Yûsuf b. Yahyâ Hazretleri - kainatingunesi.com

Yûsuf b. Yahyâ Hazretleri

İmâm Şafiî hazretleri fetvâ hususunda, kolay kolay kimse­ye i’timâd etmeyen ve son derece titizlik gösteren; Müctehid bir Mezheb imamıydı. Buna rağmen kendisine bir mes’ele so­rulduğu zaman, ekseriyâ, Yûsuf b. Yahyâ el-Buveytîye gön­derirdi. Çünkü O, hem arkadaşı, hem de Şafiî fıkhında çok yet­kili bir âlimdi… Kendisine o derece i’timâd ederdi ki; vefât et­meden önce onu, yerine vekîl bıraktı!.. Nitekim İmâm Şafiî’nin hastalığı sırasında, Büveytî ile îbrı-i Abdülhakem arasında ihtilâf çıktı. Bu haber İmâm Şâfiı hazretlerine ulaşınca, buyur­du ki: “Bizden sonra meclisimizde; ilim öğretme hakkı, el- Buveytî’ye âittir!”

Yûsuf el-Buveyfî hazretleri çok ibâdet eden, dünyâya kıy­met vermeyen ve çok güzel Kur’ân-ı Kerîm okuyan, mübârek bir zât idi. Çok talebeleri vardı ve onun elinde hepsi de, büyük âlim olarak yetiştiler. Şâfiî mezhebini, her tarafa ulaştırdılar…

Zamanın Mısır vâlisi de fetvâları önce, el-Buveytî hazretlerine arz’ederdi. Onun doğruluğunu bildirdiklerine, i’tibâr gös­terirdi. Her büyük âlimin, muhalifleri olduğu gibi; onun kıy­metini anlamıyanlar da yok değildi. İşte bunlardan biri olan, İbn-i Abdülhakem, her gittiği yerde; onu tenkid ediyordu!

Mısır’da bulunan bâzı âlimler, bu tenkidleri işitince hayret ettiler. Nitekim, bunlardan biri dedi ki: “imâm Şâfi hazretlerin­den bizzat şunları işittim: ‘Bizim meclisimizde, Ebû Ya’kûb Buveytîden daha doğru kimse yoktur. Talebelerim içinde de, ondan âlimi mevcut değildir!..’”

Bunları duyan İbn-i Abdül hakem, kendi fikirlerinde ısrar etti. İlim sâhibi kimselere yakışmayacak, iddiâlarda bulundu!

Buveytî hazretleri bütün iddiâlara rağmen, ilmine devam etti. Çok meşhûr olan ve el-Muhtasar ismini verdiği, kitabını yazdı. Bu eserinde, İmâm Şafiî hazretlerinin ictihadlarını topla­dı. Bütün hayatı boyunca, İslâm dînine ve “Dört Hak-Mezheb” arasındaki, Şâfiî mezhebine, hizmet etti.

Zindanda

O zaman Mu’tezîle fırkası, Bağdat’a ve her yere hâkimdi. “Kur’ân-ı Kerîm’in “mahlûk olduğu” (sonradan yaratıldığı), yanlış fikrine, sâhib idiler… Aleyhinde olanları, fecî şekilde cezâlandırıyorlardı!

Buveytî hazretleri ise Mısır’da, gâyet tabiî: “Kur’ân-ı Kerîm mahlûk değildir. Allahü teâlânın kelâmıdır…” diyor ve söyle­meğe devam ediyordu!.. Kendisini çekemiyenler ve muhalif­leri, şikâyette bulundular… Şikâyetler çoğalınca; boynuna ve ayaklarına zincir takılarak, Bağdat’a yollandı!

