları­mızı götürmeliyiz. Sevgili Peygamberimizin bizzat kullandık­ları, mübârek hırkalarını görmek, az sâadet midir?

Hazreti Veysel Karâriî’nin 657 (37h) yılında şehîd olduğu rivayet edilir.

Cenab-ı Hak bizleri de, şefaatlerine nâil eyler, inşaallah.