Büyük âlim Rebî (rh.a.) şunları anlatır: “Buveytî hazretleri, devamlı olarak Allahü teâlâyı zikrederdi. Allahü teâlânın kitâ- bmdan hüküm çıkarmakta; ondan iyisini tanımıyorum. Fakat ne yazık ki onu; boynuna zincir vurulmuş, el ve ayaklarını ke­lepçe takılmış olarak gördüm!.. Zincirle boynu ve ayakları bir­leştirilmiş; bütün vücûdu zincirle örtülmüştü!*’

Bozuk fikirli kimselerin yaptığı bu ezâ ve işkenceler, anla­tılacak gibi değildi. Her gece, el ve ayakları ve boynundakizincirle; duvara geriliyordu! Halbuki geceleyin, sabahlara ka­dar, namaz kılardı. Şimdi ancak, Kur’ân-ı Kerîm’i mırıldanabi­liyordu!.. Hareket etme, yatma, bir şey yemesi mümkün değil­di. Tahârete bile, izin yoktu!

Gündüzleri ise, kırbaçlıyorlardı…

Zindanda uzun zaman kalan Buveytî hazretleri, gene de her Cum’a günü; gusül abdesti alır, elbiselerini giyer ve güzel kokular sürerdi… Cum’a ezanı duyulunca, zindan kapısına ge­lirdi. Zindancı onu görünce, şiddetle: “Yerine dön! diye bağırırdı. O zaman Hazreti Buveytî, boynunu bükerek: “Ya Rabbim! Görüyorsun ki, Senin da’vetine icâbet ettim. Fakat şu garib kulunu, Cum’a namazı kılmaktan men’ettiler…” diye Rabbine, arz-ı hâl eylerdi…

Şehâdet

Mu’tezile (sapıklar) fırkası, Hazreti Buveytîyi Bağdat zindanlarına atmıştı. Üstelik, çok eziyet ve işkence ediyorlardı!

O sırada bir âlim, şunları anlattı: “Bİzler Muhammed b. Yahyânın meclisinde toplanmıştık. Kendisine Buveytî haz­retlerinden bir mektup geldi. Hepimize okudu, dinledik. Yazı­yordu ki: ‘Sizden ricâ ediyorum! Hâlimi, hadîs-i şerîf âlimlerine bildiriniz. Onların duâları berekâtıyla umulur ki; Allahü teâlâ bizi bu zindandan kurtarır. Zindanda kaldığıma ve zincirle bağlı olduğuma, hiç üzülmüyorum. Lâkin farzları yapmaktan, namazımı kılmaktan ve hattâ, tahâret (temizlik) edebilmekten âciz kaldığıma yanıyorum!…” diyordu.

Orda bulunan herkes, titremeğe başladı! Sonra da, büyük sesle ağladık. Gözyaşlanmızla onu kurtarması için, Rabbimize yalvardık…

Belki de bu duâlar hürmetine Hazreti Buveytî; zindanda zincirlere bağlı iken kurtuldu. Temiz ruhûnu, Rabbine teslim etti! Dünyâ çilesini doldurup, Şehîd oldu. Şühedânın eriştiği, makâmlara yükseldi…

Büyük âlim Re bî hin (rh.a.) bildirdiğine göre: “îmânı Şâfiî hazretleri henüz sağlığında, ona bu müjdeyi bildirmişti. Yıllar önce birgün; Buveytî, Müzeni ve ben, Hazreti İmâmın huzûrunda bulunuyorduk. Önce Müzenî’ye buyurdu ki: “Bu adam öyle zekîdir ki!.. Şeytanla bile münâzara etse, kazanır” ı Sonra bana dönerek, şöyle dedi: “Sen de; hadîs-i şerîf ara­mak yolunda, hayatını tamamlıyacaksın.”

En sonra talebesi ve arkadaşı, Buveytîye hitâb etti: “Sen ise; zincirler içinde öleceksin (Şehîd olacaksın).” kerâmetin- de bulundu. Gerçekten bütün söyledikleri, aynen vuku’ bul­du.

Şehîden can veren Hazreti Buveytî; ilimle meşgûl olmadığı zaman dâima, zikrederdi. Zindanda kalmanın değil, farzlan edâ edememenin acısı içinde, Allahü teâlâya kavuştu.

845 (231 h.) yılında, Bağdat zindanlarında!.. Bozuk inançlı kimseler tarafından, boynuna ve ayaklarına zincir vurulçmş ve elleri, başı üstünde bağlanmış olarak; Receb ayında şehîd idil­di.

Allahü teâlâ hepimize; şehîdlik nasîbetsin âmin.